Uyandırma Servisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uyandırma Servisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2012

Darısı Başımıza, En Büyük Ceza En Başımıza

Susann Bashir… ABD’nin en büyük telekom şirketlerinden biri olan AT&T’de teknik eleman olarak çalışıyordu; Hıristiyan’dı. 2005 yılında, 41 yaşındayken Müslüman oldu. AT&T’de başörtülü olarak çalışmaya başladı. Süreç onun için zor olamaya başladı. Başörtülü olarak çalışmasına katlanamayan yöneticileri onu sık sık sözlü olarak saldırmaya ve taciz etmeye başladı. Bu durumu şirketin üst yönetimine bildiren Susann Bashir, -daha akıllıca ve insani ve evrensel- bir çözüm yokmuş gibi işten çıkarıldı.

İşten çıkarılınca mahkemeye başvuran Susann Bashir, davayı kazandı. Mahkeme, şirketin ayrımcılık yaptığı hükmüne vararak, AT&T’ye 5 milyon dolar para cezası verdi.

AT&T sözcüsü Marty Richter, şirket olarak her türlü milletten (buraya dikkat; vurgu millete dine değil) çalışanları kabul ettiklerini mahkemenin verdiği kararı doğru bulmadıklarını söyledi.

Evet, darısı başımıza… Mesela, BMV’nin Türkiye Distribütörü Borusan’a, Merinos’a, eski YÖK yöneticilerine, eski rektörlere, başörtüsü yasağını savunan köşe taşlarına, aydın geçinen cahil zevata, eski iktidarlara ve başörtüsü yasağını kamuda hâlâ kaldırmayan mevcut iktidarı temsilen (yazının başlığında da vurgu yapılan başımız) Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a maddi-manevi cezalar verilmeli.

Yeni ve huzurlu bir Türkiye için başörtüsünün bir insan hakkı, inanç hürriyeti ve yaşam biçimi olduğu herkesin anlayacağı dil kullanılarak belletilmeli. ABD bunu yaparken para cezası vermiş.

Bizde de kesin çözüme ulaşıncaya kadar benzer yollar denenmeli. Kimine, döve döve; kimine, söve söve; kimine de seve seve anlatılmalı.

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

Facialar Kumkuması

[Alıntı]

Sultanahmet sahil yolundan karşıya, Sultan Abdülhamid'in yaptırdığı o güzelim, o muhteşem mektep binasına bakınız. Arkasına çirkin ve uzun yapılar dikerek siluetini feci şekilde bozmuşlar. Fâcia!

Sultanahmet Camii'nin avlusundaki, kapısındaki, merdivenlerindeki çıplak turist kadınlara bakınız. Seksî dekolte kıyafetleriyle kutsal camiye ne kadar aykırı düşüyorlar. Fâcia...

Sıcaklar geldi ya, parklar açık hava seks mekânları haline dönüştü. Yılışıklık son haddinde… Herkesin içinde ve ortasında öpüşenler, birbirine sarılanlar. Cinsel birleşme yapanlar... Yerlerde taşa çalınıp paramparça olmuş ar ve hayâ şişelerinin parçaları. Bursa Emniyet Müdürü feryat ediyor, "Parklar seks yeri oldu, kanun ve tüzükler müsait değil, bir şey yapamıyoruz..." diyor. Fâcia...

Birtakım dinî cemaatler, tarikatlar, vakıflar, dernekler, hayır kuruluşları; Kur'an’a, Sünnete, fıkha, şeriata, icmâya aykırı olarak zekat toplamaya harıl harıl devam ederken, bir iki ay önce Adana'da 26 yaşındaki aç bir anne intihar etti, iki yavrusu yetim kaldı. Zavallıya birkaç yüz lira zekât parası verilemedi. Fâcia...

Çamlıca civarından geçerken gözlerinizi kaldırıp tepelere, yamaçlara bakınız. Tavuk kümesi, arı kovanı gibi villalar inşa ediliyor. Orası sit bölgesi değil miydi? Fâcia...

Türkiye Hastanesi'ne göz tedavisi için gitmiştim. Akşam trafik sıkışık olur, taksi ile değil, metrobüs ile döneyim dedim. Duraktan tam on beş metrobüs geçti. Kimisi hiç durmadı, kimisi tıklım tıklım doluydu, binemedim. On altıncısında yer buldum. Bir gözümde sargı vardı. Oturan gençlerden hiçbiri yer vermedi. Fâcia...

Camiye gittim, cuma namazı kıldım. Farzdan sonra zuhr-i âhir namazı kılarken son cemaat mahallindeki masanın yanında, makbuzsuz para toplayan zat çok yüksek sesle camiye yardım camiye yardım camiye yardım diye avaz avaz bağırıp durdu. Namazı kaç rekât kıldığımı şaşırdım. Fâcia...

Başları alaca bulaca örtülü iki sözde tesettürlü kadın karınca yuvası gibi insan kaynayan caddede, ellerinde birer dondurma külahı, şap şap inek gibi yalaya yalaya yürüyorlardı. Fâcia...

Ana caddedeki ağaçları öyle kötü budamışlardı ki, filiz vermeleri mümkün değildi. Bunca emek verilerek on yıllar boyu yetiştirilen bu ağaçlar hoyrat budamalar sonunda kuruyacak. Fâcia...

Eskişehir'den İzmir'e kadar Batı Anadolu'da, Trakya'da domuz çiftliklerinde üretilen yağlı ve semiz evcil domuzlar, ormanlarda vurulan yaban domuzları, onlara ilaveten eşekler kesilip halka halis dana diye yediriliyor. Fâcia...

Beş sene önce meydana döşenen zemin karoları kırılmış, yer yer çökmüş, yağmur yağdığında altındaki zifoslar gelip geçenlerin üzerine sıçrıyor. Fâcia...

On yaşındaki kız gebe kalmış. Normal doğum yapamayacağı için sezaryenle doğurtulmuş... Fâcia...

Sabah namazı kılmak için Sultanahmet'ten Şişli'ye gidiyordum. Taksim'den geçerken sabahın kör karanlığında ortalık ana baba günü, sanki bayram yeriydi, her yer hızla giden otolarla doluydu. Hayat karıları ve travestiler hummalı bir gecenin sonunda evlerine dönüyormuş. Camiye geldim. Birkaç ihtiyar vardı. Fâcia...

Benim 250 dolar vermeyeceğim veya 250 dolara alabileceğim sıradan seccade halıyı turiste bin dolara kakalamışlar. Fâcia...

Markette 400 gram hazır İnegöl köftenin paketi 3 liraya satılıyordu. Kilosu 7,5 lira eder. Etin kilosu ise 20-25 lira. Bu ne etidir ki, bu kadar ucuz? Belediye, devlet, ilgili bakanlık bunları tahlil ettirmiyor mu? Fâcia...

Mehmet Şevket Eygi – Millî Gazete
Bu yazıyı paylaş:

28 Nisan 2012

Çağdaşlık Hortladı


Yaptıklarıyla "kafası güzel üniversite" yakıştırmasına layık görülen bir üniversitemiz güzellik yarışması düzenlemeye kalkıştı.

Adama sorarlar, senin asli görevin ne? Millet kızlarını soyasınız diye mi gönderiyor size?

Üniversite yönetimi, gelen tepkiler ve mahalle baskısı(!) karşısında (yanlış anlaşıldıklarını belirtmeyi ihmal etmeden) yarışmanın iptal edildiğini duyurdu. Böylece bir yanlıştan dönülmüş oldu.

E, artık akademik başarı getirecek işlere yönelirler belki! Bunu da zaman gösterecek.

Bu konuda kamuoyu oluşturan tüm kişi ve kurumlara teşekkürler...

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

3 Mart 2012

Emniyet Kemerini Bir Daha Düşünün (Harika Bir Video İle)

Emniyet kemeri kullanıyor musunuz? Bu soru hem kendi aracı olanlara hem de başkasının aracına binenlere… Cevabınız “hayır” ise aşağıdaki videoyu izleyin ve bir kere daha düşünün. Eğer cevabınız “evet” ise yine izleyin ve ne kadar doğru bir şey yaptığınızı görün. Emniyet kemerinin sizi nelere bağladığını veya nelerden koparmadığını daha net göreceksiniz... 


İzlediğiniz video için çok güzel bir sosyal sorumluluk çalışması denebilir. "Embrace Life (Hayatı Kucakla veya Hayata Bağlan)" sloganı ile bitiyor. Çalışma, İngiltere'de yol güveliğinden sorumlu kuruluş tarafından yapılmış. İzlerken kendinize, emniyet kemeri ile ilgili bazı sözler vermenizi sağlayabilir. Bu kadar kreatif olmasa da emniyet kemeri ile ilgili ülkemizde yapılan reklam çalışmalarının sloganını hatırlayalım: "Emniyet kemeri sizi sevdiklerinize bağlar." Lütfen unutmayın!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

22 Şubat 2012

300 Trilyon Yıl Sonra da Olsa Diriltileceksin!

Bir gün içinde benzer iki haber; birincisinin başlığı şöyle: “31 bin yıllık tohum canlandırıldı.” Özeti: Sibirya'da binlerce yıllık donmuş topraklarda bulunan bir sincap yuvasından çıkan hazine, araştırmacıları şaşırttı. Kolima nehri kıyılarında, 40 metre derinlikte bulunan yuvada, sincapların depoladıkları meyve ve tohumlardan kalanlar yeşertildi. 31 bin yıl öncesinden kalma donmuş hücrelerin laboratuarda buzu çözülüp büyütülmesi başarıldı. Ortaya beyaz yapraklı, güçlü ve tohum verebilen bir tür karanfil çıktı.

Diğer haber ise şu başlığı taşıyor: “Çin'de 300 milyon yıllık orman bulundu.” Özeti: Çin'in kuzeyinde, kül tabakasının altında korunmuş, 300 milyon yıllık orman bulundu. Araştırmacılar, Wuda bölgesinde bulunan bin metrekarelik ormanda ağaçlar ile bitkilerin dağılımını belirlediklerini açıkladı. ''Proceedings of the National Academy of Sciences'' dergisinde yayımlanan keşif, bilim dünyasında büyük heyecan yarattı.

Özellikle sincap yuvasında korunan tohum, bana acbü’z-zeneb kemiğini yeniden hatırlattı. İnsanın kuyruk sokumunda bulunan, ölümden sonra çürümeyen, insanla ilgili tüm verilerin depolandığı bir veri bankası konumunda olan yani bir nevi insanın çekirdeğini oluşturan bu kemik, tıpkı parmak izlerimiz gibi kişiye mahsus…

Mucizenin ta kendisi… Ölümden sonra dirilmenin tek başına delili olabilecek kadar güçlü bir bilgi. Acbü’z-zeneb kemiğine sahipsen sen de diriltileceksin.

İster Âdem (a.s.) zamanında yaşamış ol, ister dünya yok olurken en son sen öl, O’na döndürülmekten ve huzura çıkarılmaktan kaçamayacaksın!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

21 Şubat 2012

Bor Mobil Önemsiz Bir Proje mi?

2012’nin başlarında, bomba gibi patlaması gereken bir haber, medyanın manipülasyonları ve suni gündemleri sebebiyle buhar olup uçtu. Ultra asosyal nesilin gündemine neredeyse hiç giremedi.

Benim çok önemsediğim bu haber, ne Twitter’da “trend topic” oldu, ne Facebook’da paylaşım rekoru kırdı ne de e-posta zincirlerine konu edildi. Hatta haberin videosunun izlenme sayısı, Ajdar videolarının yanına yaklaşamadı bile! Sadece o günün haber bültenlerine -sıradan bir haber gibi- konu oldu. O kadar!

Haber şu:

“Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız TÜBİTAK MAM’ı Ziyaret Etti

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, BOREN desteği ile TÜBİTAK MAM tarafından geliştirilen ve borla çalışan “BOR MOBİL” aracını 6 Ocak 2012 tarihinde test etti.

Ulusal Bor Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Dr. Şükrü Öztürk tarafından, BOREN ve TÜBİTAK MAM işbirliğinde BOREN desteği ile yürütülen projeler hakkında bilgi aktarıldı. Bu kapsamda geliştirilen “Sodyum Borhidrür Yakıt Pilli Araç (BOR MOBİL)” ile ilgili detaylı bilgi alan Taner Yıldız, “BOR MOBİL” aracıyla bir test sürüşü gerçekleştirdi. 

Ziyaret sırasında Yıldız’a, Enstitü Başkanı Dr. Şükrü Öztürk, TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Yücel Altunbaşak, Kocaeli Valisi Ercan Topaca, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Dr. Kıvanç Dinçer ve TÜBİTAK MAM Başkanı Doç. Dr. Sunullah Özbek eşlik etti.”


Görmezden geldiğimiz otomobilin bazı özellikleri:
-Bor ile çalışıyor (Türkçesi: benzine, motorine ihtiyaç duymuyor ve en önemlisi dünyada bilinen bor rezervlerinin %70’ine sahibiz)
-Ağırlığı, 1100 kilo
-Saatte 110 km. hız yapabiliyor
-3 kiloluk yakıt piliyle 150 km. yol alıyor
-Yerli üretim

Türkiye, böyle bir araç yapıyor ve oyuncak araba yapmış muamelesi görüyor. Ne kadar normal değil mi?

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

17 Şubat 2012

Bir Zamanlar Mektup Yazardık

Teknolojinin gelişmesine paralel olarak baş döndürücü bir hızla değişen iletişim alışkanlıkları, önemli bir kültürel değer olan mektubu hayatımızdan neredeyse tamamen çıkardı.

Önceden mektup yazardık… Çocukluğumun mektupları kalmış aklımda. Defalarca yazdığım ve defalarca okuduğum, belki de ailenin “mektup kâtibi” olduğum için böyledir… Edebiyat çevrelerinin ve diğer okumuşların dışında kalan bizlerin yani köylü milletinin mektubu -üç aşağı beş yukarı cevabı- şöyle yazılırdı:

Babama selam eder, ellerinden öperim. Baba, nasılsın, iyi misin; iyi olmanı Cenabı Allah’tan dilerim. 5 vakit namazda dua eder, dualarını beklerim.

Anama selam eder, ellerinden öperim. Ana, nasılsın, iyi misin; iyi olmanı Cenabı Allah’tan dilerim. 5 vakit namazda dua eder, dualarını beklerim.

Yusuf’a, Hasan’a, Rüştü’ye, Zinnur’a, Savaş’a selam eder, gözlerinden öperim. Nasılsınız, iyi misiniz; iyi olmanızı Cenabı Allah’tan dilerim. 5 vakit namazda dua eder, dualarınızı beklerim.

Çocuklara selam eder, gözlerinden öperim. Nasılsınız, iyi misiniz; iyi olmanızı Cenabı Allah’tan dilerim. 5 vakit namazda dua eder, dualarınızı beklerim.

Komşular nasıl, iyi mi? Kimsede bir yaramazlık yoktur inşallah. Bu sene çok kar yağdı mı? Havalar nasıl? Kuzular doğdu mu?

Beden soracak olursanız, ben çok iyiyim. Gurbet ve hasretten başka bir sıkıntım yok Allah’a şükür. Gurbet işte… Tek düşüncem sizsiniz. Buradaki köylülerimizin herkese çok selamı var. Akrabalara ve komşulara da çok selam söyleyin. Büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpüyorum.

Ziya

Bir zamanlar böyle mektuplar yazardık… Böyle mektuplara, bu düzen ve içerikte cevaplar verirdik. (Babam selam eder, gözlerinden öper. Nasılsın, iyi misin; iyi olmanı Cenabı Allah’tan diler…) Tüm içerik, bu ve benzeri olmasına rağmen mektuplar hep özlemle beklenir, heyecanla açılır ve çoğu zaman gözyaşlarıyla okunurdu. Duygusal bir alışveriş içine girilirdi. Hiçbir mektup da cevapsız kalmazdı…

Arabistan’dan, Almanya’dan, Libya’dan; İstanbul’dan, Antalya’dan, İzmir’den ve diğer gurbet ellerden gelirdi mektuplar.

Sonra telefonla iletişim başladı. Telefon yaygınlaşınca mektuplar azaldı. Mektuplar azalıp telefonla görüşme artınca sanki daha çok görüşür olduk ama iletişim zayıfladı. Nihayet, telefonun, e-postanın ve sosyal medyanın etkisiyle her gün görüşmeye başladık ama herkes görüşememekten şikâyetçi! Çünkü duygu ve özlemle beslenen gerçek iletişim bitti.

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

26 Aralık 2011

‎Türkiye ve Fransa: Dejavu

Türkiye (Osmanlı) ve Fransa ilişkilerinin tarihi seyrine baktığımızda, dejavu hissine kapılmamak elde değil. Aşağıda okuyacağınız, tarih boyu yaşanmış birkaç olay bu fikrimi destekliyor.

Kutsal Roma-Cermen imparatoru Şarlken, Fransa kralı Fransuva'yı 24 Şubat 1525'te kuzey İtalya’da Pavia muharebesinde mağlup edip esir aldı. Fransızlar, Şarlken karşısında aciz kalınca, o dönemde Hıristiyanlığın en büyük düşmanı olarak kabul edilen Osmanlılardan, devrin kudretli padişahı Kanuni’den yardım istedi.  Kanuni, ona şu fermanı gönderdi:

"Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç veren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır'ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han Oğlu Sultan Selim Han Oğlu Sultan Süleyman Han'ım… Sen ki, Fransa vilayetinin kralı Fransuva'sın. Hükümdarların sığındığı kapıma, elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah’ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. Böyle biliniz.”

Şu mektubu da başı beladan kurtulmayan Fransa Kralı II. Henry, Kanuni'ye göndermiştir.

"Su anda Fransa'nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Padişah hazretlerinden başka hiçbir yerden ümidi de yoktur. Ancak, bundan önce de birçok defa padişah hazretlerinin yardımlarını görmüştür. Eğer biraz para ve mal yardımı yaparlarsa, Fransa buna ebediyen minnettar kalacaklar ve Osmanlı cömertliği bir defa daha cihana nam salacaktır. Bu yardım, padişah hazretleri için bir hiç mesabesindedir."

Osmanlı’nın son dönenlerine gelindiğinde, Paris tiyatrolarında sahnelenmeye çalışılan ve İslâm’a hakaret içeren bir piyes, Sultan Abdülhamid Han tarafından verilen ültimatom sayesinde sahnelenemedi. Fransızlar o zaman da başlarda, “Fransa’ya saygı gösterin” gibi zırvalarla oyalama taktiklerine başvurmuşlar ve fakat Abdülhamid Han’ın diplomasi gücü karşısında geri adım atmak zorunda kalmışlardı. Piyes, sadece Fransa’da değil, İngiltere ve ABD’de de sahnelenememişti.

Gelelim bugüne: Sözde Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan bir yasa çıkaran ve buna Türkiye’nin tepki göstermesini, ilişkilerini gözden geçirmesini ve ciddi yaptırımlar yapmaya hazırlanmasını anlamakta zorlanan Fransa’nın yeni Henry’si, Fransuva’sı şöyle diyor: “Türkiye, Fransa’ya saygı göstersin.” Tam bir ezik psikolojisi… Tarih boyunca böyle bir şey hiç yaşanmadı ki! Çünkü Fransa, Türklere özgü saygıyı hak edecek bir devlet kimliğine hiçbir zaman sahip olmadı!

Çok değil, en fazla 5-10 yıl sonra sefil bir Fransa Cumhurbaşkanı Türkiye’nin yöneticilerine şöyle bir mektubu yine gönderecektir:

"Şu anda Fransa'nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Büyük Türkiye Devleti’nden başka hiçbir yerden ümidi de yoktur. Ancak, bundan önce de birçok defa ülkenizin yardımlarını görmüşüzdür. Her seferinde de nankörane davranmışızdır. Sonuçta yine burnumuz sürtmüş ve zor duruma düşmüşüzdür. Eğer biraz para, silah ve mal yardımı yaparsanız, Fransa buna ebediyen minnettar kalacaktır ve Türkiye cömertliği bir defa daha cihana nam salacaktır. Bu yardımlar ile bizi yeniden şımartmanız sizin için bir hiç mesabesindedir. Yine, yeniden esirgemeyiniz, bahşediniz."

Bu blog yazısını yayın, paylaşın ve bir yerde saklayın; emin olun lazım olacak!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

13 Aralık 2011

Kriz Tellallarına Neden İnanalım?

Rahmi Koç, "Erdoğan önceki krizde haklı çıktı ama bugün 'teğet geçer' diyemeyiz” dedi.

Bir önceki krizde, TÜSİAD ve merkez medya, IMF ile anlaşma ve kriz konusunda hayli yüksekten konuşmuş, karamsar tablolar çizmişti. O zaman öngörüleri tutmamıştı. Bilmiyoruz ki, şimdi neden inanalım onlara?

Teğet, kriz ve IMF’le anlaşma tartışmaları çok yapıldı o dönemde ve TÜSİAD, hâkim basın ve köşe yazarları ile bazı büyük holdingler, krizin Türkiye’yi değil teğet geçmek, delip geçeceği noktasında çok yüksek perdeden ve iddialı konuştular.

Öyle ki, kimi siyasi partiler ve liderleri de bu dalganın beyaz köpükleri üzerinde sörf yaptı. Ama öyle olmadı işte ve AKP iktidarının bahsi geçen mimariye attığı en uzun mesafeli gollerden biri yaşandı.

Bu bahis kapandı sanıyorduk ama evvelsi gün Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç, önceki küresel krizde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın haklı çıktığını ve krizin Türkiye’yi teğet geçtiğini belirterek, “Bugün, o günkü dönem değil. Avrupa’daki kriz Türkiye’yi de etkileyecektir. Bu devir bizi teğet geçti devri değildir” dedi.

Yani defter yeniden açılıyor. Peki, şimdi neden Koç’a inanmalıyız? Bunun için bir sebep gözükmüyor. Fakat ya doğruyu söylüyorsa? Bir tür “yalancı çoban” veya “günde en az iki kere doğruyu gösteren bozuk saat” açmazı ile karşı karşıyayız.

Diğer tarafta ise daha önceki sözü doğru çıkmış ve bunu sonuna kadar savunmuş bir Başbakan bulunuyor. Bu süreçte gelen yüksek enflasyon rakamları, sene sonu düzeltmeleri ile cari açık söylemleri işaret olabilir mi? Çoğuna göre hayır ve adı geçen bozulmalar dönemsel ve tek defalık.

O halde Koç neden bu tür cümleler kuruyor? Belki de sır, AB üzerinden gelen krizin Koç Topluluğu ile bağında saklı; zira topluluk tüm ticaretinin yüzde 55’ini Avrupa Birliği ülkeleriyle yapıyor.

Ama Türkiye de öyle. Burada bir yavaşlama olacağı kesin. Zaten “teğet” bu demek. Fakat Koç’u haklı çıkartacak ve teğeti aşan sertlikte mi olacak bekleyip, göreceğiz. Çünkü bu sefer de teğet geçerse, Koç'tan nasıl bir açıklama geleceği hayli merak konusu olacak.

Alıntı [iyibilgi.com]
Bu yazıyı paylaş:

2 Aralık 2011

Bağımsız Doktorlar Kolesterol Hakkında Ne Diyor?

İlaç sektörünün duymak istemediği kolesterol  gerçeği!  

 

Kolesterol tartışmaları kızıştı. Türk Kardiyoloji Derneği, bir basın toplantısı düzenleyerek ilaç firmalarının gözünden kolesterolü değerlendirdi. Engizisyon mahkemesi havası içinde geçen toplantıdan sonra, gıyabında yargılanan ve ilaç endüstrisinin finanse ettiği kimi araştırmalara şüpheyle yaklaştıkları için aforoz edilmekle tehdit edilen ‘bağımsız’ doktorlar ise halk sağlığını korumak ve insanları doğru bilgilendirmek için aşağıdaki açıklamayı yapma gereği duydu.


İşte üç profesör ve bir biyologun (Prof. M. Canan Efendigil Karatay, Prof. Ahmet Rasim Küçükusta, Prof. Ahmet Aydın ve Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş) kolesterol ve kolesterol ilaçları hakkındaki görüşleri…

 



Prof. M. Canan Efendigil Karatay,
İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalları Öğretim Üyesi (“Karatay Diyeti” ve “Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık” kitaplarının yazarı)

 

“Kolesterol damarları tıkamaz”


“Kolesterol bir gerçektir. Bütün hayvanların, insanların ve bitkilerin hücrelerinin yapı taşını kolesterol meydana getirir, yani olmazsa olmaz bir gerçektir. Kolesterol bilinenin aksine yağ değildir, kolesterol bir steroid hormondur. Yani vücudumuzun streslere karşı koruyucu olarak fazlaca ürettiği bir hormondur! Örneğin ateşli bir hastalıkta, bakteri ve virüslerle mücadele etmek için akyuvarlar, yani kan lökositleri yükselmektedir. Ateşli hastalığın sebebi lökositler midir? Yoksa mikropları öldürmek için mi lökositlerimiz yükselmiştir? 


Kolesterol bakterisittir, yani bakterileri öldürür. Kolesterol virüsittir, yani virüsleri öldürür. Kolesterol beyin hücreleri ve sinir ileti sisteminin olmazsa olmaz temel maddesidir. Öyle ki, beyin hücreleri hayatta kalabilmeleri için kan kolesterolüne bağlı kalmayarak, kendi kolesterollerini üretmek mecburiyetindedirler.

 

Bu yazıyı paylaş:

25 Kasım 2011

Dersim Dersimiz İlkokuldaki Gibi

Türkiye’deki çoğu sosyal demokrat (Sosyalist, Komünist), ateist vatandaşlarımız ile yine çoğu Alevi kardeşlerimiz; Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas başta olmak üzere yaşanan büyük acıları Sünni güç odaklarına mal ederek gösterdikleri duyarlılığın ve tepkinin yarısını, Dersim olayları için göstermiş olsalardı, ancak o zaman, Erdoğan’ı eleştirip Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alma hakkına sahip olabilirlerdi.

 

“Ha, Dersim mi, onu bizimkiler yaptı; siz karışmayın, karıştırmayın üslubu hâkim o piyasaya!” Seyit Rıza’nın torunu bile saçmalamaktan başka bir şey yapmıyor.

 

Derin devletin ve gizli örgütlerin yaptığı, yukarıda saydığımız olaylar ve ne kadar cinayet varsa hepsini olaylarla hiç alakası olmayan insanlara yükleme kolaylığı, basitliği, zavallılığı, küstahlığı yüzünden insanların arasına geçmişte örülen duvarlar yetmiyormuş gibi bugün de insanlar birbirlerini ve olayların içyüzlerini anlamasınlar diye yeni tiyatrolar oynanıyor.

 


 

Bu tür olaylar tekrar gündeme gelip tartışılmaya başlayınca ülkemizin üzerini bir uğultudur kaplıyor. Herkes konuşuyor; her kafadan bir ses çıkınca da kimse kimseyi anlamıyor. Bu bizim ilkokuldan getirdiğimiz bir özelliğimiz; konuşacak doğru dürüst bir şeyin yoksa gürültü patırtı çıkar ki, başkaları da konuşmasın.

 

Sonuç olarak, yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız diğer dersler gibi “Dersim” dersi de kaynamış görünüyor. Şimdi teneffüse çıkabilirsiniz.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

17 Kasım 2011

Benetton, “Unhate” Deyip Nefretini Kusmuş


 

İtalyan giyim markası Benetton, Unhate yani “nefrete karşı” sloganını içeren son reklam çalışmasıyla adeta kedi nefretini kusmuş. Çoğu kez, 14-15 yaş üstü çocukların çıplak bedenlerini reklamlarında kullanarak adeta çocuk pornografisini ve pedofiliyi (sübyancılık) özendiriyormuş izlenimi veren firma, bu kez kendini biraz daha aşarak din alanına da el atmış.

 

Dünyanın birbirine düşman veya aşırı muhalif liderlerini -cinsiyet farkı gözetmeksizin- dudak dudağa öpüşürken resmeden reklam çalışmalarında, küstahlığın da ilerisine geçilerek Papa ile El Ezher Üniversitesi’nin (Mısır) imamlarından birinin öpüştüğü bir çalışmanın koleksiyona eklenmesi ihmal edilmemiş.

 

Reklam çalışması haber olduktan sonra, Vatikan’dan gelen tepki üzerene, Papa ile İmamın dudak dudağa öpüştüğü reklam çalışması kampanyadan çıkarılmış. Benetton bunu da pişkin bir açıklama ile duyurmuş. Şirketten yapılan açıklamada, fotoğrafın inananların hassasiyetini yaralamış olmasından üzüntü duyulduğu belirtilerek, "Bu kampanyanın amacının her türlü nefret kültürüyle özel olarak mücadele etmek olduğunu hatırlatırız" ifadesi kullanılmış.

 

“Her türlü nefret kültürü” ne demek? Ben size başka nefret kültürlerinden bahsedeyim: Benetton’un da yaptığı gibi, insanların inançlarına ve yaşam biçimlerne karşı duyulan nefret; muhafazakâr düşünce ve inanç biçimine karşı nefret; homoseksüelliği, lezbiyenliği ve her türlü cinsel sapmayı tercih(!) değil de hastalık ve sapkınlık gören düşünceye karşı nefret; çıplaklık cehaletiyle mücadele edenlere karşı nefret…

 

[FOTO GALERİYİ SLAYT OLARAK AÇMAK İÇİN OKA TIKLAYINIZ]

 


[oqeygallery id=1]



 

Evet, Benetton, bu reklam çalışmasıyla kendi nefretini ve bilinçaltındaki düşmanlığını en iğrenç ve alçak biçimde kusmuş oldu. Aynı zamanda hayal ettiği uniseks dünyayı resmetmiş oldu.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

15 Kasım 2011

İki Olay İki Reyon İki Anlayış [Ülker ve Çalık]

Ülker Farkı: İçki Reyonu Kapatıldı

Bu yıl, Ülker Grubu, Şok marketler zincirini satın alınca olay olmuştu. Devir işlemlerinden sonra Ülker Grubu, Şok marketlerindeki alkollü içki reyonlarını tüm şubelerde kapatmıştı. Bizim mahallede alkış ve takdirle karşılanan bu olaya, karşı mahalleden “yuh” sesleri -beklendiği üzere- yükseldi. Sonuç olarak, Ülker Grubu, müşteri kaybetmeyi göze alarak söylem-eylem uyumunu tercih etti.

 

Çalık Farkı: Kaçak Et Reyonu Hâlâ Açık

2008 yılında, Atv ve Sabah bütünlüğü, TMSF tarafından, ihale yoluyla Çalık Holding’e devredildi. O zaman olay olmadı; resmen kıyamet koptu! Güya, bu medya grubu cemaatin eline geçmiş; irtica cephesi (yani bizim mahalle) güç kazanmıştı, artık eski Sabah-Atv’nin yerinde yeller esecekti, baş sayfa ve arka kapak güzelleri gidecek ayrıca eklerdeki ve dergilerdeki çıplaklar kampı artık olmayacaktı. Kısacası, kaçak et reyonu kapatılacaktı. TV kanalına da muhafazakâr bir ayar çekilecekti. Bizim mahallenin büyük bir heves ve heyecanla, karşı mahallenin derin bir tedirginlikle beklediği bu değişim hiç gerçekleşmedi.

 

Şimdi bizim mahallede derin bir hayal kırıklığı yaşanırken, karşı mahallede Onuncu Yıl Marşı eşliğinde eğlenceler tertip ediliyor.

 

Sonuç olarak, Çalık Grubunun yol haritasını çizenler öyle uygun görmüşler. Kaçak et reyonunun kapatılmasıyla kaçacak olan okur ve izleyici kitlesini elde tutmak için bu küçücük tavizciği uygun görmüşler.

 

Ahmet Çalık’ın içi ve vicdanı rahat görünüyor... Kimseden fetva aldı mı, bilmiyorum.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

4 Kasım 2011

Bir Charlie HebDomuz Eksikti

Fransa’da yayınlanan Charlie Hebdo adındaki mizah-karikatür dergisi, Tunus’taki seçimleri dindar Müslümanların yönetimindeki En-Nahda hareketi kazanınca hazımsızlıktan Hz. Muhammed’e saldırmış.

 

Derginin küstah yayın yönetmeni Charb, o kadar kudurmuş ki, ne yapacağını şaşırmış: Derginin son sayısının kapağında Peygamber Efendimizin karikatürünü kullanmış, derginin son sayısının editörlüğünü ona vermiş ve “Helal Aperatif” başlıklı bir yazıyı onun adına kaleme almış.

 

ABD, Danimarka, Hollanda, İsviçre… derken şimdi de Fransa… Bu kadar hazımsızlık ve saldırganlık da fazla ama! Batıdaki bu iğrenç İslamofobi hastalığının tedavisi var mı bilmem.

 

Öncelikle Tunus’taki seçimlerden size ne? Siz gidin porno yıldızı ile evlenen yer elması, kompleksli başkanınız “ahir zaman firavunu Sarkozy” ile uğraşın. Onda, sizin istediğinizden daha çok malzeme var.

 

Kendileri de biliyor; bu yapılanın fikir-düşünce özgürlüğü ve mizah ile ilgisi yok. Düpedüz saldırganlık ve provokasyon… E tabi etki-tepki prensibi sonucu, Fransa’daki Müslümanlar derginin bürosunu yakmışlar. Türk hacker grubu Akıncılar da internet sitelerini çökermiş.

 

İşin enteresan tarafı, dergiye en iyi cevabı, belki de en iyi dersi kendi içlerinden biri vermiş. Dergiyi, etnik ve dini ayrımcılık yapmakla suçlayan Paris'teki Uluslararası Stratejik İlişkiler Enstitüsü (İRİS Institut de Relations Internationales et Stratégiques)'nün Başkanı Pascale Boniface, "Neden sadece Müslümanlar hedef alınıyor, aynısını Katoliklere veya Yahudilere neden yapamıyorlar" diye soruyor.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

24 Ekim 2011

Kaddafi'nin Linç Edilmesi, Çağrı ve Ömer Muhtar

Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesinden sonra, “doğru-dürüst bir yazı-yorum” olarak gördüğüm için aşağıdaki yazıyı paylaşmak istiyorum. Ali Murat Güven tarafından yazılan ve Yeni Şafak gazetesinde 23 Ekim 2011 Pazar günü yayınlanan uzun soluklu bir yazı ile karşı karşıyasınız; umarım bıkmadan -insanın içini acıtması dışında bıkılacak ve bırakılacak bir yazı değil- sonuna kadar okursunuz. Yazı içinde, farklı tarihlerde aynı yazar tarafından; ama benzer konularda yazılmış yazıların linkleri var. Onlara da göz atmanızı öneriyorum.

 

Süleyman S. Aras

 

Ali Murat Güven’in Yeni Şafak’ta yayınlanan köşe yazısıdır:

Farkında mısınız; fotoğraftaki o linç edilmiş kişi, 'Çağrı' ve 'Ömer Muhtar'ı çektiren adamdı...

 

İçinde bulunduğumuz yılın ilkbaharından itibaren, bazı Mağrip (Kuzey Afrika) ülkelerinde (bütünüyle Batı güdümünde) ortaya çıkan, sonrasında o diyarlardan Ortadoğu'ya sıçrayan ve yine Batı medyası tarafından "Arap baharı" gibi gayet afili bir deyimle tanımlanmaya başlanan provokatif ayaklanmalar silsilesinin, söz konusu Müslüman ülkelere özgürlük ve demokrasi getirme noktasındaki samimiyetine bir saniye bile inanmadım. Bana göre, olup biten şey, halkına karşı alabildiğine sert ve acımasız, fakat ülkelerinin öz kaynaklarını emperyalizme peşkeş çektirmeme konusunda da -en azından belli ölçüde- şuur ve kararlılık sahibi bazı Arap-İslâm diktatörlerinin alaşağı edilip, yerlerine Batılı güçlere karşı çok daha munis ve onlarla ideolojik açıdan yüzde yüz uyumlu muadillerinin getirilmesinden başka bir şey değildir. Kaldı ki, bu sevimsiz önermeyi destekler mahiyetteki Afganistan ve Irak işgal örnekleri de bütün ihtişamıyla önümüzde duruyor.

 

Dahası, böylesi operasyonlar İslâm dünyasının tiranlarıyla da sınırlı kalmayacaktır. Uluslararası ekonomik ve politik ilişkilerdeki köşeli tavırlarıyla her biri çok ciddi birer çapak oluşturan, tez zamanda defterlerinin dürülmesi gereken bir dizi İslâm ülkesinin işi bitirildiğinde, sıranın nicedir "kara liste"de yer alan Venezuelalı Hugo Chavez gibi daha başka liderlere geleceğine de hiç bir kuşkum yok. Tabiî, kendisi, bir CIA komplosundan önce, nicedir boğuşmakta olduğu "kanser"den ölmezse!

 

"İnsan hakları ve demokrasi" ihraç edilen bütün bu ülkelerin -Afganistan hariç- tamamının ortak paydası, zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip olmaları, o da yoksa en azından askerî ikmal operasyonları için lojistik-stratejik değer taşımalarıdır. Onun dışında, görüyoruz ki Batı bloğundaki hiç kimsenin -sözgelimi- ultra-yoksul Afrika ülkesi Ruanda'ya çoğulcu demokrasi nakliyatı gerçekleştirmek gibi bir tasası ya da önceliği yok.

 

Nitekim, "Arap baharı" denilen kalkışmalara yönelik bu inançsızlığım, benzerlerini dün ve önceki gün medya organlarında tekrar tekrar gördüğüm yandaki iğrenç fotoğrafın anlattıklarıyla da artık doruk noktasına çıkmış bulunuyor. Batı demokrasisinin üç ağır siklet şampiyonundan, ne Barak Obama, ne Nicolas Sarkozy, ne de David Cameron'un tek bir cümleyle olsun kınamaya ihtiyaç hissetmedikleri, NATO ve AB yönetim organlarının mide bulandırıcı bir pişkinlikle karşıladığı, yalnızca ve yalnızca Uluslararası Af Örgütü Genel Direktörü Claudio Cordone'nin "Bu böyle olmaz, maktûlün ölümü soruşturulmalı" diyerek tepki gösterdiği bir kare bu... Batı medyasının yanı sıra, kimi Müslüman aydınlar ve kendisini "inanç" safında konumlandıran toplulukların da neredeyse zil takıp oynayarak karşıladıkları rezil bir ânın görüntüsü... Müslüman bir ülkenin 69 yaşındaki Müslüman liderinin yerlerde süründürülerek, aşağılanarak, dövülerek ve en nihayetinde de sokak ortasında kafasına -kimin tarafından geldiği belli olmayan- kurşunlar sıkılarak; mahkemeye çıkartılmadan, savunması alınmadan, şehadet getirmesine dahi izin verilmeden ayaküstü katledilişinin ibret belgesi...

 

Gerçeği görebilecek kadar basiret sahibi olanlar için, söz konusu fotoğrafta ne "Batı tipi bir özgürlükçü demokrasi" var, ne de "şeriat hukuku"... Her ikisinin de fersah fersah uzağında bir "bedevî vandalizmi" görüyorum ben bu kareye baktığımda... Batı emperyalizminin, Müslüman beldelerinde sona ermesini asla arzu etmediği türden bir "İslâm soslu bedevi-Arap ilkelliği" akıyor o cep telefonu fotoğrafının her pikselinden...

Linç edilmiş bu adamın adı Muammer Muhammed Ebû Munyar El-Kaddafi'ydi ve ardı ardına sıralanabilecek düzinelerce sıfatına, olumlu-olumsuz özelliğine ek olarak, İslâm dünyası halklarının ortak belleğinde derin izler bırakmış iki büyük sinema başyapıtı, 1976 tarihli "Çağrı" ve 1980 tarihli "Çöl Arslanı Ömer Muhtar"ın da baş finansörüydü. Bana göre, sırf bu gerekçeyle bile, (ona değil, asıl onu katledenlere utanç vermesi gereken) böylesine vahşi bir sonu asla hak etmiyordu.

 

Nitekim, o da -öyle ya da böyle- hayatını adadığı bir halkın kendisine karşı dünya hayatının perdelerini kapatırken sergilediği inanılmaz "düşük"lüğün farkındaydı; bu yüzden son nefesini vermeden önce umutsuzca "Yapmayın, bu yaptığınız şey haramdır" diye bağırmaya çalıştı. Fakat, emperyalizm ve onun yerel işbirlikçilerinin "helâl"i de "haram"ı da kaale alacak sabırları kalmamıştı artık...

 

1970'lerin başlarında akıl baliğ olanlar, şimdi söyleyeceklerimi de çok iyi hatırlayacaklardır hiç kuşkusuz... O dönemdeki teknik ve lojistik imkânları son derece sınırlı olan, kırık dökük durumdaki ordusuyla Kıbrıs'ta soydaşlarını kesin bir soykırımdan kurtarmaya giden Türkiye'ye, koskoca İslâm dünyasından dişe kovuğa gelir tek destek mesajı, yine bu linç edilmiş adamdan gelmişti. Subaylık eğitiminin bir bölümünü Türkiye'de, Kara Harp Okulu'nda görmüş olan Kaddafi, omuzuna simgesel de olsa uçak mermilerini alıp, onları uçaklara yüklerken çekilmiş fotoğrafları eşliğinde, "Ordum, katillere karşı verdiği bu kutsal mücadelede Türkiye'nin emrindedir" açıklamaları yapıyordu medyaya. Ondan dolayıdır ki 1970'ler boyunca Anadolu topraklarında çok güçlü bir Kaddafi sevgisi yayılacak, pek çok baba oğluna ikinci isim olarak "Muammer" ya da "Kaddafi"yi lâyık görecekti.

Muammer Kaddafi tıbben bir deli miydi?

 

Muhtemelen vardı aklından bir miktar zoru... Belki de ciddi ciddi tedavi olması gerekiyordu. Ki ileri düzeyde paranoya, Afrikalı liderlerde öyle pek de nadiren görülen bir rahatsızlık değildir zaten. Ezici bir çoğunluğu darbeyle işbaşına gelmiş olan bu adamların tamamı, kendilerinin de bir darbeyle indirilecekleri hezeyanları içinde yaşar ve ölürler. Az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde en popüler yönetici hastalığıdır paranoyakça bir şizofreni...

 

Pekiyi, Kaddafi zâlim miydi?

 

İktidarı söz konusu olduğunda, hiç kuşkusuz... Tıpkı, iktidarı her ne pahasına olursa olsun kendisinin ve ailesinin ellerinde tutabilmek için, âsilere karşı sık sık şiddet ve yıldırma gösterilerine başvuran diğer bütün hemcinsleri kadar zâlimdi. Fakat, ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika'daki "muz cumhuriyetleri"nde işbaşına getirdiklerinden ne bir eksik, ne de bir fazla; en fazla onlar kadar zâlimdi...

 

Buna karşılık, politik ve ekonomik açıdan kesinlikle bir "muz cumhuriyeti" değildi onun yönettiği Libya... Kaddafi için her şeyi söyleyebilmek mümkün; fakat ülkesinin öz kaynaklarını Batılılar'a fütursuzca peşkeş çektiğini, iktidarı boyunca emperyalistlerle çok uyumlu ilişkiler yürüttüğünü ve onların her dediğini sektirmeden yaptığını ileri sürebilmek için gerçek bir kalpsiz olmak gerekir. Öldüğü gün, bütün petrol rezervleri millîleştirilmiş, topraklarında doğan her çocuğa doğumundan ölümüne kadar ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri verilen, Afrika kıtasının çocuk ölüm oranları en düşük ve -demokratik kalite hariç- akla gelebilecek her açıdan en müreffeh ülkesini bıraktı onu linç edenlere. Böylesi bir sosyal istikrarın bundan 10-15 yıl sonra da o topraklarda aynen korunup korunmayacağını ise hep birlikte göreceğiz.

 

Hele de İslâm dünyasının, iliğine kemiğine kadar sömürülen ülkelerini bazı politik ve ekonomik paktlar altında bir araya getirebilmek için verdiği o canhıraş mücadeleler tek kelimeyle dillere destandı. Sonradan fos çıkacağı aşikâr olsa da Arapları bazı dostluk ve saldırmazlık anlaşmalarının çevresinde kardeşçe toparlayabilmek için ömrü boyunca çırpınıp durdu. Tıpkı rahmetli Erbakan Hoca gibi, onun da gün gelip gerçekleşeceğine yönelik inancını hiç yitirmediği "romantik bir ümmetçiliği", tutkuyla bağlandığı bir "İslâm birliği" hayâli vardı.

 

Benim ise Kaddafi'ye, bazı önemli çıkışlarına ve iktidarının tamamına sinmiş olan anti-emperyalist tavrına genel bir destek vermenin ötesinde, hayatım boyunca hiç bir zaman öyle çok da derin bir sempatim olmadı, oluşmadı. Dahası, biraz önce adını andığım rahmetli Erbakan'ın 1996 yılındaki Trablusgarp ziyaretinde kendisine karşı sergilediği zevzeklikler nedeniyle, varolan ölçülü ilgim de o tarihlerden sonra kesif bir öfkeye dönüşecekti. "Mazlum Kürtler'in hakkını koruyacağım" derken, Erbakan'a çok ciddi bir yanlış yapmıştı Kaddafi. Nitekim, yaptığı o yanlış da sonradan 28 Şubat Postmodern Darbesi'nin gerekçelerinden biri olarak cuntacılar tarafından zırt pırt gözümüzün içine sokuldu.

 

Fakat, Kaddafi'nin karnesinde dikkati çeken bütün o kırıklar, aynı karnede yer alan hatırı sayılır başarılı notlarını görmekten de alıkoymamalı bizleri... En azından, aramızdan "hakkaniyet" duygusuna yeterince sahip olanları...

 

Dünya çapındaki kalabalık bir sinemasever kitlesinin beyazperdenin heybetli "Sanchez"i, "Zapata"sı, "Yunanlı Zorba"sı olarak hatırladığı, İslâm ümmetinin belleğine ise özellikle 1970'lerden sonra "Hz. Hamza" ve "Ömer Muhtar" olarak kazınan Meksika kökenli büyük Hollywood aktörü Anthony Quinn, ülkemizde de yayımlanan "Tek Kişilik Tango" adlı otobiyografik kitabında, söz konusu iki epik filmi birlikte gerçekleştirdiği Suriyeli yapımcı-yönetmen Mustafa Akkad'ın yanısıra, bu yapımların perde arkasındaki gerçek finansörü Kaddafi'ye de geniş bir bölüm ayırmıştı.

 

1974'de Fas çöllerinde "Çağrı"nın çekimlerine başlayan Akkad, bu ülkedeki kraliyet ailesinin filmin içerdiği "devrimci İslâm" yorumundan fena halde rahatsız olması nedeniyle, yanında yüzlerce oyuncu ve teknik ekip, tırlar dolusu kostüm ve ekipmanla birlikte ülkeden kapı dışarı edilme tehlikesi yaşar. Sanatçı, kralın katından kendisine "Pılını pırtını toplayıp Fas'ı terk etmen için sana 15 gün süre veriyoruz" mesajının gelmesi üzerine, yanına Anthony Quinn'i de alarak alelacele komşu ülke Libya'ya geçer ve Trablusgarp'ta Kaddafi yönetiminden randevu talep eder. Quinn'in de bizzat yer aldığı o tarihî buluşmada Akkad'ın iç burucu çaresizliğini gören Libya lideri, ona "Hiç merak etme, peygamberimizin hayat hikâyesini anlatan böyle bir film kesinlikle sahipsiz kalmayacaktır. Topla bütün ekibini, çöl ise çöl, para ise para. Bunlar bizde de fazlasıyla var. Filmini Libya topraklarında tamamla" der. Böylelikle, Fas'ta yalnızca 15 dakikalık bir bölümü çekilebilmiş olan "Çağrı", iki yıllık masraflı ve meşakkatli bir çalışmanın sonucunda Kaddafi'nin Libya'sının verdiği sınırsız destekle bitirilecektir.

 

Buna karşılık, Trablusgarp'ın egzantrik lideri, Akkad'ın "Bizlere sunduğunuz cömert destekler için, filmimizin bitiş jeneriğinde size teşekkür etmek isteriz" şeklindeki teklifine bile yüz vermeyecek, adının "Çağrı"nın finalinde minnetle anılması önerisini "Böyle bir şeye gerek yok, İslâm'ın doğuş hikâyesinin sinema yoluyla anlatılması hepimizin boynunun borcuydu, biz de görevimizi yaptık" diyerek reddedecekti. Ki aynı üç adam, bundan dört yıl kadar sonra, İslâm sinemasının gözbebeklerinden biri olan "Ömer Muhtar" için ikinci kez bir araya geldiklerinde Kaddafi bu "gözü tok" tavrını yinelemiş, tamı tamına 26 milyon dolar ödediği (söz konusu bütçe, aynı dönemde çekilen "Yıldız Savaşları: İmparator'un Dönüşü"nün bütçesine hemen hemen denktir) "Ömer Muhtar filminden hiç bir kişisel ikbâl ve propaganda beklentisi içine girmeyip, bu üstün yapımı tarihindeki kahramanlıklarla nâm salmış Libya halkına armağan ediyorum" demekle yetinecekti.

 

Başkalarının "Kaddafi gerçek bir lider miydi, yoksa basit bir kukla mıydı" gibi hassas meselelerde ne düşündüğünü ya da ne düşüneceğini hiç bilemem; sadece belli zamanlarda mantığına başvurup, çoğunlukla da kalbiyle hareket eden duygusal bir adam olarak ben ancak ve ancak kendi fıtratımı, düşünüş biçimimi iyi bilirim. O yüzden de, Müslüman bir devlet adamının, Batılı ajanların bolca rüşvet eşliğinde kışkışladığı yanar-döner çöl bedevîlerinin arasında -bütün kişisel defolarına rağmen- böyle acınası bir duruma düşürülmesi, ölümlerin en çirkiniyle ödüllendirilmesi kanıma çok dokundu. Ki, aynı isyankâr yaklaşımı bundan dört yıl önce bir bayram arifesinde, muhalifleri Irak lideri Saddam Hüseyin'i metruk bir binanın içinde, bir devlet başkanına yakışmayacak koşullarda idâm ederken de sergilemiştim. "Yeşil Yol ve Saddam Hüseyin" başlıklı o köşe yazısını kaleme alırken, içimde az da olsa "Acaba, sergilediğim hümanist yaklaşımda hata yapıyor olabilir miyim?" gibi bir kuşku da yok değildi doğrusu... Fakat, Irak'ın işgalinden bu yana geçen 8 yılda bu komşu ülkenin yönetsel, ekonomik ve kültürel açıdan aldığı bitik görünüm, baştan aşağı büründürüldüğü "tipik müstemleke memleketi" havası, kalbimdeki endişelerin hiç de yersiz olmadığını ortaya koyacaktı.

 

Kaddafi'yi Müslüman bir devlet başkanına yakışan koşullarda yargılayıp cezalandırmadılar; onu doğup büyüdüğü -ve çok güvendiği- topraklarda, doğrudan doğruya yargısız bir infazla katlettiler. Çöl bedevîleri bunu yaparken, onları kışkırtan Batılı akıl hocaları da yaşanan vandalizme açıkça çanak tuttu. Yerkürenin sayılı anti-emperyalistlerinden Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'in Sirte'de olup bitenlerden sonra dediği gibi, "Emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi trajik bir şekilde kaybetti" Libya lideri...

 

Bundan böyle ramazanlarda, dinî bayramlarda Türk televizyon kanallarının yaptığı yayınlarda "Çağrı" ve "Ömer Muhtar"dan bildik görüntülerle karşılaştığımda, aklıma ister istemez yukarıdaki o utanç karesi de gelecek.

 

Bu iki önemli filmin yönetmeni, büyük İslâm sinemacısı Mustafa Akkad, Ekim-2005'de, bir yakınının düğünü nedeniyle bulunduğu Ürdün'de, Amman-Hyatt Oteli'nin resepsiyonunda giriş işlemlerini gerçekleştirirken, El Kaide'nin otele attığı bombalar nedeniyle kızı Rîmâ ile birlikte şehid olmuştu. Daha da Türkçesi, İslâm dünyasına adanmış en önemli filmleri yapan bir adamı, yine İslâm dünyasını esaretten kurtarma iddiasındaki bazı adamlar katletmişti.

 

Şimdi de bu filmlerin yapılmasını sağlayan finansı temin etmiş, o eşsiz çalışmalara çekimleri boyunca kol kanat gerip ev sahipliği yapmış bir diğer adam katledildi. Yine Müslümanlar eliyle...

 

Sanırım, gerçek anlamda bir uyanış dönemine kadar, bu perişan manzara, yani "Batılılar'ın gazıyla birbirimizi kırıp durmak" bizim kaçınılmaz kaderimiz olmaya devam edecek.

 


 

Ali Murat Güven [Yeni Şafak]

Bu yazıyı paylaş:

22 Ağustos 2011

Edip Yüksel Dönmüş!

İlk medyatik sapıklarımızdan (din sapığı), aynı zamanda 19 safsatasının mucidi olan Edip Yüksel Amerika’dan dönmüş. Ayağının tozuyla Taraf gazetesine verdiği röportaja bakılırsa (gevelediklerinden anlaşılıyor) sapıklık üzerine master çalışmasını tamamladığı ve ABD’den son diplomasını aldığı belli!

 

Bizim malum medya da ne yapsın; çakma tasavvufçu Yaşar Nuri Öztürk ile sapık sosyolog Zekeriya Beyaz sıfırı tüketince ve halkımızın dini anlayışı üzerinde yıkıcı etki gösteremeyince bu iş için ivedilikle yeni isimler bulmak gerekiyordu.

 

Derken, yenisine gerek kalmadan eskisi ve gediklisi, nadasa yatmışı ve dinlenmişi, bir kuşak tarafından yeni yeni tanınacak olanı ABD’den döndü. Hem öyle hem böyle! Döndü ve imdada yetişti...

 

Malum medyamız için aranan kan bulundu. Edip Yüksel, bizi bir süre rahatsız edecek gibi. Haydi hayırlısı...

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

21 Ağustos 2011

Ben de Hedef Gösteriyorum: Katil Sizsiniz


Fotoğraftakiler:

Birinci Sıra: Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak, Leyla Zana, Murat Bozlak, Erol Dora, Ertuğrul Kürkçü, Altan Tan, Esat Canan, Sırrı Sürreya Önder, Hasip Kaplan, Ayla Akat Ata, Nursel Aydoğan, Pervin Buldan

İkinci Sıra: Nazmi Gür, İbrahim Binici, Adil Kurt, Sebahat Tuncel, Sırrı Sakık, Demir Çelik, Halil Aksoy, Hüsamettin Zenderlioğlu, İdris Baluken, Özdal Uçar, Bengi Yıldız, Abdullah Levent Tüzel, Şerafettin Elçi, Osman Baydemir

 

Çukurca’da meydana gelen menfur pusu/saldırıdan sonra; -önceki gün- Yeni Şafak gazetesi BDP’lileri (PKK Partisi) kastederek “Katil Sizsiniz” manşetiyle çıktı. Bazı BDP’liler (başta Selahattin Demirtaş), ‘Yeni Şafak bizi hedef gösteriyor’ diye saçma-sapan ve haksız bir itiraz geliştirdiler ve gazeteyi, PKK’ya hedef göstererek terör örgütü yandaşlarının tehditlerine maruz bıraktılar.

 

Yani, Yeni Şafak haksız mı? Otuz küsur yıldır yaşanan sürecin şu aşamasında şehit edilen askerlerin katili siz değil misiniz? Bırakın askerleri; dağda ölen Kürt çocuklarının katili siz değil misiniz. Şiddetin bu kadar tırmanmasının baş sorumlusu siz değil misiniz? Barış mı istiyorsunuz yani? Hiç inandırıcı değilsiniz ve -gerçekten- katilsiniz.

 

Bu girişten sonra, söz konusu yazıya göz atmakta fayda var diye düşünüyorum. Dolayısıyla Yeni Şafak gazetesinin o yazısını paylaşmayı bir zorunluluk ve bir görev olarak görüyorum.

 

Buyrun;

 

KATİL SİZSİNİZ

 

Türkiye, Çukurca'da şehit düşen fidanlar için gözyaşı dökerken, kanlı tablonun baş sorumlusu demokrasi kılıfı ile her fırsatta teröre destek veren BDP oldu. Kandil'in sözünden çıkmayan, kardeşlik projesini sabote etmek için her yolu deneyen, canlı bombayı 'şehit' ilan eden BDP katliamların ortağı haline geldi.

 

Yeni Anayasa, demokratik Türkiye' vaadinin millet tarafından seçim sandıklarında tam destek görmesiyle birlikte terör örgüt PKK'nın kanlı eylemleri hız kazandı. Son olarak dün Hakkari'nin Çukurca ilçesinden duyulan 11 şehit haberi, tüm Türkiye'yi bir kez daha yasa boğarken gözler, tek sermayesi 'terör' olan Barış ve Demokrasi Partisi'ne (BDP) çevrildi. Terör örgütü PKK'nın eylemlerine insanlık adına 'dur' demek bir yana olumsuz bir tek eleştiri getirmeyen BDP, son 1 ayda gerçekleşen katliamlar karşısında yine sessiz kalmayı tercih etti. PKK'nın dağ kadrosuna büyük şehirlerden eleman devşirmek gençlik kolları teşkilatlarını seferber eden, sivilleri hedef alan canlı bombaları şehit ilan eden, hiçbir sosyal meselesine ilgi duymadığı Kürt vatandaşlara zorla terörist yası tutturan BDP, örgüte verdiği doğrudan destekle katliamların ortağı oldu.

 

ÖRGÜTÜN DEMOKRASİ KILIFLI UZANTISI

 

Yakın geçmişte 'Kürt'lerin temsilcisiyiz' iddiasıyla kurulan ve sözde siyaset yapan partilerin devamı olan BDP, politik tavrını sadece 'terör' ve 'terör örgütü PKK' üzerinden şekillendirdi. Diğer siyasi partiler gibi 'ekonomi, kadın, tarım veya sağlık' gibi alanlarda parti programı geliştirmeyen BDP, tüm adımlarını teröristbaşı Abdullah Öcalan ve Kandil'in emirleri doğrultusunda attı. Terörü yücelten söylemi siyasete sokan BDP, sorunun çözümüne katkı sunmak yerine ülke gündemini germek ve ayrımcılığı körüklemek için teröristleri şehit ilan etmekten, Doğu ve Güneydoğu'da yaşayan vatandaşlara zorla terörist yası tutturmaktan geri durmadı. BDP, bu tavrıyla siyasi parti olmaktan çok PKK'nın Türkiye'deki 'demokrasi kılıflı' uzantısı izlenimi verdi.

 

BDP, söylemini sürekli 'terörü' yüceltme ve tehdit unsuru olarak kullanma üzerine şekillendirdi. Bu amaçla ilk olarak Ahmet Türk gibi partinin ılımlı isimleri yönetimden tasfiye edildi. Yerlerine, Kürt sorununu çözmekten çok tırmandırmak için gayret sarf eden şahin kanadın temsilcileri getirildi. Şahin kanadın temsilcileri, bütün açıklamalarında şiddeti körükledi. Demokratik açılım sürecinin başladığı günlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Güzel günler olacak" derken BDP'li Aysel Tuğluk, "Türkiye'yi çok fena günler bekliyor" diyerek tehditkâr üslubunu ortaya koydu.

 

AÇILIMA KÖSTEK OLDULAR

 

'Kürtlerin temsilciyiz' iddiasını ağzından düşürmeyen BDP, terör örgütü çizgisinde yürüttüğü siyaset kapsamında bölge halkının hak ettiği hayat standardını ve taleplerini görmezden geldi. Bu amaçla iktidar partisi tarafından başlatılan 'Milli birlik, beraberlik ve kardeşlik' projesini baltalamak için PKK ile ortak hareket etti. Demokratik açılım kapsamında 'inkar' politikası bir tarafa bırakılırken TRT 6 aracılığıyla anadilde yayın yapılması sağlandı. Ülke çapında Kürtçe özel kurslar açılarak anadillerini bilmeyen Kürt kökenli vatandaşlara kolaylık sağlandı. Bölgedeki yerleşim yerlerinin isimleri eski isimleriyle yazılmaya ve söylenmeye başlandı. Dersim, Norşin kelimeleri bizzat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından zikredildi. Doğrudan bölge insanının yararına olan bu girişimler ise bölge insanını ve Kürt kökenlileri temsil ettiğin söyleyen BDP tarafından kesinlikle destek görmedi. Açılım değil destek olmak sürekli olarak köstek olmayı tercih ettiler. Açılımla ilgili olarak yapılan yasa düzenlemelere BDP'li vekiller TBMM'de el kaldırmadı. Ülkeye huzur ve barış gelmesi adına BDP çatısı altında siyaset yapmaya çalışan bazı milletvekillerinin de bu süreçte susması dikkat çekici bulundu.

 

SALDIRIYI KINARKEN BİLE TEHDİT

 

Türkiye'deki artan şiddet olaylarının en önemli sorumlularından biri olarak gösterilen BDP'liler 11 şehit için yayınladığı cılız 'taziye' mesajında bile tehdit dili kullandı. Parti adına yazılı açıklama yapan Grup Başkanı Selahattin Demirtaş, "Barışın önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız karşılıksız kaldı. Yaşadığımız günler daha fazla tehditle geçiştirilebilecek günler değildir" dedi.

 


 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: