Duygusal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duygusal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2012

Bir Zamanlar Mektup Yazardık

Teknolojinin gelişmesine paralel olarak baş döndürücü bir hızla değişen iletişim alışkanlıkları, önemli bir kültürel değer olan mektubu hayatımızdan neredeyse tamamen çıkardı.

Önceden mektup yazardık… Çocukluğumun mektupları kalmış aklımda. Defalarca yazdığım ve defalarca okuduğum, belki de ailenin “mektup kâtibi” olduğum için böyledir… Edebiyat çevrelerinin ve diğer okumuşların dışında kalan bizlerin yani köylü milletinin mektubu -üç aşağı beş yukarı cevabı- şöyle yazılırdı:

Babama selam eder, ellerinden öperim. Baba, nasılsın, iyi misin; iyi olmanı Cenabı Allah’tan dilerim. 5 vakit namazda dua eder, dualarını beklerim.

Anama selam eder, ellerinden öperim. Ana, nasılsın, iyi misin; iyi olmanı Cenabı Allah’tan dilerim. 5 vakit namazda dua eder, dualarını beklerim.

Yusuf’a, Hasan’a, Rüştü’ye, Zinnur’a, Savaş’a selam eder, gözlerinden öperim. Nasılsınız, iyi misiniz; iyi olmanızı Cenabı Allah’tan dilerim. 5 vakit namazda dua eder, dualarınızı beklerim.

Çocuklara selam eder, gözlerinden öperim. Nasılsınız, iyi misiniz; iyi olmanızı Cenabı Allah’tan dilerim. 5 vakit namazda dua eder, dualarınızı beklerim.

Komşular nasıl, iyi mi? Kimsede bir yaramazlık yoktur inşallah. Bu sene çok kar yağdı mı? Havalar nasıl? Kuzular doğdu mu?

Beden soracak olursanız, ben çok iyiyim. Gurbet ve hasretten başka bir sıkıntım yok Allah’a şükür. Gurbet işte… Tek düşüncem sizsiniz. Buradaki köylülerimizin herkese çok selamı var. Akrabalara ve komşulara da çok selam söyleyin. Büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpüyorum.

Ziya

Bir zamanlar böyle mektuplar yazardık… Böyle mektuplara, bu düzen ve içerikte cevaplar verirdik. (Babam selam eder, gözlerinden öper. Nasılsın, iyi misin; iyi olmanı Cenabı Allah’tan diler…) Tüm içerik, bu ve benzeri olmasına rağmen mektuplar hep özlemle beklenir, heyecanla açılır ve çoğu zaman gözyaşlarıyla okunurdu. Duygusal bir alışveriş içine girilirdi. Hiçbir mektup da cevapsız kalmazdı…

Arabistan’dan, Almanya’dan, Libya’dan; İstanbul’dan, Antalya’dan, İzmir’den ve diğer gurbet ellerden gelirdi mektuplar.

Sonra telefonla iletişim başladı. Telefon yaygınlaşınca mektuplar azaldı. Mektuplar azalıp telefonla görüşme artınca sanki daha çok görüşür olduk ama iletişim zayıfladı. Nihayet, telefonun, e-postanın ve sosyal medyanın etkisiyle her gün görüşmeye başladık ama herkes görüşememekten şikâyetçi! Çünkü duygu ve özlemle beslenen gerçek iletişim bitti.

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

7 Şubat 2012

Ömür Dediğin...

Zaten, “ömür dediğin” deyip üç nokta koyduktan sonra, ki o üç nokta derin bir “ah” yerine geçer; evet o üç noktadan sonra başka cümle kurmaya pek gerek yoktur. Ondan sonrası, lafı boşa uzatmaktır.

Bazen, o üç noktanın yerini, bir sanatçının elinden çıkan, tüm ötekilerden farklı bir çalışma alıverir. Görürsün ve o an yüzlerce sayfalık bir kitap okumuş gibi hissedersin.

Her zaman ve herkeste aynı etkiyi göstermeyebilir. Onun etkisi, onu gören kişinin hazır bulunuşluğu ile sıkı bir ilişki içindedir.


Çoğunuzun, daha önce internette gördüğü bu çalışma da onlardan biri. Şimdi bakıp geçenler olduğu gibi takılıp kalanlar da var. Ben takılıp kalanlardan olduğum için blogumda paylaşıp kendi hayatımın film şeridinde ölümsüzleşmesini istedim.

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

28 Ekim 2011

Asıl Gözü Doymayan Topraktır

İnsanlar için denir hep; “gözünü toprak doyursun” veya “insanın gözünü bir avuç toprak doyurur” diye. Hâlbuki insanlar için geçerli olduğundan çok, kara toprak için geçerlidir bu sözün anlattığı gerçek. Fakat öznenin değişmesi gerekir ki, insana isnat edilen bu durumdan aklansın insan. Cümlenin doğru söylenişi şöyle olmalıydı bence: “Gözünü insan doyursun!”

 

“Kurdun adı çıkmış, tilki baş kesiyor” misalinde olduğu gibi bir durum söz konusu... Toprağa dönüp insanı göstermek yerine, insana dönüp toprağı göstermek ne büyük haksızlık doğrusu. Ve ne büyük bir yanılgı. 

 

Kara toprağın gözü doymak nedir, bilmiyor... Kara toprak insana doymuyor...

 

Habil Ademoğlu ile Kabil Ademoğlu’nun mücadelesi sonucu düşen ilk damla kan ve devrilen ilk bedenle birlikte başladı kara toprağın insana doymayan iştahı!

 

Biz onun için atıştırmalık, garnitür veya ara öğünüz teker teker yuttuğu. Ve ana yemeğiz; depremler, salgınlar, kasırgalar, seller, yangınlar, terör olayları ve savaşlarla topyekûn yuttuğu... Ve fakat Âşık Veysel'in, "benim sâdık yârim kara topraktır" türküsü ne kadar ironiktir, değil mi?

 

Hem ne kadar çaresiziz ki, birbirimize, “gözünü toprak doyursun” diyiveriyoruz, toprağın gözünü doyuramadığımızı düşünmeden.

 

Her ne kadar aynı kapıya çıkıyor gibi görünse de iki cümle arasındaki farkı veya çelişkili durumu telif, tevil ve tefsir neredeyse imkânsız...

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

20 Mayıs 2011

En Acımasız Paradoks

Her insan ister ömür boyu ana dizinde olmasını;


Hiçbir ana istemez kuzusunun, dizinde solmasını.


 


Sizce de en acımasız paradoks bu değil midir? Kime sorsanız, ömrünün ana dizinde geçmesini ve orada bitmesini ister. Yıllar geçer, ana kuzusu hiç büyümez.


 


Her ana da o kuzunun kokusunu hep burnunda duymak, başını hep dizinde görmek ister ama kuzusunun son nefesini orada vermesini istemez. Hiçbir ananın yüreği buna dayanamaz.


 


Bu nasıl bir paradokstur ki, her insan yavrusu ana dizinde can vermek ister; ama bir ana dizi sadece bu yükü taşımak istemez bu yüke güç yetiremez.


 


Süleyman S. Aras


.

Bu yazıyı paylaş:

16 Nisan 2011

Berfo Nene'nin Gözyaşı Kimleri Boğar?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, kamuoyunda ‘Cumartesi Anneleri’ olarak bilinen kayıp yakınlarıyla Şubat ayında yaptığı görüşmede ortaya çıkan 103 yaşındaki Berfo Nene’nin dramı, azıcık vicdanı olan herkesi hüzünlendirdi.


 



80 darbesinin şafağında, 13 Eylül 1980’de evinden alınan Cemil Kırbayır’dan, gözaltındaki ilk haftası hariç, bir daha hiç haber alınamadı. Başbakan Erdoğan ile yapılan görüşmede, özellikle ön plana çıkan 103 yaşındaki gözü yaşlı Berfo Nene’ydi. 103 yaşındaki kadın 30 küsur yıldır umudunu yitirmemiş fakat ömrünün son demlerini yaşadığı endişesiyle en azından oğlunun ölüsünü, kemiklerini, ona ait bir mezar taşını görmek istiyordu.



 



Başbakan ile yapılan görüşmenin de etkisiyle Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun çalışmaları bazı ipuçlarına ulaştı. Gelinen noktada, Komisyon Başkanı Zafer Üskül, Cemil Kırbayır’ın gözaltındayken işkenceyle öldürüldüğü kanaatinin ağırlık kazandığını, kendi inancının da bu yönde olduğunu söyledi. Haber, Berfo Nene’ye ulaşınca, kadıncağızın 30 yıldır dinmeyen gözyaşları sele döndü.



 



Şimdi bu gözyaşı seli, birilerine kadar ulaşır mı, birilerini önüne katıp boğar mı, katılaşmış vicdanlarda akis bulur mu?



 



Cemil Kırbayır, gerçekten işkenceyle öldürüldüyse ve onu öldürenler yaşıyorsa bu haberler karşısında neler hissediyorlar, çok merak ediyorum. Bir Berfo Nene’ye ve kucağındaki fotoğrafa bir kendilerine bakıyorlar mı? Aynalarla araları nasıldır acaba? Çok merak ediyorum...



 



Darbelerle Türkiye’nin yıllarını çalanlar, ocakları söndürenler, kendi iğrenç emelleri için her fikir ve düşünceyi canavarcasına bile olsa engellemekten çekinmeyenler, bu uğurda hayvandan daha aşağı olabilenler; onların ölüleri ve dirileri… bugün neredesiniz? Sizin tasarladığınız Türkiye nerede?



 



Siz yaktınız-yıktınız, birileri geldi imar etti. Sizden sonra haramzadeleriniz uslanmadı, aynı hastalıklar devam ediyor. Ama başka birileri de o haramzadelerle mücadele ediyor. Yani siz ve hastalıklı düşünceleriniz, bin yıl sürmesini tasarladığınız zulumat hep kaybediyor.



 



Sizi kim engelliyor biliyor musunuz? Berfo Nenelerin gözyaşları! Berfo Nenelerin gözyaşları sizi boğuyor...



 



Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

6 Aralık 2010

Herkes Kendi Çocukluğunda Donsun İster Hayatı

Klasik serzenişlerdir: “Ah eski ramazanlar, bayramlar!”, “Nerede şimdi eski komşuluk ilişkileri?”, “Bizim çocukluğumuzun oyunları böyle miydi?”, “Eski günler geri gelse!” gibi veya başka konularda sitem ve özlemle dolu cümleler sürekli duyduğumuz cümlelerdir.


 


Bu, sadece çağımızın bir özelliği olmasa gerek diye düşünüyorum. Sanırım herkes kendi çocukluğunu özlüyor. Bu, yaratılışımızda olan nostalji duygusundan kaynaklanıyor olabilir. İnsanoğlu bu duyguyu yüzyıl önce yaşadığı gibi binlerce yıl önce de yaşamış olabilir.


 


Çocukluğumuzda -ve biraz da gençliğimizde- yaşadığımız ve benliğimizde derin izler bırakan kimi olayların ve kültür öğelerinin zamana yenilerek yok olması veya değişerek başkalaşması içimizi acıtır. Bu yüzdendir ki, onları bazen sitemle bazen özlemle anmadan edemeyiz.


 


İçimizdeki çocuğun bir türlü büyümemesi, büyümek istememesi başka neyle açıklanabilir ki?


 


Ben, kimi zaman bir süreliğine köyde -küçük bir çocuk- olmayı; Cırnık, Dersim, Emmen, Çelik-Çomak, Mile, Elbende, Körebe vb. oynamayı; küçük taşlardan küçük evler yapmayı, bahar gelince kuzu otlatmaya gitmeyi, yaz gelince derede balık tutmayı, güz gelince tarladan ekin taşımayı vs. özlerken bundan binlerce yıl önce ismini hiç bilmediğim, yüzünü bile hayal edemediğim başka bir çocuk, bugün bize anlamsız veya ilkel gelen onlarca şeyden zevk almış, ve benim yaşlarıma geldiğinde o da onları özlemişti. Kim bilir, belki bu özlemini mağara duvarlarına bile işlemişti. Hem de günlerce uğraşarak.


 


Bu yazı, ancak Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Çocukluk” şiiriyle biterse anlamlı olur diye düşündüm.


 

Affan Dede’ye para saydım,

Sattı bana çocukluğumu.

Artık ne yaşım var ne de adım;

Bilmiyorum kim olduğumu.

Hiç bir şey sorulmasın benden,

Haberim yok olan bitenden.

Bu bahar havası, bu bahçe...

Havuzda su şırıl şırıldır.

Uçurtmam bulutlardan yüce,

Zıpzıplarım pırıl pırıldır.

Ne güzel dönüyor çemberim,

Hiç bitmese horoz şekerim!

 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Herkes Kendi Çocukluğunda Donsun İster Hayatı

Klasik serzenişlerdir: “Ah eski ramazanlar, bayramlar!”, “Nerede şimdi eski komşuluk ilişkileri?”, “Bizim çocukluğumuzun oyunları böyle miydi?”, “Eski günler geri gelse!” gibi veya başka konularda sitem ve özlemle dolu cümleler sürekli duyduğumuz cümlelerdir.

Bu, sadece çağımızın bir özelliği olmasa gerek diye düşünüyorum. Sanırım herkes kendi çocukluğunu özlüyor. Bu, yaratılışımızda olan nostalji duygusundan kaynaklanıyor olabilir. İnsanoğlu bu duyguyu yüzyıl önce yaşadığı gibi binlerce yıl önce de yaşamış olabilir.

Çocukluğumuzda -ve biraz da gençliğimizde- yaşadığımız ve benliğimizde derin izler bırakan kimi olayların ve kültür öğelerinin zamana yenilerek yok olması veya değişerek başkalaşması içimizi acıtır. Bu yüzdendir ki, onları bazen sitemle bazen özlemle anmadan edemeyiz.

İçimizdeki çocuğun bir türlü büyümemesi, büyümek istememesi başka neyle açıklanabilir ki?

Ben, kimi zaman bir süreliğine köyde -küçük bir çocuk- olmayı; Cırnık, Dersim, Emmen, Çelik-Çomak, Mile, Elbende, Körebe vb. oynamayı; küçük taşlardan küçük evler yapmayı, bahar gelince kuzu otlatmaya gitmeyi, yaz gelince derede balık tutmayı, güz gelince tarladan ekin taşımayı vs. özlerken bundan binlerce yıl önce ismini hiç bilmediğim, yüzünü bile hayal edemediğim başka bir çocuk, bugün bize anlamsız veya ilkel gelen onlarca şeyden zevk almış, ve benim yaşlarıma geldiğinde o da onları özlemişti. Kim bilir, belki bu özlemini mağara duvarlarına bile işlemişti. Hem de günlerce uğraşarak.

Bu yazı, ancak Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Çocukluk” şiiriyle biterse anlamlı olur diye düşündüm.

Affan Dede’ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden,
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe...
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim,
Hiç bitmese horoz şekerim!

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

1 Aralık 2010

Süslü Yalnızlık

Bir felsefi görüş olarak başladığında kulağa hoş gelen öneriler sunan ve telkinlerde bulunan, o günden beri kendi sistematiğini oluşturan, asla bencillik ve egoistlik olmadığı iddia edilen, kişinin (bireyin) kendi haklarını, çıkarlarını ve değerlerini toplumunkinden (aile, klan, lonca, parti, cemaat, din, getto, kast vs.) önde tutan ve yine bireyi belirli kurallara uymaya mecbur bırakan sosyal ve siyasi kurumlara karşı bireysel özerkliği savunan, kısaca bireyin mensup olduğu topluluğa karşı sahip olduğu sorumlulukları reddeden, gelinen noktada insanı asosyalleştirmekten başka pek bir işe yaramayan, kuşak çatışması denen olgunun temelini oluşturan, buna rağmen allanarak pullanarak şırınga edilmeye devam edilen bireycilik, süslü yalnızlık değil de nedir?

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

24 Haziran 2010

Yara Görünmedikçe Acımaz

Sizin de başınıza gelmiştir. Yürürken kazara bir yere çarpan diziniz, dar bir yerden geçerken demir parmaklıklara sürtünen omzunuz vs. o anda biraz acır ve çok geçmeden acısını unutursunuz.

 

Akşam olup eve döndüğünüzde ve elbiselerinizi çıkardığınızda gözünüz bir an gündüz bir şekilde sürtünen yerinize ilişir. O an önemsememiştiniz, biraz acımış ve geçmişti. Hâlbuki tam da şimdi acımaya başladı. Çünkü gözünüzün iliştiği yerde küçük de olsa bir yara oluştuğunu gördünüz. Üzerinde oluşmuş bir kabuk ve bir miktar kurumuş kan içinizi acıtır…

 

Çocukluktan kalma bir alışkanlık… Hastalık veya gerçeklik…

 

Eşya kullanma acemiliğimizi üzerimizden henüz atmadığımız bir dönemde, elimize geçirdiğimiz bıçakla bir tahta parçasını kesmeye uğraşırken, tüm ısrarlara rağmen elmamızı kendimiz soymaya çalışırken kesiveririz elimizi; sokakta koştururken düşeriz ve dizimiz yaralanır. İlk başta her şey normaldir; bozuntuya vermeyiz. Ta ki ilk kan damlası, dünyanın en güzel kırmızısı yaralanan yerden çıkıp bize görünür oluncaya kadar… İşte tam da o anda başlamış gibi acımız tam da o anda başlardı ağlamamız.

 

Büyüyünce -aslında- pek bir şey değişmiyor hayatımızda. Acı ve gözyaşı gibi…

 

Bazı şeyleri olduğu gibi hissedebilmemiz için görmemiz ve yaşamamız gerekiyor.

 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Yara Görünmedikçe Acımaz

Sizin de başınıza gelmiştir. Yürürken kazara bir yere çarpan diziniz, dar bir yerden geçerken demir parmaklıklara sürtünen omzunuz vs. o anda biraz acır ve çok geçmeden acısını unutursunuz.

Akşam olup eve döndüğünüzde ve elbiselerinizi çıkardığınızda gözünüz bir an gündüz bir şekilde sürtünen yerinize ilişir. O an önemsememiştiniz, biraz acımış ve geçmişti. Hâlbuki tam da şimdi acımaya başladı. Çünkü gözünüzün iliştiği yerde küçük de olsa bir yara oluştuğunu gördünüz. Üzerinde oluşmuş bir kabuk ve bir miktar kurumuş kan içinizi acıtır…

Çocukluktan kalma bir alışkanlık… Hastalık veya gerçeklik…

Eşya kullanma acemiliğimizi üzerimizden henüz atmadığımız bir dönemde, elimize geçirdiğimiz bıçakla bir tahta parçasını kesmeye uğraşırken, tüm ısrarlara rağmen elmamızı kendimiz soymaya çalışırken kesiveririz elimizi; sokakta koştururken düşeriz ve dizimiz yaralanır. İlk başta her şey normaldir; bozuntuya vermeyiz. Ta ki ilk kan damlası, dünyanın en güzel kırmızısı yaralanan yerden çıkıp bize görünür oluncaya kadar… İşte tam da o anda başlamış gibi acımız tam da o anda başlardı ağlamamız.

Büyüyünce -aslında- pek bir şey değişmiyor hayatımızda. Acı ve gözyaşı gibi…

Bazı şeyleri olduğu gibi hissedebilmemiz için görmemiz ve yaşamamız gerekiyor.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

15 Mayıs 2009

Bunalım, Stres, Gerginlik, Tereddüt, Hayal Kırıklığı

Aslında hiçbir şey yolunda değil! Yolunda gittiğini sandığımız şeyler rölantide giderken hiçbir meselemiz yokmuş gibi davranırız. Hâlbuki detaylı düşününce çepeçevre kuşatıldığımızı açık seçik görürüz.



Yapacak pek bir şey olmayınca veya yokmuş gibi sanılınca da oluruna bırakırız tüm meselelerimizi. Ben de öyle yapmışım. Mesela blog olayı neredeyse tam bir hayal kırıklığı oldu. Bazen üşendiğim için yazmadığımı sanıyordum. Bunun böyle olmadığını, bilinçaltında yazmanın gereksizliğini öğütleyen gizli bir merkez tarafından engellendiğimi fark ettim. Meğer çoğu zaman bu gizli merkeze inat yazıyormuşum.



Kendi içimde bir Ergenekon Operasyonuna ihtiyacım var. Urları temizlemem lazım. Beni frenleyen ne varsa tümünü içimden atmam lazım.



İrade, tatil, terapi, dertleşme, düşünme vb. ne varsa denemeli… Bi’şey yapmalı…



Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Bunalım, Stres, Gerginlik, Tereddüt, Hayal Kırıklığı

Aslında hiçbir şey yolunda değil! Yolunda gittiğini sandığımız şeyler rölantide giderken hiçbir meselemiz yokmuş gibi davranırız. Hâlbuki detaylı düşününce çepeçevre kuşatıldığımızı açık seçik görürüz.

Yapacak pek bir şey olmayınca veya yokmuş gibi sanılınca da oluruna bırakırız tüm meselelerimizi. Ben de öyle yapmışım. Mesela blog olayı neredeyse tam bir hayal kırıklığı oldu. Bazen üşendiğim için yazmadığımı sanıyordum. Bunun böyle olmadığını, bilinçaltında yazmanın gereksizliğini öğütleyen gizli bir merkez tarafından engellendiğimi fark ettim. Meğer çoğu zaman bu gizli merkeze inat yazıyormuşum.

Kendi içimde bir Ergenekon Operasyonuna ihtiyacım var. Urları temizlemem lazım. Beni frenleyen ne varsa tümünü içimden atmam lazım.

İrade, tatil, terapi, dertleşme, düşünme vb. ne varsa denemeli… Bi’şey yapmalı…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

25 Nisan 2009

28 Mart 2009

Cennette Bekle Bizi…

Mamak Cezaevi’nin soğuk duvarlarından Anadolu’nun soğuk dağlarına… ve Rahmet-i Rahman’a… Uğurlar olsun…


 
- Nasıl bilirdiniz?
- İyi biliriz…
- Nasıl bilirdiniz?
- İyi biliriz…
- Nasıl bilirdiniz?
- İyi biliriz…


 
- Haklarınızı helal ediyor musunuz?
- Helal olsun…
- Helal ediyor musunuz?
- Helal olsun…
- Helal ediyor musunuz?
- Helal olsun…



Süleyman S. Aras



Bu yazıyı paylaş:

Cennette Bekle Bizi…

Mamak Cezaevi’nin soğuk duvarlarından Anadolu’nun soğuk dağlarına… ve Rahmet-i Rahman’a… Uğurlar olsun…

- Nasıl bilirdiniz?
- İyi biliriz…
- Nasıl bilirdiniz?
- İyi biliriz…
- Nasıl bilirdiniz?
- İyi biliriz…

- Haklarınızı helal ediyor musunuz?
- Helal olsun…
- Helal ediyor musunuz?
- Helal olsun…
- Helal ediyor musunuz?
- Helal olsun…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

19 Şubat 2009

Aşk Rüyalar ve Bilinçsiz Sanılan Bilinçli Tercihler

Çiçeklerden Taç Yapan Adamın Günlüğünden:



Erkekler için eskiden beri söylenen meşhur bir laf vardır: “Eşini seven akşam, işini seven sabah tıraş olur” derler. Yani erkek, eşini işinden daha çok seviyorsa sadece ona ayırdığı zaman diliminde kendine daha çok özen gösterirmiş. Yok, eğer iş delisi birisiyse, işini daha çok seviyorsa sabahleyin tıraş olarak işe öyle gidermiş.



Ben de eskiden tıraşımı hep sabah olurdum. İşimi çok severdim yani. İşimi şimdi de seviyorum. Fakat değişen şeyler de yok değil.



Mesela; artık uzun zamandır akşamları tıraş olup öyle yatıyorum. Ortada geçerli bir sebep yokken bu ani değişiklik garip geldi. Bunun nedenleri üzerine düşünürken, bunun aslında bilinçsizmiş gibi görünen, sebepleri kurcalamadıkça ortaya çıkmayan bilinçli bir tercih olduğunu fark ettim.



Çünkü uzun zamandır sen rüyalarıma giriyorsun. Ve meğer ben de, tek kelime konuşmaksızın, boş bakışlarla birbirimizi izlediğimiz ve an içinde bitiveren bütün rüyalarım boyunca karşında, yanında, uzağında, yakınında o sevdiğin yüzümle olmak istiyormuşum.



Bu durum, bilinçaltının ve bastırılan duyguların insana oynadığı oyunlardan biri olmalı. Ve sen o oyunun başrol oyuncusu! Nasıl da mutlu ve aynı zamanda ‘müstehzi muzaffer’ bir yüzle ayrılıyorsun rüyalarımdan…



Süleyman S. Aras



Bu yazıyı paylaş:

Aşk, Rüyalar ve Bilinçsiz Sanılan Bilinçli Tercihler

Çiçeklerden Taç Yapan Adamın Günlüğünden:

Erkekler için eskiden beri söylenen meşhur bir laf vardır: “Eşini seven akşam, işini seven sabah tıraş olur” derler. Yani erkek, eşini işinden daha çok seviyorsa sadece ona ayırdığı zaman diliminde kendine daha çok özen gösterirmiş. Yok, eğer iş delisi birisiyse, işini daha çok seviyorsa sabahleyin tıraş olarak işe öyle gidermiş.

Ben de eskiden tıraşımı hep sabah olurdum. İşimi çok severdim yani. İşimi şimdi de seviyorum. Fakat değişen şeyler de yok değil.

Mesela; artık uzun zamandır akşamları tıraş olup öyle yatıyorum. Ortada geçerli bir sebep yokken bu ani değişiklik garip geldi. Bunun nedenleri üzerine düşünürken, bunun aslında bilinçsizmiş gibi görünen, sebepleri kurcalamadıkça ortaya çıkmayan bilinçli bir tercih olduğunu fark ettim.

Çünkü uzun zamandır sen rüyalarıma giriyorsun. Ve meğer ben de, tek kelime konuşmaksızın, boş bakışlarla birbirimizi izlediğimiz ve an içinde bitiveren bütün rüyalarım boyunca karşında, yanında, uzağında, yakınında o sevdiğin yüzümle olmak istiyormuşum.

Bu durum, bilinçaltının ve bastırılan duyguların insana oynadığı oyunlardan biri olmalı. Ve sen o oyunun başrol oyuncusu! Nasıl da mutlu ve aynı zamanda ‘müstehzi muzaffer’ bir yüzle ayrılıyorsun rüyalarımdan…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

4 Şubat 2009

Beklemek

Beklerim selamın seher zamanı
Ilgıt ılgıt esen yel ilen gönder
Engel olur ise dağlar dumanı
Mektupla geç olur tel ilen gönder



Aşk ateşi gül sinende coşarsa
Firkat gelip ela gözler yaşarsa
Irmak kenarına yolun düşerse
Bırak boz bulanık sel ilen gönder



Selviye benzersin dallar içinde
Herkes seni söyler diller içinde
Eğer dolaşırsan güller içinde
Kopar yaprağını dal ilen gönder



Ateşlere yakma Mahmut Erdal'ı
Tükendi takati kalmadı hali
Kulağım haberde gözletme yolu
Ağızdan ağıza dil ilen gönder



Sözleri Mahmut Erdal tarafından yazılan bu türküyü, eskilerden, bilmeyen yok gibidir. En azından -yeni nesil, türkülerimize epeyi uzak kalmış olsa da- eskilerin aşina olduğu bir türkü. “Beklemek” kelimesi üzerine düşünürken bu eylemi en iyi anlatacak edebi bir metin arayışı içine girdim. Sonra belleğimde eskiden beri yer alan bu türkü çıkageldi. İyi de oldu. Yoksa beklemek ile ilgili iki satırı zor yazardım.



Evet, “beklemek” bana göre çok ilginç bir eylemdir. Eğer beklenenin geleceğine olan inanç kesinse yani önünde sonunda -mutlaka- gelecekse insan biraz tedirgin, biraz sabırsız bazen de sevinçli veya hüzünlü bekler. Üzerinde anlaşılan zaman gelip çatınca bekleyenin saate bakma sıklığı değişir, sıklaşır. Kalp atışları da değişip sıklaşır. Beklenen kesinlikle gelecek olsa da tedirginlik ve sabırsızlık başlar yani. Beklenen sevgiliyse, çok sevilen bir arkadaşsa, yeri hiçbir zaman dolmayacak bir dostsa bu tedirginlik ve sabırsızlık sevinçle karışıktır. Ancak geleceği kesin olan ve fakat pek de istenmeyen veya korkulan bir şeyse beklenen… Bu sefer sabırsızlık yoktur; tedirginlik yalnız kalır ve bu tedirginlik de hüzünle karışıktır. Örneğin, insan ölümü hep böyle bekler.



Yalnız, “beklemek” filini bu kadar ilginç bulmamın sebebi yukarıda yazdıklarım değil. Bana bu fiili ilginç kılan esas şey, gelmeyecek olanı da bekliyor olmamızdır. Artık gitmiş veya bitmiş olan veya hayal dışında varlık dünyasına bile çıkmamış olan şeyleri de bekleriz. Buradaki kesinlik de aslında geleceği kesin olanla aynıdır. Bu durum, her ne kadar hayal dünyasının geniş olduğu gerçeğiyle savunulsa da benim kastettiğim kesinlikle bu değil. Ben başka bir şeyden bahsediyorum. Bu hiç çalışılmayan ve iyi/doğru cevaplar verilmeyen sınavdan tam puan beklemek gibi bir şey de değil. O bile beklenir… O bile gelebilir.



Anlatmaya çalıştığım şey, “beklemek” kesin gelecek veya gelmesi muhtemel olanla ilgilidir. Gelmeyecek olanla ilgili olarak “beklemek” fiilinin kullanılması kafamda çözümsüz çok sayıda soru bırakıyor.



Lütfen, bilmece gibi olan bu yazım için ipucu istemeyin! Yoksa tüm büyü bozulabilir.


 


Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

11 Ekim 2008

İhtiyarlık

Dün Cuma namazına giderken mescidin önündeki ayakkabılar dikkatimi çekti: kimi siyah kimi kahverengi kimi klasik kimi spor kimi deri, süet veya bez; ama hepsi pörsümüştü. Mağazadan özene-bezene seçtiğimiz ayakkabılardan eser yoktu. Onlar mescidin önüne öylesine savruluvermişti. İçlerinde düzenli bırakılanlar da vardı; ama onların da üzerlerine basılmıştı, geç gelenler tarafından.



Bir ara ayakkabı mağazasında, ayakkabı seçerkenki halimizi düşündüm: ne kadar da ince eleyip sık dokuruz. “bu daha önce çok denenmiş ve biraz pörsümüş”, "diğeri biraz eski bir model mi ne? Öbürünün derisi çatlamış gibi” vs. Mağazadaki ayakkabılarla mescidin önündekileri kıyaslayınca aslında hiçbirini giymememiz gerektiğini düşündüm. Çünkü çok kötü duruyorlardı, ilk aldığımız gibi değillerdi.



Sonra ihtiyarlık, ihtiyarlığım ve ihtiyarlar geldi aklıma. Cuma bitene kadar şunu düşündüm: eğer ihtiyarlayıncaya kadar yaşarsam her yerde gördüğüm ihtiyarlar gibi ben de şu ayakkabılar misali yıpranacağım, eskiyeceğim, uzaklara bırakılacağım, kim bilir kaç kişi üzerime basıp geçecek.



Kimse, hiç kimse gençlik yıllarımı hatırlamayacak. Belki de eşim, dostum, çocuklarım, yakınlarım, eskiden sevenlerim; benim dün mescidin kapısındaki ayakkabılara baktığım gözlerle bakacak bana. Hâlbuki ben gençken…



Dün bu düşüncelerle çıkıverdim Cumanın temsili çemberinden. Maksat gerçekleşmiş olsa da dün bir Cuma namazı daha kaçmış oldu.



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: