Karikatür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karikatür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Aralık 2011
18 Kasım 2011
25 Ekim 2011
18 Mayıs 2011
MHP'de Kaseti Olmayan?
Bu gidişle MHP'de kaseti olmayan kalmayacak. Daha önce dört kişi iğrenç görüntülerle dolu kasetleri ortaya çıkınca istifa etmişti. İlk önce Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu; onları müteakiben Bülent Didinmez ve İhsan Barutçu... Şimdi altı ismin daha kaseti olduğuna dair iddialar var. O isimler: Mehmet Ekici, Osman Çakır, Mustafa Cihan Paçacı, Mehmet Taytak, Ümit Şafak ve Ahmet Deniz Bölükbaşı...
Bu isimler sıradan kişiler değil! MHP'nin genel başkan yardımcıları, danışmanları, genel sekreterleri. Yöneticileri yani! Şu anda toplam on kişiden bahsediyoruz. Ya MHP kuşatılmış durumda ya da zaten böyle bir parti.
MHP kuşatılmışsa Devlet Bahçeli tarafından kuşatılmıştır. Çünkü MHP'nin zirvesine çıkan bu isimleri oraya kadar ben taşımadım. MHP zaten böyle bir partiyse vay geldi o kadar insanın başına; milliyetçi-mukaddesatçı bir partiye mensup olduğunu zanneden onca insanın başına.
"Özel hayat" itirazı geliştiren insanları da anlamıyorum. Böyle "özel hayat" olmaz. Hayat bu kadar "özel" olamaz.
Süleyman S. Aras
29 Nisan 2011
CHP'nin Çılgın Projesi
Ak Parti ve Erdoğan'ın "çılgın projesi" Kanalİstanbul'a karşı, CHP'nin Tünelİstanbul Projesi... Zaman gazetesinden Dağıstan Çetinkaya iyi görmüş. Teşekkürlerimizle paylaşıyoruz. [www.zaman.com.tr]
Süleyman S. Aras
23 Nisan 2011
Hanzala'yı Öldürebilir misin?
Hanzala, Filistinli ünlü çizer Naci Salim el-Ali (1937-1987)’nin karikatür kahramanı… Naci el-Ali, o kadar etkili çizgiler ortaya koyuyordu ki, karikatürleri İntifada hareketi kadar, belki daha fazla ses getiriyordu. Dolayısıyla ‘terör devleti İsrail’, Ali’nin yaşamasına daha fazla izin veremezdi.
Naci el-Ali, bir gün, Londra’da çalıştığı el-Kabas gazetesine doğru yürürken MOSSAD ajanları tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Bu ölüm, tam anlamıyla İsrail’in kendi kafasına sıktığı en önemli ve en paslı kurşundu! Çünkü Hanzala, çizerinin ölümünden sonra terör devletinin başının belası oldu. O kurşunlardan sonra Yahudi terör devleti, ne yaptıysa da Hanzala’nın; tüm dünyada, en önemli karikatür kahramanlarından biri olmasını, Filistin davasını ve İsrail zulmünü anlatmasını engelleyemedi.
İsrail, Filistin davasının en önemli ve etkin isimlerini çeşitli aşağılık suikast yöntemleriyle öldürdü. Böyle yapınca tüm sorunlardan kurtulabileceğini ve Ortadoğu’da istediği gibi at oynatabileceğini umuyordu. Ama her seferinde kaybeden İsrail oldu.
İsrail, Hanzala’nın çizeri Naci Salim el-Ali’yi, Filistinli liderlerden Şeyh Ahmed Yasin’i, Abdülaziz Rantisi’yi, Mahmud Cuda’yı, Hizbullah’ın önde gelen isimlerinden Ğalib Avali’yi ve daha birçok insanı (sivil:kadın-yaşlı-çocuk demeden) öldürdü.
Bir terör devleti olarak 1948’de kurulan İsrail, kurulduğu yıldan beri bu tür cinayetlerine devam etmekte, Hz. İsa’dan bu yana başlattığı ‘terörün tek kaynağı olma’ geleneğini (ki; terör, kargaşa, kaos, ahlaksızlık vb. bir Yahudi geleneğidir) sürdürmektedir. Hatta bu Yahudi terörünün cinayetleri 70’lerden sonra ciddi artış göstermektedir.
Fakat bu nasıl bir zavallılıktır ki, İsrail Hanzala’yı bir türlü öldüremedi; öldüremez de! Çünkü Hanzalalar ölümsüzdür… Bütün insanları/insanlığı öldürebilirsiniz; ama insanların hafızasına çivi gibi kazınan imajları öldüremezsiniz. Sembolleri öldüremezsiniz.
İmajlar silinmez. Hiçbir PR Hanzala’yı öldüremez.
İşte, İsrail’i yavaş yavaş öldüren de bu! Hanzala’yı öldürememek…
Süleyman S. Aras
Naci el-Ali'den Seçmeler
.
17 Mart 2011
Mart 17, 2011
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: Anlayana Sivri Sinek, cartoon, clay bennett, fake, imitasyon, Karikatür, made in china, taklit
4 yorum
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: Anlayana Sivri Sinek, cartoon, clay bennett, fake, imitasyon, Karikatür, made in china, taklit
4 yorum
Taklit
- Taklit, aslını gösterir.
- Taklit, aslını büyütür.
- Taklit aslını, -geçerse, aşarsa- öldürür.
Süleyman S. Aras
.
11 Ocak 2011
İşimiz Korsan Siyaset (Yaşasın Atalet!)
Habertürk Gazetesi çizeri Mehmet Çağçağ’ın yazımızda yer verdiğimiz karikatürü her şeyi özetliyor aslında… Ancak eklemek istediğim şeyler var.
Yüksek yargıda dosyalar birikmeye devam ediyor. Karara bağlanmayan davalardan dolayı terör suçluları dâhil tahliye olanlar birbirini izliyor. Olayın başlıca sorumlusu olan yüksek yargı mensupları her zamanki pişkinlikle çözüm üretmek yerine polemik yapıyor.
Ama adamların hakkını yemeyelim; onlar da epey çalışıyorlar. Mesela;
1.Siyaset yapmaktan davalara bakmaya zaman bulamıyorlar.
2.Adaleti sağlamak yerine, “rejimi koruma” gibi garip bir görevden bahsediyorlar.
3.Vural Savaş örneğinde (bkz. Militan Demokrasi) olduğu gibi yandaşlarına ve ideolojilerine öncelik veriyorlar, pozitif ayrımcılık yapıyorlar.
4.İstedikleri zaman, pekâlâ jet hızında karar verebiliyorlar. Bkz. İlhan Cihaner, Osman Kaçmaz, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Mehmet Haberal davalarında buharlaşan iş yükü ve Erdoğan’ın milletvekilliğinin engellenmesi için mucizelere imza atan jet yargımız!
5.Yargı mensubu yetersiz olmasına rağmen gerekli sınav ve atamaları bizzat yüksek yargı, kadrolaşma bahanesiyle sürekli engelliyor. Bkz. "Bu yargıdan başka sonuç çıkabilir miydi?"
6.Askeri darbe olmazsa -ki olmadı, olmayacak, olamayacak- yargı darbesi yapalım/yaparız cümlelerini bir yerlerden hatırlayınca davaların bilerek savsaklandığı gibi bir şüphe akla pek de uzak değil.
7.Böylece yargı kilitlenecek ve adalet engellenecek, oluşan kargaşa ve kaos ortamının sonucunda arzulanan yargı darbesi gerçekleşmiş olacak.
Adamlar iyi çalışıyor…
Süleyman S. Aras
11 Aralık 2010
Aralık 11, 2010
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: cumartesi sendromu, Karikatür, Kıyas-ı Fukara, pazartesi sendromu, tatil sendromu
Hiç yorum yok
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: cumartesi sendromu, Karikatür, Kıyas-ı Fukara, pazartesi sendromu, tatil sendromu
Hiç yorum yok
Pazartesi Sendromu mu Cumartesi Sendromu mu?
Gerçekten böyle mi bilmiyorum: Herkesin pazartesilerden nefret ettiği söylenir. Haftanın ilk iş, okul ve resmi günü olduğu ve hemen tatilden sonraya denk geldiği için insanlara sendrom yaşattığı iddia edilir: pazartesi sendromu.
14 yıllık eğitim, 9 yıllık iş hayatım var; pazartesi sendromu yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. İş hayatına başladığım günden beri -maalesef- cumartesi günleri de çalışıyorum. İnanır mısınız, ilk işe başladığım tarihten beri cumartesi sendromu yaşıyorum.
Aslına bakarsanız, haftanın son iş günü, ertesi gün koskoca(!) bir tatil var… Derdin ne? Keyfini çıkarsana! Ama olmuyor işte. Ülkenin ve dünyanın önemli bir kısmı o gün tatil yapıyorken, dinleniyorken ve en önemlisi de tüm resmi kurumlar kapalıyken çalışmak çok sıkıcı… İnanın hiç çekilmiyor. Bilen bilir!
İşte bu durum benim için tam bir sendrom oluyor: cumartesi sendromu.
Süleyman S. Aras
24 Haziran 2010
11 Aralık 2009
Ulusal Hastalığımız: Önyargı
Türkiye çok renkli ve çok sesli bir ülke… Türkiye’nin bu çok renkliliği ve çok sesliliği beraberinde bazı sorunlar da getiriyor. Maalesef çoğu insanın tahammül, empati, diyalog duyguları yeterince gelişmemiş. İnsanlar birbirlerini kulaktan dolma bilgiler, önyargılar doğrultusunda veya görmek istediği gibi görüyor.
Yakın zamanda bunu bariz örneklerinden birine şahit oldum. Marmara FM’in Genel Yayın Yönetmenliğini yapan, aynı zamanda Haber 7’de yazılar yazan Esra Elönü, Haber Türk TV’de Hülya Avşar Soruyor programına konuk olmuştu. Programda, Sisi’nin kankası Ergenekon yaftalısı Nurseli İdiz de vardı. Bir anlamda, Hülya Avşar ve Nurseli İdiz, Esra Elönü’yü çapraza almışlardı.
Programda birçok şey konuşuldu, magazinsel konulara da girildi. Bu kısımlar o kadar da önemli değildi -bana göre-. Programda en çok dikkatimi çeken şey, aslında gündemin tam ortasında olan insanların bile çoğu şeyden aslında haberdar olmadıkları gerçeğiydi. Onlar konuşup yazdıklarında her şeyi bildiklerine veya olaylara ve gündeme tamamen hâkim olduklarına dair bir inanç beliriyor içimizde. Aslında öyle değilmiş!
Esra Elönü’nün eğitim geçmişi konuşulup İmam-Hatip mezunu olduğu öğrenilince (ki biliniyordu; Ayşe Arman, Elönü ile röportaj yapmıştı, Avşar da bu röportajdan dolayı Elönü’yü programına davet etmişti) İmam-Hatip’te hangi dersleri okuduğu soruldu. Elönü de İmam-Hatip müfredatının yanı sıra Türkçe, Matematik, Tarih, Yabancı Dil, Coğrafya ve Fen dersleri okutulduğunu söyleyince hem Avşar hem İdiz oldukça şaşırdı. Emin olmak için gerçekten bu derslerin İmam-Hatip liselerinde okutulup okutulmadığını sordular. İlginç! Çok ilginç! Hâlbuki bilmeleri gerekirdi… Neden mi? Nedenini söyleyeyim.
Eğer bir şeye karşı iseniz veya onunla ilgili yargılarınız varsa bunun sağlam dayanakları olması gerekiyor. “Yargı” ile “önyargı” arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Avşar’ın, İdiz’in ve İmam-Hatip Liselerine karşı olan diğer zevatın bu okulları nasıl bildiği veya algıladığı ortada. Yani yanlış biliyorlar, önyargılı bakıyorlar, araştırmaya ve kapısını açıp içine girmeye, görmeye, tanımaya, anlamaya, iletişim kurmaya tenezzül etmeden Reha Muhtar gibi Atina’dan bildiriyorlar.
Peki, neden karşısınız? Somut bir cevap yok. Yalanlar, önyargılar ve korkular üzerine kurulu endişelerle nereye varılabilir? Bize, toplum olarak, her şeyden çok iyimserlik ve iyi niyet lazımdır.
Şimdi, “YÖK’ün katsayı kararını iptal eden Danıştay’ın İmam-Hatip Liseleri ve diğer meslek liseleri ile ilgili gerçekten elle tutulur bilgisi var mıdır?” sorusunu da buradan sormak istiyorum. Kendi adıma cevabım: Hiç sanmıyorum!
Süleyman S. Aras
31 Ekim 2009
Domuz Gribi İle İlgili Bazı Soru İşaretleri
Geçen TV’de izlediğim bir tartışma programında profesörün biri şu ilginç istatistikleri verdi:
-Her yıl dünyada yaklaşık 400.000.000 (dört yüz milyon) insan normal gribe yakalanıyor.
-Gribe yakalanan bu insanların yaklaşık 300.000 (üç yüz bin) tanesi gripten ölüyor.
-ABD’de her yıl normal gripten ölenlerin sayısı 30 ile 40.000 kişi arasında.
Şimdi bu istatistiklerden yola çıkarak -tüm dünyada domuz gribinden ölenlerin sayısının henüz binlerle ifade edildiğini de hatırlayarak- soralım:
Domuz gribinden oluşturulmaya çalışılan korku dalgasının altında ne gibi bir domuzluk var? Tüm dünyaya aşı satarak iyice semirmek isteyen ve özellikle Yahudi sermayesinin güdümünde olan ilaç şirketleri bu durumdan ne kadar çıkar sağlayacak? ABD ve İsrail ekonomisi suni ekonomik krizi bu yolla mı atlatacak?
Kuş gribi nerelere kaçtı? Deli dana hastalığının kökünü kim kazıdı? Birçok suni korku birden bire ortadan nasıl kalktı? Bu soruları kendi kendimize soruyor muyuz?
Suni ekonomik krizin de ABD ve bazı aptal zengin Arap şirket/devlet sermayesinin birkaç vampir Yahudi tarafından, hortumlanması sonucu ortaya çıktığını, birçok global krizdeki ve yerel-bölgesel tüm savaşlardaki Yahudi parmağını düşünürsek soruların cevapları kendiliğinden ortaya çıkıyor. Gibi…
Süleyman S. Aras
19 Haziran 2009
Haziran 19, 2009
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: cem garipoğlu satanist mi, dinden uzaklaşmanın sonuçları, hayyam garipoğlu, irtica eylem planı, irtica sorunu, Karikatür, kemal güler karikatürleri, manevi boşluk, münevver karabulut cinayeti, tsk ve toplum mühendisliği, türkiyede satanist cinayetler, Uyandırma Servisi, zinnur gülşah dinçer
Hiç yorum yok
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: cem garipoğlu satanist mi, dinden uzaklaşmanın sonuçları, hayyam garipoğlu, irtica eylem planı, irtica sorunu, Karikatür, kemal güler karikatürleri, manevi boşluk, münevver karabulut cinayeti, tsk ve toplum mühendisliği, türkiyede satanist cinayetler, Uyandırma Servisi, zinnur gülşah dinçer
Hiç yorum yok
Satanistlere Selam İrticayla Mücadeleye Devam
Münevver Karabulut, iddialara göre satanist bir ayinde kurban edildi. Katili olarak, meşhur dolandırıcı işadamı Hayyam Garipoğlu’nun yeğeni Cem Garipoğlu her yerde aranıyor. Yurtiçinde, yurtdışında derken aylar geçmesine rağmen izine bile ulaşılamadı.
Yine iddialara göre Cem Garipoğlu, amcası Hayyam tarafından saklandığı için bulunması mümkün değil. Acaba Hayyam Garipoğlu’nu kim saklıyor? Normal bir ülkede Hayyamlar kanundan adam saklayabilir mi? Türkiye gerçekten ilginç bir ülke…
Bu mesele tazeliğini korurken geçtiğimiz günlerde yeni bir andıç gündeme bomba gibi düştü. Her zamanki gibi TSK’nın halkla mücadele stratejilerini içeren bir plan olmasına rağmen bu yeni andıç (2009 tarihli) yine “İrticayla Mücadele Eylem Planı” olarak adlandırıldı. Hâlbuki -her nedense ben- bu ülkede irticayla mücadele dendiği zaman hep psikolojik harekâtı yani halkla mücadeleyi, toplum mühendisliğini algılarım. TSK’nın bunu neden yaptığını aslında iyi biliyorum. Zamanı gelince bu konuyla ilgili de yazarım inşallah.
Yıllar önce (13 Eylül 1999 tarihinde) Zinnur Gülşah Dinçer, Ömer Çelik ve Engin Arslan isimli satanistlerin, Şehriban Coşkunfırat’ı şeytana kurban(!) etmesiyle Türkiye ilk satanist cinayetiyle tanışınca yer yerinden oynamıştı. O tarihlerde hiç ummadığım isimlerin bile bu konuyu değerlendirirken, çözüm önerirken referans olarak dini göstermeleri umutlarımı artırmıştı. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra oluşan dini duyarsızlık, din eğitimi boşluğunun ve dindarlar ile dindarların yönetimindeki vakıf, dernek, medya, parti, oluşum gibi STK’ların, TSK tarafından baskı altına alınmasının bu gibi olayları patlatacağı endişesi de dile getirilmişti. Öyle de oldu… Bir kez daha görüldü ki, TSK irticayla falan mücadele etmiyor. Direkt olarak toplum dinamiklerini bombalıyor.
Sen o kadar çıkıp basın toplantısı düzenleyerek “TSK’yı din düşmanı gibi göstermek isteyenler var. TSK hiçbir zaman din düşmanı olmamıştır” de ki… Görünen köy kılavuz istemez. Ve biz söylemle pek ilgilenmeyiz; eyleme bakarız.
Satanizme selam duran son andıcınız da gösteriyor ki, siz -sözüm ona- irticayla mücadele edip dindarları sindirdikçe sizin açtığınız devasa boşlukları başkaları gelip dolduruyor.
Şimdi soralım: Cem Garipoğlu’nu amcası Hayyam mı koruyor? İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın altında imzası olan Kurmay Albay Dursun Çiçek mi koruyor? Yoksa daha da vahimi, Dursun Çiçek’e o imzayı attıran pırpır zenginleri mi koruyor?
Çoğu zaman, dolaylı durumların daha büyük etkileri olduğunu unutulmaması dileğiyle…
Süleyman S. Aras
12 Şubat 2009
Şubat 12, 2009
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: e-posta bankaları, e-posta zinciri, faruk bayraktar sütaş karikatürü, her e-postayı paylaşmak zorunda değilsiniz, Karikatür, mail list mail bank nasıl oluşturuluyor, sanal duygu sömürüsü, Siz Kimi Kandırıyorsunuz?, spam e-posta, Uyandırma Servisi
2 yorum
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: e-posta bankaları, e-posta zinciri, faruk bayraktar sütaş karikatürü, her e-postayı paylaşmak zorunda değilsiniz, Karikatür, mail list mail bank nasıl oluşturuluyor, sanal duygu sömürüsü, Siz Kimi Kandırıyorsunuz?, spam e-posta, Uyandırma Servisi
2 yorum
Kır e-Posta Zincirlerini Beni Rahat Bırak
Son günlerde kafayı e-posta zincirlerine takmış durumdayım. Hemen belirteyim başlığı okur okumaz siliyorum bunları. Kimden gelirse gelsin; en samimi arkadaşımdan hiç tanımadığım birine kadar…
‘Sen de listendekilere gönder’ emir kipiyle yüklü olmasa bile, çok kibar bir rica cümlesiyle bitse bile, benim “seçilmiş kişi” olduğumu söylese bile hiçbir e-postayı başkasına göndermiyorum artık. Çünkü bu e-posta zincirlerinin, genelde, bizim duygularımızı istismar eden, zaaflarımızdan yararlanmak, kişisel bilgilerimizin bir kısmını ele geçirmek isteyen kötü niyetli kişilerce başlatıldığına inanıyorum.
Beni bu konuda önyargılı veya paranoyak bulanlar olabilir. Daha önce, bana, yönlendirmem için e-posta göndermiş ve bu yazımı okuyup üzülen arkadaşlarım ve dostlarım da olabilir. ‘Süleyman, vakti zamanında sen de bize göndermiştin bu tür e-postaları. Hem de en abuk sabuklarını…’ diyenler de olabilir. Olabilir… Çok üzgünüm; ama sizi de üzmek zorundayım. Başlarda ben de gelen e-postaların bazılarını listemdekilere gönderiyordum; ama bunun sinsi bir pazarlama taktiği olduğunu anlayınca veya öğrenince (her neyse) artık göndermekten vazgeçtim. ‘Bunun neresi pazarlama taktiği?’ diye soranlar olabilir. Ben kendi anladığım şekliyle izah edeyim:
Öncelikle bu tür e-postaların, ilk önce iddia amaçlı olarak başlatıldığını öne sürenler de var. Fakat bu iddia, gerçek yanında çok masum kalır. Esas gerçek şu: Bilişim kurnazı (hırsızı) internet kullanıcıları, bu zincirler sayesinde topladıkları e-posta adreslerini paket programlar haline getirerek, internet üzerinden pazarlama yapan şirketlere veya e-posta yoluyla tanıtım, duyuru, propaganda yapmak isteyen kişilere/kurumlara satmaya başladılar. Bu işleri ilk yapanların iyi paralar kazandığını tahmin etmek de güç değil.
Bu konuda, özellikle din sömürüsü yaparak e-posta adresi toplayıp para kazananlardan nefret etmeye başladım. Neymiş efendim, salâvat zinciri kopmamalıymış. Ben e-postayı okuyunca salâvat getirecekmişim. Sonra listemdekilere gönderip zinciri devam ettirecekmişim. Sen onu benim külahıma anlat!
Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Yazımın muhatabı, bana bu tür zincir posta gönderenler değil elbette. Buradaki muhatabımız, bu tür e-posta zincirlerini başlatanlardır.
Din sömürüsü yapanlar yanında vicdan sömürüsü ve psikolojik baskı yapanlar da var. Örneğin tedavisi çok zor bir hastalığı olan birisinin masraflarının karşılanması için bu e-postanın milyonlarca kişiye ulaşması gerekiyormuş. Böylece ameliyat parası toplanacakmış (nasıl oluyorsa). Şu bitirici cümlelere bakar mısınız: “Sen de samimi bir Müslüman isen listendeki herkese gönder”, “eğer bu e-postayı göndermezseniz kalbiniz yok demektir”, “azıcık vicdanınız varsa herkese gönderin”, “eğer bu mesajı 7 kişiye göndermezsen falan filan.”
Oldu canım. O zaman şöyle yapalım: Bu blog yazısını, bir gün içinde, bir milyon kişiye gönderen kişiler tüm sıkıntılarından kurtularak mutlu ve zengin oldu, göndermeyen çeşitli sıkıntılara düşerek mutsuz oldu.
Gökten üç elma düşmedi.
Süleyman S. Aras
29 Ocak 2009
Ara Eleman Kemal Kılıçdaroğlu Komedisi
Kemal Kılıçdaroğlu… Türkiye onu ilk olarak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün icraatlarına CHP tarafından yöneltilen yoğun eleştirilerin ilk günlerinde tanıdı. Tipik CHP zihniyetinin ara elemanlarından biri olarak Kemal Kılıçdaroğlu da uzun zamandır bir “Bir Demet CHP Tiyatrosu” oynuyor. Kendisini ara eleman olarak görmemin esas sebebi, daha önce sivrilen ve çeşitli biçimlerde giyotine giden CHP’liler gibi onun da Baykal tarafından “seni İstanbul’a belediye başkanı yapacağım” kandırmacasıyla giyotine küreğe, kızağa veya Sibirya’ya gönderilmesidir.
Bugün o ara eleman ile ilgili komedi sayılacak bir kronoloji kaleme alayım dedim.
Kemal Kılıçadoğlu, CHP adına, Abdullah Gül’ün rektör atamalarını eleştirince “Sezer’i neden eleştirmiyordunuz? O, 1 (yazıyla bir) oy alan kişiyi (Bahri Gökçebay, Kastamonu Üniversitesi) hatta listede olmayanları bile (Gazi, Fırat, Erciyes, Cumhuriyet ve Trakya üniversiteleri) rektör olarak atamıştı.” Klıçdaroğlu’nun cevabı: “Sezer’in bazı uygulamalarına bilerek ses çıkarmadık.” Sebepleri belli olan küstahça bir cevap! Tipik CHP kadrolaşmasının masumiyeti(!).
***
Aydın Doğan’ın yaptığı kâğıt kaçakçılığı sorulunca Kılıçdaroğlu ne dedi biliyor musunuz? “Aydın Doğan’ın ne yaptığı beni hiç ilgilendirmiyor!” Ne o Kemal Bey, bir pazarlık veya işbirliği veya ‘bizim adamımız’ meselesi mi var aranızda, diye sormazlar mı? Sonunda CHP’nin İstanbul belediye başkan adayı olup Aydın Doğan medyasının sınırsız desteğini almanız sizi ele veriyor gibi… Ne dersin? Anlamış mıyız?
***
Kızılay’a attığı ilk iftirasını, sırasıyla Deniz Feneri, Melih Gökçek ve Kadir Topbaş iftiraları izledi. Şöyle ki, Kızılay konusunda belgeye dayanmayan beyanatları gerçek dışı çıkınca geri adım atmak zorunda kaldı. Almanya’daki Deniz Feneri davasıyla ilgili taşıdığı bilgiler ise çarpıtma ve çelişkilerle dolu. Melih Gökçek olayında “Sayaçlar fahiş fiyata satıldı, vatandaş kazıklandı, elimde faturası var, belgelerim var” dedi. Açık oturumda Gökçek’in onlarca çağrısına rağmen fatura ve belge göstermeyi bırakıp aynı şeyleri geveledi durdu. Doğan Medyasının marifetiyle bu düellonun galibi ilan edildi. Kadir Topbaş ile ilgili de aynı lafları duyuyoruz. Hep belgelerle tehdit eden birinin ortaya herhangi bir belge koyamaması… “Dağ fare doğurdu.”
***
Milletvekili seçilmesinden bu yana Ak Parti ile uğraşmadığı bir gün bile olmamasına rağmen bir arpa boyu yolu ancak yarıladı: Şaban Dişli ve Dengir Mir Mehmet Fırat partideki aktif görevlerini bırakmak zorunda kaldı. O kadar! Bu olaylar da hâlâ yargı sürecinde… İtiraf edeyim: Kılıçdaroğlu’nun sadece Şaban Dişli olayında haklı olduğunu düşünüyorum. Gerisi boş…
***
Gazeteci Talip Doğan Karlıbel’in Ülke TV’de “Kemal Kılıçdaroğlu, Almanya’da PKK’lılarla kerhaneye gitti ve Alman polisi tarafından orada basıldı. Kılıçdaroğlu’nun Almanya ile kirli bağlantıları var.” İddialarına gık dahi çıkaramaması ise beni oldukça düşündürmüştür. Bu arada kendisiyle ilgili başka iddialara nedense cevap vermeyi aklından bile geçirmemiştir.
***
Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin İstanbul belediye başkan adayı olarak açıklanınca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kılıçdaroğlu için “Bunlar İstanbul’u bilmez. İstanbul’a koysan yolunu bulamaz” deyince o da “Biz İstanbul’a yolumuzu bulmaya gelmedik!” dedi. İyi cevap; ama ikisininki de polemik. Gerçek olansa şu: Kemal Kılıçdaroğlu, bu polemiğin ertesi günü İstanbul’da yolunu kaybetti. Tuzla’dan Sultanbeyli’ye gitmek isterken yolunu kaybeden Kılıçdaroğlu tersaneler bölgesine girdi. Sultanbeyli’yi ise ancak trafik polislerinin yardımıyla buldu. Kılıçdaroğlu’nun “saklı kenti” Kâğıttepe ise ayrı bir alay konusu oldu.
***
Özellikle Doğan Medyasının desteğiyle hareket eden ve bugüne kadar “çamur at izi kalsın” mantığının en müstesna örneklerini sunan Kemal Kılıçdaroğlu’nun elle tutulur belgeler sunmadığı halde nasıl ve neden bu kadar şişirildiği başkan adayı olunca anlaşıldı. Kılıçdaroğlu artık CHP’nin değil Aydın Doğan’ın adayı gibi hareket ediyor. Seçimi alacak Hilton arazisini Doğan’a verecek! Yedirmezler canım… O balon patlayacak sen de daha önce sivrilen diğer CHP’liler gibi sömürülecek bir şeyin kalmayınca ve yolunmuş bir şekilde ortada kalınca artık ne olacaksın biliyor musun? Kemal Piliçdaroğlu…
***
Son olarak… Şirkette arkadaşımızın biri, kantindeyken diğerine sordu: “Akşam televizyonda Kemal Kılıçdaroğlu’nu seyrettin mi?” Diğer arkadaş cevap verdi: “Başka kanalda daha komik bir şey vardı; ben onu seyrettim.”
Bu Kılıçdaroğlu komedisi, uzun zaman "kapalı gişe" oynar diyorum ve yazımı burada bitiriyorum.
Süleyman S. Aras
5 Ocak 2009
Ocak 05, 2009
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: about palestine about gaza, bir zamanlar rafah karikatürü, filistin davası, filistin için, filistin için bir cümle kur, filistin üzerine, gazze için bir cümle kur, Güzel Gelişmeler, Haber/Etkinlik/Duyuru, Karikatür, Kişisel, make a sentence for palestine, mim, palestine cartoon, sigara karikatürü
28 yorum
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: about palestine about gaza, bir zamanlar rafah karikatürü, filistin davası, filistin için, filistin için bir cümle kur, filistin üzerine, gazze için bir cümle kur, Güzel Gelişmeler, Haber/Etkinlik/Duyuru, Karikatür, Kişisel, make a sentence for palestine, mim, palestine cartoon, sigara karikatürü
28 yorum
Filistin İçin Bir Cümle Kur!
Sanırım, az sonra (ama bana göre) blogkürenin en anlamlı mimine imza atmış olacağım. Bu mimin benim için ayrı bir önemi daha var. O da ilk defa bir mimi ben başlatmış olacağım.
Mim kısa, amacı kutsal denebilecek kadar önemli! Malum, son günlerde Gazze özelinde olsa da Filistin uzun yıllardan beri içimizde kanayan yaradır. İhmalimizden sarmadığımız, saramadığımız bir yara… Bütün Müslümanların yüz karası bir yara!
Gelin bugün Gazze için, Filistin için, kendimiz için bir cümle kuralım. Bu cümle, bizim belki en uzun belki de en kısa cümlemiz olacak. Kimimizin son cümlesi de olabilir. Ancak bu cümlemiz hayatımızın en güzel ve en anlamlı ve hatta en ağır cümlelerinden birisi olsun lütfen. Bu cümleyi bir yazı ve şiir ile kurabileceğimiz gibi bir fotoğraf veya bir karikatür ile de kurabiliriz. Çünkü bazen sözler yetmeyebiliyor.
Ne olur, bu mimi ihmal etmeyin ve en az 3 kişiye gönderin.
Benim cümlem: Ey Filistinli çocuk, sen her öldürüldüğünde… Ey Filistinli kadın, sen her hor görüldüğünde… Ey Filistinli kardeşim, senin başın taşla her ezildiğinde… Ey Filistin, sen Siyonist Yahudi tarafından her kirletildiğinde ve adım adım yok edildiğinde, bize, tüm bunların, ‘Arapların Osmanlıya ihanetinin bir sonucu olduğunu’ söyleyerek bizi bununla pasifize (hatta size düşman) edip çoğumuzun, sizin için suskun şeytanlar olmamızı sağlayanlar, biliyorum ki dünyanın diğer Müslümanlarını da çeşitli yalanlarla kandırıp birer vicdansız umursamazlar olarak sizin karşınıza diktiler ki, yılbaşı gecesi, gerdanını kıvırarak dans eden çıplak yosma ile kurşunu alnının ortasından yiyerek kıvrıla kıvrıla yere düşen Filistinli çocuğu aynı duygu ya da duygusuzlukla izleyelim ve diyelim ki: “Elhamdülillah, Müslüman’ım!”
Bu mimi okuyan herkesle birlikte Nahnu, Tabuhan, Recep Hilmi Tufan, Çilekli Hanım, Veysel Tuna, Yevmiye Defteri, Tuncel Ergün, BloggErdal, Merak Ettim de ve İlham Perisi Hanım’a büyük umutlarla gönderiyorum.
Süleyman S. Aras
2 Kasım 2008
Kasım 02, 2008
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: baron kral baba, Deşifre Denemeleri, fikir ve düşünce suçu, hüseyin üzmez olayı ve medya, Karikatür, medya karikatürleri, medya ve suç ilişkisi, medya ve suç orantısı, medyanın suçluyu yüceltmesi, Siz Kimi Kandırıyorsunuz?, suçlulara yüceltici lakaplar verilmesi
4 yorum
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: baron kral baba, Deşifre Denemeleri, fikir ve düşünce suçu, hüseyin üzmez olayı ve medya, Karikatür, medya karikatürleri, medya ve suç ilişkisi, medya ve suç orantısı, medyanın suçluyu yüceltmesi, Siz Kimi Kandırıyorsunuz?, suçlulara yüceltici lakaplar verilmesi
4 yorum
Suçun Yaygınlaşması ve Medyanın Rolü
Toplum olarak, suç ve suçlu konusunda giderek daha tepkisiz davranıyoruz. Öyle ki, kimi aşağılık suç ve suçluları bile neredeyse benimsemeye ve hayatın önlenemez gerçeği olarak görmeye başladık. Hatta bazı suçlara karşı sempati ve özenme gibi korkunç durumlarla yüz yüze olduğumuzu söyleyebiliriz.
Son günlerde Hüseyin Üzmez olayı bağlamında, medyada yaşananlara baktıkça durumun vahametini daha açık olarak görenlerdenim. Herifçioğlunun çıkmadığı kanal, röportaj vermediği gazete kalmadı neredeyse… 70 küsurluk kart teke, yaptığı rezalet marifetmiş gibi kapı kapı dolaşarak şov yapıyor. 14 yaşındaki bir kıza cinsel istismarda bulunma aşağılığını güzel dinimizle savunma zavallılığına düşüyor. Rating müptelası medyamız ise çekinmeden buna çanak tutuyor. Bazı medya temsilcileri “seni sorularımla döverim” saçmalığıyla milleti kandırmaya çalışarak esas amaçlarının rating olduğunu gizliyor. Muhabirin teki, Kadıköy vapur iskelesinde, kart tekemizle röportajına devam ederken insanlarımız yanından yöresinden tepki vermeden geçebiliyor. Kimi cılız “Utan, Utan!” sesleriyse boğazın küçük dalgalarının şıpırtısında kaybolup gidiyor. İşin ilginç tarafı oradan geçen bazı cahillerin “Geçmiş olsun.” diyebilmesiydi. Aslolan, cezayı devletin yani hukuk sisteminin vermesidir. Ancak hâlâ toplumun arasına karışma yüzsüzlüğünü gösteren Hüseyin Üzmez’in oracıkta -en azından- toplumun tükürüğü cezasıyla karşılaşmasını ve yüzleşmesini beklerdim.
Toplumun suç ve suçluya karşı gittikçe daha duyarsız ve tepkisiz kalmasının birçok sebebinden birisi de medyanın tutumudur. Rating uğruna yapılan yanlışlar neticesinde, toplumun suça bakışı giderek değişiyor. Muhabir, program yapımcısı, yazar vb. medya mensuplarının bu gibi suçluları el üstünde tutarcasına ağırlamaları, ilk önce kendileri röportaj yapmak için birbirleriyle yarışmaları, yaptıkları haberlerde özendirici bir tutum benimsemeleri suçun ve suçlunun toplumsal hafızaya olumlu kodlarla işlenmesine sebep oluyor.
Geçmişte ve günümüzde, medyanın peşinde koştuğu kişiliklere kısa bir göz atmamız olayın boyutunu ortaya koyacaktır diye düşünüyorum. Vakti zamanında, medyamızın önde gelen bazı isimleri, bebek katili Apo ile röportaj yapmak için Bekaa Vadisi’ni ve Kuzey Irak’ı su yolu yapmış, Apo’nun kapısında yatmışlardı. Yapılan haberler ve yorumlar genelde tatlı-sert bir içeriğe sahip oluyor, yer yer terör örgütünün neredeyse haklı gerekçeleri(!) neticesine varıyordu. Birçok medya mensubu hapishanedeki ve dışarıdaki mafya liderleriyle röportaj yapmak için birbirleriyle yarışmış, sonuçta onları birer idol gibi gösteren içeriğe sahip dizi haberler yapmışlardı. Kendilerinden yaşça çok küçük kadınlarla birlikte olan işadamı, sanatçı, kral, diktatör gibi kişilerin şaşaalı yaşamları, genç kızlardan oluşan haremleri, kadına sadece cinsel meta olarak bakmaları yüceltilerek sunuluyor ve bu konuda da belli bir sempati, özenti veya en azından bir hoşgörünün yolu açılıyordu.
Bazı haberlerde suçluların, “baron”, “kral”, “baba” gibi yüceltici lakaplarıyla birlikte sunulmaları, haberlerin medyayı, dolayısıyla toplumsal hafızayı günlerce meşgul etmesi, kimi haberlerin ya yüzeysel olarak işlenip geçilmesi ya da nerdeyse hiç işlenmemsi gerekirken ısrarla gündemde tutulması gibi durumlar da medyanın olumsuz tavırlarına örnek olarak gösterilebilir.
Öte yandan “fikir” ile “suç” ve “düşünce” ile “suç” gibi asla yan yana gelemeyecek kelimelerden üretilen fikir suçu, fikir suçlusu, düşünce suçu, düşünce suçlusu kavramlarıyla medya neredeyse hiç ilgilenmiyor; fikreden ve düşünen az sayıda insan mahkeme ya da hapishane köşelerinde süründürülüyordu. Sözüm ona bu suçların(!) reklamları medyada yeterince yer almadığı için ülkemde fikir suçu, fikir suçlusu, düşünce suçu ve düşünce suçlusu sayısında sürekli bir azalma görülüyor, düşünme gibi pahalı ve bedel isteyen bir meziyet toplum hayatından tecrit ediliyor, rejim kurtuluyordu.
Toplumun, diğer aşağılık ve yüz kızartıcı suçların müptelası olmasının, zevk kültürünün hayata yerleşmesinin, hayvani özgürlüğün kapılarının ardına kadar açılmasının, devlete ve rejime -gözle görülen- bir zararı olmadıktan sonra, ne önemi var ki?
Süleyman S. Aras
23 Ekim 2008
Ekim 23, 2008
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: 411 el kaosa kalktı, 9 üye 411 üyeye galip geldi, 9 üyeden başörtüsüne veto, anayasa mahkemesi başörtüsü kararını iptal etti, başörtüsü yasağı karikatür, ibrahim özdabak karikatürleri, Karikatür, o gerekçeli kararınızı alın..., Öyle Ağıza Böyle Tıpa, yargı darbesi
6 yorum
Yazan: Süleyman Aras
Etiketler: 411 el kaosa kalktı, 9 üye 411 üyeye galip geldi, 9 üyeden başörtüsüne veto, anayasa mahkemesi başörtüsü kararını iptal etti, başörtüsü yasağı karikatür, ibrahim özdabak karikatürleri, Karikatür, o gerekçeli kararınızı alın..., Öyle Ağıza Böyle Tıpa, yargı darbesi
6 yorum
O Gerekçeli Kararınızı Alın...
Anayasa Mahkemesi, başörtüsünün üniversitelerde serbest olmasını öngören değişikliği iptal etmişti. Dün (22.10.2008) bu iptalin gerekçeli kararını açıkladı. 11 üyeden oluşan Anayasa Mahkemesi üyelerinden 9’u iptal yönünde oy kullanmıştı. O 9 üyenin nasıl bir psikopatik, militarist, hayvani ve şeytani ruh yapısına sahip olduğu karardaki düşüncelerine yansımış durumda…
Benim bu konuda, o 9 üyeye çok kısa bir cevabım olacak:
O gerekçeli kararınızı hiç beğenmedik. Üç maymunu oynayarak toplumsal gerçeklere duyarsız kaldınız. Köy Enstitüleri ve Halk Evleri’nden başlayarak özenle yetiştirilen devşirme militan geleneğinin son ve en azgın temsilcileri olarak son dinamitinizi de patlattınız.
Alın başınıza çalın, size böyle bir karar verdiren laikliğinizi! Eğer laikliğiniz insanların özgürlüklerini kısıtlamaksa cehenneme kadar yolu var. Elbette bu tür yorumlanan laik sisteme saldırılar olacaktır. İnsanları kışkırtıp sonra da “bakın bunlar laiklik düşmanı” şeklinde zırvalamanıza -doğrusu- şaşırıyorum. Akıl sahibi birinin sizi anlaması mümkün değil.
En uygun şartlar oluştuğunda o düzenlemeler yine yapılır. Toplumsal barış ve huzur sağlanır. Sizin şu anda yaptığınız tek şey devlete ve millete zaman kaybettirmekten başka bir şey değildir.
Yerinize 9 tane öküz oturtsaydık, -kuşkusuz- sizinkinden daha mantıklı, insancıl, anlaşılır, kabul edilebilir bir karara imza atarlardı.
Sokun şimdi kaosa kalkan o ellerinizi cebinize ve defolun gidin bu cennet vatandan. Yeter artık! Bu toprakları terk edin ve her rengiyle kardeş kardeş yaşayan insanları daha fazla birbirine düşürmeyin. Ben peygamber değilim; beddua da ederim. O halde lanet üzerinize olsun.
Süleyman S. Aras
30 Ekim 2007
Sen ve Ben... Artık Ayrılamayız!
Hey Kürt! Merhaba… Nasılsın? Bu yazım senin için; ama Türkler de okuyabilir.
Uzun yıllardır ülkemizin güneydoğusunda kötü şeyler oluyor. Yazanlar ve konuşanlar, yönetenler ve yönetilenler, dostlar ve düşmanlar bu kötü duruma çeşitli adlar verdiler. Düşük yoğunluklu savaş diyenler oldu, gerilla hareketi terimini uygun bulanlar oldu, özgürlük mücadelesi yakıştırmasını benimseyenler oldu; ama sonunda olan bize oldu ve bu terör ikimizi de vurdu.
Sağda solda, içeride dışarıda, dost otağında düşman çadırında, sizin evde bizim evde; ama küçük bir çevrede ayrılacağımızı söylemişler. Bu işin sonunun ayrılığa varacağını kabul etmekten başka çare olmadığını ilan edenler öngörüleri kendiliğinden gerçekleşmezse boş durmayacakları tehdidini de savurmuşlar. Zaten boş durmuyorlar.
Fazla uzatmadan sadede geleyim.
Benim askerdeki en iyi arkadaşım bir Kürt’tü; Batmanlıydı. Silahını şakayla da olsa bana hiç doğrultmadı. Ben de ondan hiç korkmadım; ona hiç art niyet beslemedim. Beş ay beş gün birlikte eğitim gördük, yataklarımız yan yanaydı, birbirimizi çok iyi anlıyorduk, evimizi ve “sivil özgürlüğü”nü birlikte özledik.
Daha eskiye gidiyorum. Üniversitede aynı bölümde okuyan dört arkadaş aynı evi paylaştık. Birisi belki de senden daha Kürt’tü. Dört yıl birlikte kaldık. Sadece mutfak masraflarını, kirayı ve diğer giderleri paylaşmadık; çok daha fazla şey paylaştık. Bu dört kişiyi kimse de silah zoruyla bir araya getirmedi. Öğrencilik tarihinin en uyumlu, en keyifli evlerinden birinde kaldık; diğer arkadaşlarımızın akşam oturmalarında, vize ve final çalışma zamanlarında en çok tercih ettiği bir ev hayatımız oldu. En can alıcı tartışmaları da yaptık. Dört yıl boyunca kimse ayrılmadı. Kürt arkadaşımla ve diğer arkadaşlarımla halen görüşüyorum.
“Bunlar çok basit gerekçeler” diyenler olabilir. “Bizi, bu kadar sınırlı birliktelikler ve dostluklar bir arada tutmaya yetmez” diyenler de olabilir. Sorarım sana gerçekten bu kadar sınırlı mı? Yani ayrılmamız çok mu kolay?
Hadi ayrılalım o zaman! O zaman İstanbul’u kim alacak? İzmir’i kime vereceğiz? Antalya, Mersin, Aydın, Erzurum, Çanakkale (birlikte geçilmez kıldığımız olan Çanakkale) kimin olacak? Ya Hatay? Buralarda, hatta güneydoğudaki illerde bile ne Türkler ne de Kürtler gettolarda yaşamıyor ki, araya öresin duvarı, olsun bitsin. Öyle olsa bile, (gettolarla birbirimizden ayrılmış olsak bile) böyle bir ayrılık mümkün mü?
Eğer ısrar ediyorsan ayrılmamız hususunda, ben sana bir yol göstereyim: Önce aldığın kızı geri vereceksin, sonra verdiğin kızı geri alacaksın... Yıllar süren bir mübadele ile akrabalık ilişkilerimizi keseceksin. (Burada halledebileceğimizi hiç sanmadığım bir mesele çıkıyor ortaya: Sana; senin kızını veya bacını geri verirken ondan doğan oğlumu ve kızımı asla sana vermem; sana verdiğim kızımı veya bacımı geri alırken de ondan doğan çocukları yani torunlarımı asla sende bırakmam) Duyamadım… Bunun için savaş mı başlar dedin? Bilirim ki sizin evde de bizim evde de namus çok değerli ve önemlidir. Kimse kimsenin namusunu gelip de evinden alamaz. Buna cesaret edemez.
Bunu baştan düşünecektik. Bunu, ta, Nuh (a.s.) zamanında düşünecektik. Nuh (a.s.)’un oğlu Kenan gemiye binmedi ve yok oldu. Sen ve ben, gemiye binen Yafes’in soyundan geldik. Bu, senin veya bazıları için bir efsane olabilir. İnsan vicdani ve hissi olarak kabul ettiği şeyleri inanç bakımından da kabul edebiliyor. Eğer Yafes çocukları arasında ayrım yaptıysa ve bu düşmanlık(!) ta o zamandan kaynaklanıyorsa bitir artık bu husumeti… Espri bir yana, ben bu rivayeti kabul ediyorum. Benim Orta Asya’dan geldiğim, senin burada yerli olduğun gibi bir teori daha olsa da ben o teoriyi hiç tutmadım. Dolayısıyla o teoriyi kabul etmiyorum.
Olayın Nuh (a.s.) zamanından kaynaklanma ihtimali yok denecek kadar zayıf; “fi” tarihini ise ne sen ne de ben biliyorum. O zaman, Selçuklular ve Osmanlılar ve hatta ilk Türkiye dönemine bakıyorum. Bana düşman olmanı gerektirecek hiçbir durum yok. Ne yani o dönemlerde bizi, Alparslan’ın, Melikşah’ın, Fatih’in, Yavuz’un kılıçları mı bir arada tutuyordu? Benim okuduğum tarih kitaplarında böyle bir bilgi yok. (Tabi burada okuduğumuz tarihi kimin yazdığı da çok önemli. Senin okuduğun tarih kitabını eline tutuşturan ele ve onun hain yüzüne bir kez daha bak. Çünkü sana silahı ve parayı da aynı hain eller veriyor. Lütfen maskesinin arkasına bakmaya, bize karşı beslediği duygulara sızmaya çalış; ama sakın açık açık sorma. Mutlaka seni de yanıltacaktır) Eğer olayı getirip milliyetçiliğe dayandırıyorsan, bunun için hele silahlı mücadeleye hiç gerek yok.
Dağa taşa, kurda kuşa, duvara davara, tuvalet kapılarına, köprü altlarına “Ne mutlu Türküm diyene” yazmakla seni kızdırmış ve kışkırtmış kişi ve kurumlar olabilir. Üzerinde durmana, kafa yormana gerek olmamalı. Bunlar vatanı da bu şekilde kurtarıp kutsuyorlar. Baksana nasıl da ileri gittik! En son duyduğuma göre çok yakın bir zamanda -tabi tabi bekleyin- Aya göndereceğimiz astronotlar, büyük bir muşambanın üstüne “Ne mutlu Türküm diyene” yazdırıp Aya götüreceklermiş. Bu muşambayı, Ayın Google Moon’dan görülebilecek bir yerine açacaklarmış. (Google Earth gibi bir teknolojiyi bize sunan Google, bununla yetinmeyerek Google Moon’u devreye sokarak -biz birbirimizi yemeye devam edelim- Ay yüzeyini de incelememize imkân sunacaktır mutlaka) Bu absürt durumların varlığı da ayrılığımızın gerçekleşmesi için yeterli değildir.
“Türk askerinin bu bölgede ne işi var” diye soranlar da var. Aynı soruyu Amerikan, İngiliz, Alman, Fransız, İsrail, Rum, Rus, Ermeni… ajanlarına sorma mertliğini ve ferasetini ne zaman göstereceksiniz. Bu liste o kadar uzun ki. (Akif’in dediği gibi: “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela…”) Peki, ey Kürt, senin Çanakkale’de ne işin vardı. Ne işin vardı Kudüs’te? Neden birlikte koştun cepheden cepheye? Şimdi Türkiye’nin her yerinde neden birlikteyiz? Düşün; ama özgür düşün! Korkma! Kaybedecek bir şeyin yok.
Tüm bunlar senle benim ayrılığımı imkânsız kılan konular. Bunlar yabana atılır konular değildir. Onun için düşün diyorum. Bir çözüm bulursan bana da anlat.
Erzurumluyum, İspirliyim… Nuh (a.s.)’tan beri Türküm… Ne kadar “Ne mutlu Türküm diyene” ise o kadar da “Ne mutlu Kürdüm diyene”
Söylesene hâlâ ayrılık için umudun var mı? Ve hâlâ düşman mısın bana?
Süleyman S. Aras
