Anlayana Sivri Sinek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anlayana Sivri Sinek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2012

Sizin Çocuklar Masum Bizimkilere Vurmaya Devam

Günlerdir sosyal medyayı meşgul eden iki fotoğraf var. Biri Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi bahçesinde, diğeri ise İzmir Göztepe Anadolu Meslek Lisesi bahçesinde çekilmiş… Herkesin her şeyi açık-seçik görmesi için fotoğrafları yan yana paylaşıyorum.

İlk önce Kartal Anadolu İHL’li çocukların fotoğrafı ortaya çıktı. Rejimin koruyucuları ve Kemalizm’in yılmaz bekçileri kıyameti kopardı. Olaya, gazete manşetlerine taşıyacak kadar haber değeri verdiler. Ancak ikinci fotoğraf ortaya çıkınca, bu sefer ikinci cumhuriyetçiler atağa geçti. Ama nedense İHL’li kızları haber yapanlar ve köşelerine taşıyanlar, İzmirli kızları ya görmediler ya da çok masumane karşıladılar.

Sizinki organize, bizimki bireysel; sizinki iğrenç, bizimki eğlenceli; sizinkiler şeytana benzetmiş, bizimkiler tavşana…

Tanıdık geliyor değil mi: sizin çocuklarınız, bizim çocuklarımız; sizin özgürlükleriniz, bizim özgürlüklerimiz; sizin haklarınız, bizim haklarımız; sizin sermayeniz, bizim sermayemiz; sizin gazeteleriniz, bizim gazetelerimiz; sizin ölüleriniz, bizim ölülerimiz; sizin acılarınız, bizim acılarımız…

Allah aşkına siz kimsiniz, biz kimiz? Bu çocuklar kim? Evet, onlar daha çocuk… Daha da önemlisi, hayatta en çok izledikleri film belki de Hababam Sınıfı’dır. Ne bekliyordunuz? Gençliğe ne veriyorsunuz ki, karşılığında ne istiyorsunuz?

Gidin bir aynaya bakın…

Bu iki fotoğraftan yola çıkarak saçma sapan genellemeler yapmaya, hele hele orduyu göreve çağırmaya falan gerek yok. Abartmayın!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

26 Aralık 2011

Valerie Boyer Avcı Görmüş Çakal Gibi [Video]

Fransa Meclisi'ndeki “soykırımı inkâr yasası” oylamasından sonra, yasa teklifini meclise sunan Cezayir asıllı Fransız vekil Valerie Boyer ile röportaj yapmak isteyen Show Haber Koordinatörü Korcan Karar hiç beklemediği bir hareketle karşılaştı. Karar, Fransız medyasına röportaj veren Boyer'e mikrofonunu uzatıp, ‘Türk televizyonundan olduğunu’ söyledi. İşte o anda Valerie Boyer, inanılmaz bir tepki gösterdi. Avcı görmüş çakal gibi afallayan Boyer, şaşırdığı kadar şaşırttı da…

Korku dolu bir yüz ifadesiyle geri çekilen Fransız vekil, önce yanındaki Fransız gazetecinin kolunu tutup onu Korcan Karar ile arasına çekmeye çalıştı, nerdeyse siper kazıp içine girecekti. Neyse ki, Boyer, Korcan Karar’ın da bir insan olduğunu ve gazetecilik görevi ifa ettiğini -kısa sürede- anlayabildi. Fehmi Koru’nun yorumuna göre, verecek bir cevap bulamayacağı için de korumaları eşliğinde hızla uzaklaştı. İzliyoruz:


Ermeni tasarısının mimarı Marsilya Milletvekili Valerie Boyer’in “Türk” kelimesini duyar duymaz bu kadar korkması ilginç! Bu kadın nerede eğitim gördü? Türkler ve Türkiye hakkında, sadece Diaspora tarafından mı bilgilendirildi? Bu yaşa kadar gelmeyi, parlamenter olmayı nasıl başardı?

Cehaletten kaynaklanan bu kin, başka ne tiyatrolara gebe, hep birlikte görüp izleyeceğiz…

Coming Soon, on the French Theatres!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

2 Aralık 2011

Biri Adnan Oktar’ı Durdursun

Harun Yahya mahlasını kullanan Adnan Oktar adında bir fenomenimiz var. Yirmi yıl var ki, -belki daha fazla zaman olmuştur- Türkiye’nin gündeminden düşmüyor. Geçmişini, doğrularını, yanlışlarını bir kenara bırakacağım. Mehdilik iddialarına hiç değinmeyeceğim.

 

Şimdilerde elinin altında bulunan birkaç yerel ve uydu kanalında -sözüm ona- “sohbet” programı yapıyor(lar). Yapıyorlar diyorum, çünkü birbirine “hocam” diye hitap eden, kimi açık kimi kapalı, ama tamamı boyalı-badanalı 5-6 tane manken ve Adnan Oktar “dini sohbet(!)” yapıyor.

 

Her gün program yapıyorlar mı, programları ne kadar sürüyor, bilmiyorum. Ayrıca programlarını, “sohbet programı” olarak lanse etmeyi nasıl başardıklarını da hâlâ çözebilmiş değilim. Daha çok Adnan Oktar, ama manken kızlar da ondan aşağı kalmama gayretiyle programın ekseri kısmını, ergen sevgililerin birbirlerine olan iltifat kelimeleriyle ihya(!) ediyorlar.

 

Açılışı kâh Adnan Oktar kâh manken kızlar yapıyor:

-Valla, bi’ olağanüstülük var di mi?

-Evet, hocam.

-Nedir o olağanüstülük, onu söyle?

-Hepsi (kız, diğer kızları kast ediyor) birbirinden güzel maşallah!

-Ve muhteşem...

-Muhteşem güzeller, siz çok yakışıklısınız.

-Yani, o malum...

-Bugün ayrıca bir yakışıklısınız.

-Sen, badem şekerim?

-Hocam, sizden etkilenmemek mümkün değil, çok çok yakışıklısınız.

-...

-...

 

Adnan Oktar ve avanesi bütün programların, başlangıcı ve büyük bir kısmı için tabiri caizse -ki caiz değil, Allah beni affetsin- kendilerince böyle bir hamdele-salvele bölümü yapıyor. Hele bir “beni seviyor musunuz?” muhabbeti var ki, evlere şenlik... Hoca(!)’nın, programa katılan yerli yabancı mankenlere hitabı hakeza öyle: “Ashley, fena tatlı bir şey”, “Paris Hilton, köfte gibi bir kadın”, “iki çarşaflı, bir tane de taş bebek”, “şu tatlı bakışlara bak, acayip sevimli, maşallah”, “sen dünyanın en tatlı en güzel üç kadınından birisin”, “ya ben şimdi bunların tatlılığına kilitlendim kaldım, ikisi de acayip şeker” vb.

 

Bu diyaloglar arasında ve diyaloglardan sonra maşallahlar, inşallahlar, elhamdülillahlar havada uçuşuyor. Programlardaki diğer diyaloglar problemli, yaşananlar resmen kepazelik...

 

Adnan Oktar, ciddi bir bir deformasyona imza atıyor. Bu tavrını eleştirenlere de “münafık” diyor.  Bunu da din adına yapıyor. Allah rızası için biri bu adamı durdursun.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

25 Kasım 2011

Dersim Dersimiz İlkokuldaki Gibi

Türkiye’deki çoğu sosyal demokrat (Sosyalist, Komünist), ateist vatandaşlarımız ile yine çoğu Alevi kardeşlerimiz; Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas başta olmak üzere yaşanan büyük acıları Sünni güç odaklarına mal ederek gösterdikleri duyarlılığın ve tepkinin yarısını, Dersim olayları için göstermiş olsalardı, ancak o zaman, Erdoğan’ı eleştirip Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alma hakkına sahip olabilirlerdi.

 

“Ha, Dersim mi, onu bizimkiler yaptı; siz karışmayın, karıştırmayın üslubu hâkim o piyasaya!” Seyit Rıza’nın torunu bile saçmalamaktan başka bir şey yapmıyor.

 

Derin devletin ve gizli örgütlerin yaptığı, yukarıda saydığımız olaylar ve ne kadar cinayet varsa hepsini olaylarla hiç alakası olmayan insanlara yükleme kolaylığı, basitliği, zavallılığı, küstahlığı yüzünden insanların arasına geçmişte örülen duvarlar yetmiyormuş gibi bugün de insanlar birbirlerini ve olayların içyüzlerini anlamasınlar diye yeni tiyatrolar oynanıyor.

 


 

Bu tür olaylar tekrar gündeme gelip tartışılmaya başlayınca ülkemizin üzerini bir uğultudur kaplıyor. Herkes konuşuyor; her kafadan bir ses çıkınca da kimse kimseyi anlamıyor. Bu bizim ilkokuldan getirdiğimiz bir özelliğimiz; konuşacak doğru dürüst bir şeyin yoksa gürültü patırtı çıkar ki, başkaları da konuşmasın.

 

Sonuç olarak, yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız diğer dersler gibi “Dersim” dersi de kaynamış görünüyor. Şimdi teneffüse çıkabilirsiniz.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

18 Kasım 2011

Türkiye'nin Bazı Gazeteleri

Posta gazetesinin reklamında “Türkiye’nin en çok satan gazetesi!” diye bağıran adamın verdiği fikirden yola çıkarak ülkemizin bazı gazetelerini değerlendirmeye çalıştık:

 

Türkiye’nin en çok atan gazetesi:  (desteksiz, masabaşı ve iftira anlamında)

 

Türkiye’nin en çok atan gazetesi:      (atmasyon anlamında)

 

Türkiye’nin en çok batan gazetesi:  (sivri dilli, dikine yorum anlamında)

 

Türkiye’nin en çok batan gazetesi:  (iflas anlamında; şu an yok mesela)

 

Türkiye’nin en çok çatan gazetesi:  (hep eleştirel bakma anlamında)

 

Türkiye’nin en çok katan gazetesi:  (doğruyu-yanlışı karıştıran anlamında)

 

Türkiye’nin en çok satan gazetesi:  (tüm değerleri üç kuruşa satabilme anlamında)

 

Türkiye’nin en çok Satan* gazetesi:  (*İng. Şeytan anlamında: tehlike, tehlike, tehlike)

 

Türkiye’nin en çok satan gazetesi:  (sadece tiraj anlamında)

 

Türkiye’nin en çok yatan gazetesi:  (çünkü o bir bülten; çaylar şirketten)

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

15 Kasım 2011

İki Olay İki Reyon İki Anlayış [Ülker ve Çalık]

Ülker Farkı: İçki Reyonu Kapatıldı

Bu yıl, Ülker Grubu, Şok marketler zincirini satın alınca olay olmuştu. Devir işlemlerinden sonra Ülker Grubu, Şok marketlerindeki alkollü içki reyonlarını tüm şubelerde kapatmıştı. Bizim mahallede alkış ve takdirle karşılanan bu olaya, karşı mahalleden “yuh” sesleri -beklendiği üzere- yükseldi. Sonuç olarak, Ülker Grubu, müşteri kaybetmeyi göze alarak söylem-eylem uyumunu tercih etti.

 

Çalık Farkı: Kaçak Et Reyonu Hâlâ Açık

2008 yılında, Atv ve Sabah bütünlüğü, TMSF tarafından, ihale yoluyla Çalık Holding’e devredildi. O zaman olay olmadı; resmen kıyamet koptu! Güya, bu medya grubu cemaatin eline geçmiş; irtica cephesi (yani bizim mahalle) güç kazanmıştı, artık eski Sabah-Atv’nin yerinde yeller esecekti, baş sayfa ve arka kapak güzelleri gidecek ayrıca eklerdeki ve dergilerdeki çıplaklar kampı artık olmayacaktı. Kısacası, kaçak et reyonu kapatılacaktı. TV kanalına da muhafazakâr bir ayar çekilecekti. Bizim mahallenin büyük bir heves ve heyecanla, karşı mahallenin derin bir tedirginlikle beklediği bu değişim hiç gerçekleşmedi.

 

Şimdi bizim mahallede derin bir hayal kırıklığı yaşanırken, karşı mahallede Onuncu Yıl Marşı eşliğinde eğlenceler tertip ediliyor.

 

Sonuç olarak, Çalık Grubunun yol haritasını çizenler öyle uygun görmüşler. Kaçak et reyonunun kapatılmasıyla kaçacak olan okur ve izleyici kitlesini elde tutmak için bu küçücük tavizciği uygun görmüşler.

 

Ahmet Çalık’ın içi ve vicdanı rahat görünüyor... Kimseden fetva aldı mı, bilmiyorum.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

17 Ekim 2011

Tüm Zamanların En İyi Buluşu


[youtube]http://www.youtube.com/watch?v=wy9arMU_mvQ[/youtube]


 

Türkçeleştirerek alt yazı ekleyen arkadaşın/arkadaşların ellerine sağlık… Kim olduğunu bulamadığım için paylaşamıyorum. Ciddi bir modernite eleştirisi olarak algıladığım bu videoyu beğeneceğinizi umuyorum.

 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

23 Nisan 2011

Hanzala'yı Öldürebilir misin?

Hanzala, Filistinli ünlü çizer Naci Salim el-Ali (1937-1987)’nin karikatür kahramanı… Naci el-Ali, o kadar etkili çizgiler ortaya koyuyordu ki, karikatürleri İntifada hareketi kadar, belki daha fazla ses getiriyordu. Dolayısıyla ‘terör devleti İsrail’, Ali’nin yaşamasına daha fazla izin veremezdi.


 



Naci el-Ali, bir gün, Londra’da çalıştığı el-Kabas gazetesine doğru yürürken MOSSAD ajanları tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Bu ölüm, tam anlamıyla İsrail’in kendi kafasına sıktığı en önemli ve en paslı kurşundu! Çünkü Hanzala, çizerinin ölümünden sonra terör devletinin başının belası oldu. O kurşunlardan sonra Yahudi terör devleti, ne yaptıysa da Hanzala’nın; tüm dünyada, en önemli karikatür kahramanlarından biri olmasını, Filistin davasını ve İsrail zulmünü anlatmasını engelleyemedi.



 



İsrail, Filistin davasının en önemli ve etkin isimlerini çeşitli aşağılık suikast yöntemleriyle öldürdü. Böyle yapınca tüm sorunlardan kurtulabileceğini ve Ortadoğu’da istediği gibi at oynatabileceğini umuyordu. Ama her seferinde kaybeden İsrail oldu.



 



İsrail, Hanzala’nın çizeri Naci Salim el-Ali’yi, Filistinli liderlerden Şeyh Ahmed Yasin’i, Abdülaziz Rantisi’yi, Mahmud Cuda’yı, Hizbullah’ın önde gelen isimlerinden Ğalib Avali’yi ve daha birçok insanı (sivil:kadın-yaşlı-çocuk demeden) öldürdü.



 



Bir terör devleti olarak 1948’de kurulan İsrail, kurulduğu yıldan beri bu tür cinayetlerine devam etmekte, Hz. İsa’dan bu yana başlattığı ‘terörün tek kaynağı olma’ geleneğini (ki; terör, kargaşa, kaos, ahlaksızlık vb. bir Yahudi geleneğidir) sürdürmektedir. Hatta bu Yahudi terörünün cinayetleri 70’lerden sonra ciddi artış göstermektedir.



 



Fakat bu nasıl bir zavallılıktır ki, İsrail Hanzala’yı bir türlü öldüremedi; öldüremez de! Çünkü Hanzalalar ölümsüzdür… Bütün insanları/insanlığı öldürebilirsiniz; ama insanların hafızasına çivi gibi kazınan imajları öldüremezsiniz. Sembolleri öldüremezsiniz.



 



İmajlar silinmez. Hiçbir PR Hanzala’yı öldüremez.



 



İşte, İsrail’i yavaş yavaş öldüren de bu! Hanzala’yı öldürememek…



 



Süleyman S. Aras


 


 


 Naci el-Ali'den Seçmeler


 .


 


                     

Bu yazıyı paylaş:

17 Mart 2011

9 Mart 2011

TSK Sadece Fikret Bila’yı mı Muhatap Alıyor?

fikret_bilaAkreditasyon uygulanan medya kuruluşları ve medya mensupları, medya(nın bir kısmını) bilgilendirme toplantıları falan bir tarafa, TSK’nın, Fikret Bila’yı sözcü gibi kullanması, son yıllarda dikkatimi hep çekmiştir.


 


Emekli generaller, görev başındakiler; bazen Genelkurmay Başkanı, bazen de “kimliği belirsiz” (kimliğinin açıklanmasını istemeyen) üst düzey bir askeri yetkili, sürekli ve sadece, ısrarlı ve istikrarlı bir şekilde Fikret Bila’ya konuşuyor.


 


İşin en ilginç ve önemli yanı, bu konuşmalar, buluşmalar ve söyleşmeler genellikle kritik dönemlerde gerçekleşiyor. Bu da benim ilgimi ve dikkatimi çekiyor. Birçok hassas olayda, kamuoyundan yükselen en kritik soruları dikkate almayan, şehit babalarına ve analarına bile cevap verme lüzumu duymayan, bilgi ve belge isteyen mahkemelere kulak tıkayan TSK, her nedense Fikret Bila’yı hiç geri çevirmiyor.


 


Geçirdiği elim trafik kazasından sonra Fikret Bila’nın parlayan yıldızı, gezegen olma yolunda hızla ilerliyor.


 



Fikret Bila Kimdir: 1958 yılında Zonguldak’ta doğdu. 1979 yılında Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazi Üniversitesi’nden 1986 yılında doktora derecesi aldı. Bila, 1980-1985 yılları arasında “Sayıştay Denetçisi” olarak görev yaptı. 1987 yıllarına rastlayan gazetecilik ve ardından başlayan televizyonculuk hayatı hâlen devam etmektedir. Ulusalcı ve solcu kimliğiyle ön planda yer almaktadır.



 


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

18 Aralık 2010

Köpeğin Duası

Gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu vurgulamak istediğimiz herhangi bir olay veya maruz kaldığımız bir beddua karşısında bazen küçümseyerek bazen alaycı bir eda ile bazen de sırf şaka olsun diye kullanırız şu cümleyi: Köpeğin duası kabul olsaydı gökten kemik yağardı.


 


Hâlbuki tüm köpeklerin duası kabul olur. Aslında en baştan kabul edilmiştir onların duası… Dahası, insan hariç tüm canlıların duası en baştan kabul edilmiştir. Sadece insanların, -kulluk gereği- dua kapısını sürekli kullanmaları gerekir.


 


Dünya, hayvanların dualarının peşin kabul edilişi doğrultusunda dizayn edilmiştir ve Sünnetullah bu doğrultuda işlemeye devam etmektedir. Her ne kadar yaratılan her şey insanlar için olsa da…


 


Her ne kadar insanlar köpeğin duasının kabulünü, gökten kemik yağmasına indirgese de…


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Köpeğin Duası

Gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu vurgulamak istediğimiz herhangi bir olay veya maruz kaldığımız bir beddua karşısında bazen küçümseyerek bazen alaycı bir eda ile bazen de sırf şaka olsun diye kullanırız şu cümleyi: Köpeğin duası kabul olsaydı gökten kemik yağardı.

Hâlbuki tüm köpeklerin duası kabul olur. Aslında en baştan kabul edilmiştir onların duası… Dahası, insan hariç tüm canlıların duası en baştan kabul edilmiştir. Sadece insanların, -kulluk gereği- dua kapısını sürekli kullanmaları gerekir.

Dünya, hayvanların dualarının peşin kabul edilişi doğrultusunda dizayn edilmiştir ve Sünnetullah bu doğrultuda işlemeye devam etmektedir. Her ne kadar yaratılan her şey insanlar için olsa da…

Her ne kadar insanlar köpeğin duasının kabulünü, gökten kemik yağmasına indirgese de…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

24 Haziran 2010

11 Aralık 2009

Ulusal Hastalığımız: Önyargı

Türkiye çok renkli ve çok sesli bir ülke… Türkiye’nin bu çok renkliliği ve çok sesliliği beraberinde bazı sorunlar da getiriyor. Maalesef çoğu insanın tahammül, empati, diyalog duyguları yeterince gelişmemiş. İnsanlar birbirlerini kulaktan dolma bilgiler, önyargılar doğrultusunda veya görmek istediği gibi görüyor.


 


Yakın zamanda bunu bariz örneklerinden birine şahit oldum. Marmara FM’in Genel Yayın Yönetmenliğini yapan, aynı zamanda Haber 7’de yazılar yazan Esra Elönü, Haber Türk TV’de Hülya Avşar Soruyor programına konuk olmuştu. Programda, Sisi’nin kankası Ergenekon yaftalısı Nurseli İdiz de vardı. Bir anlamda, Hülya Avşar ve Nurseli İdiz, Esra Elönü’yü çapraza almışlardı.


 


Programda birçok şey konuşuldu, magazinsel konulara da girildi. Bu kısımlar o kadar da önemli değildi -bana göre-. Programda en çok dikkatimi çeken şey, aslında gündemin tam ortasında olan insanların bile çoğu şeyden aslında haberdar olmadıkları gerçeğiydi. Onlar konuşup yazdıklarında her şeyi bildiklerine veya olaylara ve gündeme tamamen hâkim olduklarına dair bir inanç beliriyor içimizde. Aslında öyle değilmiş!


 


Esra Elönü’nün eğitim geçmişi konuşulup İmam-Hatip mezunu olduğu öğrenilince (ki biliniyordu; Ayşe Arman, Elönü ile röportaj yapmıştı, Avşar da bu röportajdan dolayı Elönü’yü programına davet etmişti) İmam-Hatip’te hangi dersleri okuduğu soruldu. Elönü de İmam-Hatip müfredatının yanı sıra Türkçe, Matematik, Tarih, Yabancı Dil, Coğrafya ve Fen dersleri okutulduğunu söyleyince hem Avşar hem İdiz oldukça şaşırdı. Emin olmak için gerçekten bu derslerin İmam-Hatip liselerinde okutulup okutulmadığını sordular. İlginç! Çok ilginç! Hâlbuki bilmeleri gerekirdi… Neden mi? Nedenini söyleyeyim.


 


Eğer bir şeye karşı iseniz veya onunla ilgili yargılarınız varsa bunun sağlam dayanakları olması gerekiyor. “Yargı” ile “önyargı” arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Avşar’ın, İdiz’in ve İmam-Hatip Liselerine karşı olan diğer zevatın bu okulları nasıl bildiği veya algıladığı ortada. Yani yanlış biliyorlar, önyargılı bakıyorlar, araştırmaya ve kapısını açıp içine girmeye, görmeye, tanımaya, anlamaya, iletişim kurmaya tenezzül etmeden Reha Muhtar gibi Atina’dan bildiriyorlar.


 


Peki, neden karşısınız? Somut bir cevap yok. Yalanlar, önyargılar ve korkular üzerine kurulu endişelerle nereye varılabilir? Bize, toplum olarak, her şeyden çok iyimserlik ve iyi niyet lazımdır.


 


Şimdi, “YÖK’ün katsayı kararını iptal eden Danıştay’ın İmam-Hatip Liseleri ve diğer meslek liseleri ile ilgili gerçekten elle tutulur bilgisi var mıdır?” sorusunu da buradan sormak istiyorum. Kendi adıma cevabım: Hiç sanmıyorum!


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

16 Kasım 2009

Güneydoğu'ya Kuşbakışı

İki günlük bir ziyaret için Siirt’e gittim. İnanın gezip gördüklerimi anlatacak değilim. Size yaşadığım şaşkınlığı anlatacağım.Yaşadığım şaşkınlığın en önemli sebebi, bölgedeki terörün ekonomik sebeplere dayandırılarak yıllarca kandırılmış olduğumuzu anlamamdır.


 


Güneydoğu’nun tamamını görmedim, halkının arasında çok fazla dolaşmadım, insanlarla röportaj yapmadım, bölge halkına terörün nedenlerini sormadım vs.


 


Olayın ekonomik olmadığının en önemli delilini, bölgeye kuşbakışı bakarken yakaladım. Uçağımız Güneydoğu semalarında süzülürken ben aşağıları seyrediyordum. Türkiye’de böyle bir bölge daha var mı bilmiyorum. Belki Konya ovası ve Trakya…


 


Bir kere bölge Türkiye’nin verimli bölgelerinden… Tarlalar çok güzel düzenlenmiş, sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği belli olan tarlaların makineli tarıma elverişli olduğu da anlaşılıyor. İşgücü deseniz o da var.


 


Diyeceksiniz ki, Güneydoğu’nun tamamı böyle değil, çok dağlık ve tarıma elverişli olmayan alanlar da var. Doğru! Ancak diğer noktalardaki terörün sebebi de ekonomik değil, olamaz. Bölgenin diğer kesimlerinin de özellikle hayvancılık (özellikle küçükbaş) için ideal olduğunu biliyoruz. Ancak tarım ve hayvancılık meselesi konuşulmaya her başlandığında “bu hükümet (bu cümle her hükümet için kuruluyor) tarım ve hayvancılığı bitirdi.” kolaycılığına kaçanlar gibi davranmamak gerekiyor. Ülkemize ve potansiyelimize güvenmemiz lazım!


 


Bölge insanı, Türkiye’nin birçok bölgesine ırgat olarak gitmek, büyük şehirlerde inşaat ameleliği yapmak, en kötüsü dağda askere kurşun sıkmak yerine doğup büyüdüğü topraklara değer verse bir mucizeye imza atılır.


 


Peki, terörün sebebi ne? Bu sorunun cevabını bu ülkede bilmeyen kimse yok. Ben yine de tekrar edeyim: Terörün kaynağını, o bölgenin ovalarında veya dağlarında aramak cahillik olur. Türkiye’nin başındaki bütün belalar, kapalı kapılar ardında yazılıp senaryolaştırılır. Sonra da içerideki maşalar eliyle de uygulamaya geçirilir.


 


Evet, Güneydoğu’ya iki şekilde kuşbakışı bakabilirsiniz: birisi benim uçaktan baktığım gibi olur ki, buna çıplak gözle bakmak diyoruz. Diğeri de kuş beyinli monşerlerin masa başından baktığı gibi olur ki ona da üç maymun bakışı diyoruz.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Güneydoğu'ya Kuşbakışı

İki günlük bir ziyaret için Siirt’e gittim. İnanın gezip gördüklerimi anlatacak değilim. Size yaşadığım şaşkınlığı anlatacağım.

Yaşadığım şaşkınlığın en önemli sebebi, bölgedeki terörün ekonomik sebeplere dayandırılarak yıllarca kandırılmış olduğumuzu anlamamdır.

Güneydoğu’nun tamamını görmedim, halkının arasında çok fazla dolaşmadım, insanlarla röportaj yapmadım, bölge halkına terörün nedenlerini sormadım vs.

Olayın ekonomik olmadığının en önemli delilini, bölgeye kuşbakışı bakarken yakaladım. Uçağımız Güneydoğu semalarında süzülürken ben aşağıları seyrediyordum. Türkiye’de böyle bir bölge daha var mı bilmiyorum. Belki Konya ovası ve Trakya…

Bir kere bölge Türkiye’nin verimli bölgelerinden… Tarlalar çok güzel düzenlenmiş, sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği belli olan tarlaların makineli tarıma elverişli olduğu da anlaşılıyor. İşgücü deseniz o da var.

Diyeceksiniz ki, Güneydoğu’nun tamamı böyle değil, çok dağlık ve tarıma elverişli olmayan alanlar da var. Doğru! Ancak diğer noktalardaki terörün sebebi de ekonomik değil, olamaz. Bölgenin diğer kesimlerinin de özellikle hayvancılık (özellikle küçükbaş) için ideal olduğunu biliyoruz. Ancak tarım ve hayvancılık meselesi konuşulmaya her başlandığında “bu hükümet (bu cümle her hükümet için kuruluyor) tarım ve hayvancılığı bitirdi.” kolaycılığına kaçanlar gibi davranmamak gerekiyor. Ülkemize ve potansiyelimize güvenmemiz lazım!

Bölge insanı, Türkiye’nin birçok bölgesine ırgat olarak gitmek, büyük şehirlerde inşaat ameleliği yapmak, en kötüsü dağda askere kurşun sıkmak yerine doğup büyüdüğü topraklara değer verse bir mucizeye imza atılır.

Peki, terörün sebebi ne? Bu sorunun cevabını bu ülkede bilmeyen kimse yok. Ben yine de tekrar edeyim: Terörün kaynağını, o bölgenin ovalarında veya dağlarında aramak cahillik olur. Türkiye’nin başındaki bütün belalar, kapalı kapılar ardında yazılıp senaryolaştırılır. Sonra da içerideki maşalar eliyle de uygulamaya geçirilir.

Evet, Güneydoğu’ya iki şekilde kuşbakışı bakabilirsiniz: birisi benim uçaktan baktığım gibi olur ki, buna çıplak gözle bakmak diyoruz. Diğeri de kuş beyinli monşerlerin masa başından baktığı gibi olur ki ona da üç maymun bakışı diyoruz.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

16 Temmuz 2009

50 Cent'in Terli Paçavralarına Muhtaç Türk Gençliği

Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabesi, “Ey Türk Gençliği…” hitabıyla başlar ve “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” cümlesiyle biter. Gençliğe Hitabenin, üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir metin olduğu açıktır.



Yakın geçmişin ve günümüzün militarist ve jakobenci yaklaşımı ile hâkim medyanın yorumlama biçimine baktığımızda Gençliğe Hitabe, Müslümanlara veya muhafazakâr iktidarlara muhalefeti emrediyormuş gibi lanse edilir.



Dün Amerikalı müzik grubu 50 Cent Türkiye’deydi. Onların konserleri çerçevesinde yaşananları görünce Gençliğe Hitabenin aslında ne söylemek istediğini daha iyi anladım. Konser günü mikrofona konuşan kimi gençler, konser bileti parası çıkarmak için günlerce inşaatlarda çalıştıklarını, ellerinin patladığını söylüyordu.



Konserle anıyla ilgili bugün yayınlanan haberlerle ilgili kısacık bir alıntı yapmak istiyorum: “Konser performansları boyunca dans eden 50 Cent, sarf ettikleri efor yüzünden aşırı terledi. Grubun baş solisti Jackson, her iki şarkıda bir üzerini değiştirdi ve çıkardığı terli eşyalarını ve şapkalarını hayranlarına fırlattı. Küçük havlularla sık sık yüzünü silen grup üyelerinin seyirciye attığı havlu ve kıyafetlerini kapmak için -tek kelimeyle zavallısınız; bir kelime daha: iğrençsiniz) çabalayanlar yüzünden birçok küçük çocuk ezilme tehlikesi atlattı.”



Konserde ve konserden sonraki gecede yaşanan rezillikleri hiç anlatmıyorum.



İşte damarlarında asil kan dolaşan ve Türkün istikbali olarak lanse edilen gençliğin ve onların biraz daha büyüklerinin son hali. Evet, hitabede de denildiği gibi memleketin onuruna, gururuna, duruşuna, vakarına, gençliğine, medyasına, kültürüne, okullarına, ailelerine, tersanelerine, limanlarına vs. girilmiş; Türkün belirleyici ve ayırt edici kaç özelliği varsa hepsinin deformasyonu yavaş yavaş sağlanmıştır. Bu nasıl bir ezikliktir? Bu nasıl bir kendini aşağılama biçimidir?



Karamsar bir tablo çizmiş gibi görünebilirim. Oradaki gençlik grubu, marjinal bir gruptur ve elbette Türkiye’mizin tüm gençliğini temsil etmiyor. Ancak gidişat endişe verici işaretler taşıyor.



50 Cent (özellikle grubun solisti Jackson), Amerika’da ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bazılarının idolü olabilir. Ancak hiçbir insan tapınılası değildir. Bu kadar alçalmaya hiç gerek yok.



Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

15 Temmuz 2009

50 Cent'in Terli Paçavralarına Muhtaç Ey Türk Gençliği

Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabesi, “Ey Türk Gençliği…” hitabıyla başlar ve “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” cümlesiyle biter. Gençliğe Hitabenin, üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir metin olduğu açıktır.

Yakın geçmişin ve günümüzün militarist ve jakobenci yaklaşımı ile hâkim medyanın yorumlama biçimine baktığımızda Gençliğe Hitabe, Müslümanlara veya muhafazakâr iktidarlara muhalefeti emrediyormuş gibi lanse edilir.

Dün Amerikalı müzik grubu 50 Cent Türkiye’deydi. Onların konserleri çerçevesinde yaşananları görünce Gençliğe Hitabenin aslında ne söylemek istediğini daha iyi anladım. Konser günü mikrofona konuşan kimi gençler, konser bileti parası çıkarmak için günlerce inşaatlarda çalıştıklarını, ellerinin patladığını söylüyordu.

Konserle anıyla ilgili bugün yayınlanan haberlerle ilgili kısacık bir alıntı yapmak istiyorum: “Konser performansları boyunca dans eden 50 Cent, sarf ettikleri efor yüzünden aşırı terledi. Grubun baş solisti Jackson, her iki şarkıda bir üzerini değiştirdi ve çıkardığı terli eşyalarını ve şapkalarını hayranlarına fırlattı. Küçük havlularla sık sık yüzünü silen grup üyelerinin seyirciye attığı havlu ve kıyafetlerini kapmak için çabalayanlar yüzünden birçok küçük çocuk ezilme tehlikesi atlattı.”

Konserde ve konserden sonraki gecede yaşanan rezillikleri hiç anlatmıyorum.

İşte damarlarında asil kan dolaşan ve Türkün istikbali olarak lanse edilen gençliğin ve onların biraz daha büyüklerinin son hali. Evet, hitabede de denildiği gibi memleketin onuruna, gururuna, duruşuna, vakarına, gençliğine, medyasına, kültürüne, okullarına, ailelerine, tersanelerine, limanlarına vs. girilmiş; Türkün belirleyici ve ayırt edici kaç özelliği varsa hepsinin deformasyonu yavaş yavaş sağlanmıştır. Bu nasıl bir ezikliktir? Bu nasıl bir kendini aşağılama biçimidir?

Karamsar bir tablo çizmiş gibi görünebilirim. Oradaki gençlik grubu, marjinal bir gruptur ve elbette Türkiye’mizin tüm gençliğini temsil etmiyor. Ancak gidişat endişe verici işaretler taşıyor.

50 Cent (özellikle grubun solisti Jackson), Amerika’da ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bazılarının idolü olabilir. Ancak hiçbir insan tapınılası değildir. Bu kadar alçalmaya hiç gerek yok.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: