reklam ve algı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
reklam ve algı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2011

Sen Yine de Çok Özgür Yaşama!

Vodafone’nun gençlere özel uygulaması FreeZone’un reklamlarında diyor ya hani; “gençlik bir kere yaşanır, özgürce yaşa!” diye. 'Sen yine de böyle sloganlara pek rağbet etme' derim ben; hayat böyle tatlı ve süslü sloganlardan ibaret değildir. Çok da özgür yaşama bence… Seni sınırlayan şeyler olsun.


 


Adam doğru söylüyor aslında; ama eksik söylüyor “gençlik bir kere yaşanır…” ve çok kısadır. Önünde ise yaşayacağın uzun bir sonsuzluk var. Kısa gençliğini ona göre yaşa. Tarifeni, uygulamalarını, davranışlarını ve özgürlüğünün sınırlarını ona göre seç.


 


Genç adam ve genç hanım… Sen yine de çok özgür yaşama… Tarifeni aşma.


 


Öte tarafta bir FreeZone yok!


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

22 Ocak 2011

Tüpler Uzayda Reklamı Size Ne Anlatıyor?

Aygaz’ın son reklamı, uydu üzerinden çalışan hızlı sipariş sistemi, Aygaz Ekspres üzerine kurulu. İzleyenler içeriğini ve sloganını biliyor.


 


Fazla uzatmak istemiyorum; hikâye uzayda geçiyor. Kahramanlarımız, Amerikalı astronotlarla falan karşılaşıyorlar; onlarla bir güzel dalga geçiyorlar! Derken Aygaz’ın reklam sloganı çıkageliyor: “tüpler uzayda!”


 


Bu slogan bende, “Türkler uzayda” fikriyle, “istikbal göklerdedir” idealiyle dalga geçiliyor algısına yol açtı. Çünkü reklamda Türkler kendileriyle dalga geçiyor.


 


Firma Aygaz (Koç Grubu), reklam ajansı TBWA (Amerika) olunca mı böyle oldu, yoksa çok mu önyargılıyım, bilmiyorum. Ama reklamı ilk izlediğimde o algıyı yaşadım ve öyle kaldı.


 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

18 Şubat 2009

Ama! Ama! Ya Sizin Ayakkabılarınızdaki Mikroplar?

Tamam, hepimiz şehir hayatına uyum sağlama sürecinde her şeyin modern ölçüler içinde olmasını istiyoruz. Özellikle de hijyene son derece önem veriyoruz. Bu noktada dikkat ettiğimiz veya dikkat etmemiz konusunda propagandaya maruz kaldığımız şeylerden biri de açık satılan süt meselesi.



Bugün İstanbul’da hâlâ sığır besleyerek mahallelerde süt satan insanlar var. İçlerinde hijyene önem verenler olabileceği gibi vermeyenler de olabilir. Bu bir realite… Bu tür bir hizmetin talibi de oldukça fazla. Bu da bir realite... Sebep? Sütçü, üç-beş kuruş parayı ancak bu şekilde kazanabileceğine inanıyor. Alıcıların kimi, ucuz olduğu için kimi de doğal olduğuna inandığı için sütünü bizzat sütçüden alıyor.



Öte yandan pastörize süt üreticilerinin ortak kampanyaları, reklamları, hijyen vurguları ile TV programcılarının üreticilere baskın yapıp onların bir kısmının üretim yerlerindeki rezaleti ortaya çıkarmaları da pek bir işe yaramıyor.



Çünkü halkın kafasında şu gerekçeler var: Fabrikalar çok mu temiz? Onlar da üreticilerden, çiftliklerden veya mandıralardan alıyorlar sütleri. Onların hijyene önem gösterdiğini kim garanti edebilir? Sütün uzun süre dayanabilmesi için geçtiği işlemler esnasında sağlığa zararlı özellikler kazandığı gerçeği gibi. Hele hele gıda üretimi yapan devasa şirketlerle ilgili ortalıkta dolaşan kötü şöhretli şehir efsanelerini de düşününce halkın sütçü tercihi daha anlaşılır oluyor. Mahallemizin adamı, elin fabrikasyon üreticisine tercih ediliyor yani. Hem doğal hem daha ucuz!



Öte yandan ve aslıda benim esas meselem (hatta bu yazının yazılma sebebi) ise şu günlerde yayınlanan reklam. Hani şu Derya Baykal’ın açık süt alanları hafiye gibi bastığı ve bir güzel azarladığı reklam… Reklamda Derya Baykal anneye ne diyor? “Sen şimdi içinde milyonlarca mikrop ve parazit olan o sütü mü çocuğuna içireceksin?”



Ben de diyorum ki: Peki, Derya Baykal, sen ve yanındaki çakma uzman, sözlerinizle dövdüğünüz yetmiyormuş gibi o kadının evine yivğğğrenç ayakkabılarınızla “lak” diye daldınız ya! Siz, ayakkabılarınızdaki mikropları hiç mi sorgulamadınız, hiç mi sorgulamazsınız kendinizi? Reklamcınız bu ayrıntıyı nasıl atladı? Yoksa yine aynı mesele mi? Sizin mikroplarınız bizim mikroplarımız.” Ya da ayakkabıyla eve giren insan tipini durmadan gözümüze sokmaktan bıkmadınız mı?



Bu reklam tek bir şeyin değil birçok şeyin propagandasını aynı anda yaptı sanki. Bir taşla beş-on kuş…



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

7 Kasım 2008

Kirlenmek Güzel Değildir

Uzun zamandır, başta televizyonlar olmak üzere birçok medya mecrasında yayınlanan bir reklam var. Sanırım OMO’nun reklamıydı. Reklamın esas teması, kirlenmekle de sonuçlansa hem büyükler hem de küçükler için oyun ve beceri denemeleri özgürlüğü fikri üzerine kurulmuş.



Bu açıdan yaklaşınca fikir güzel ve reklam oldukça başarılı… Ancak daha sonra fark ettim ki, reklamın büyüklerle ilgili olan versiyonu tedavülden kalktı, sadece küçüklerle ilgili olan versiyonu dönüyor. OMO’nun üreticisi Ünilever’de ve reklamcısında kötü niyet, sinsi bir kampanya düşüncesi ve çocukları dönüştürme planı falan aramıyorum. Ancak bu, “kirlenmek güzeldir” sloganı üzerinden yürütülen kampanyayı oldukça sakıncalı buluyorum.



Dediğim gibi, artık reklamın büyüklerle ilgili değil de küçüklerle ilgili olan versiyonu dönüyor reklam alanlarında. Yani dikkat ettiyseniz reklam direkt çocuklara hitap ediyor. Henüz o küçük yaşlarda “kirlenme” ve “kirletme” fiilinin ayrı ayrı anlamlarının farkına varamayacak bir bünye ve beyin için bu slogan her zaman masum bir anlam ifade etme gibi olumsuz bir durum ortaya koyabilir.



İnsan beyninin fonksiyonları ve özellikle 0-6 yaş arası kodlanan bilgilerin etkisi ve tüm hayatı yönlendirdiği bilgisi göz önüne alındığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Küçük yaşlarda, beynine “kirlenmek güzeldir” sloganı işlenmiş bir bireyin, ileriki yaşlarında, ahlak, düşünce, namus, çevre, uzay, ses kirliliği, toplumsal-sosyal ve duygusal kirlilik konularında sağlıklı bir duyarlılık ve tepki göstermesi beklenemeyebilir. Çevremizde gözlemlediğimiz onca çirkin şeyin, bireylerin bilinçaltının maruz kaldığı olumsuz propagandanın bir sonucu olduğu gerçeğini unutmamamız gerekiyor. Çünkü insan, yanlışlığını, sakıncasını ve olumsuzluğunu bildiği halde, sık frekanslarla gördüğü, üzerinde konuşup sulandırdığı ve kendi bilinçaltına saldırmalarına izin verdiği “şey”lere çabucak alışır ve artık onları benimser.



Kimsenin şüphesi olmasın; OMO’nun bu reklamlarına maruz kalan çoğu bünye, kirlenmenin güzel mi yoksa kimi zaman kaçınılmaz mı olduğu ayırımına kolay kolay varamayacaktır. Kaçınılmazdan kastettiğim de doğal kirlenmedir. Yoksa manevi kirlilik/kirlenme hiç de kaçınılmaz değildir. Örneklendirecek olursak bir çocuk bahçede oynarken çamurlu bir yere düşer ve elbisesi kirlenir. Bu kimi zaman (belki çoğu zaman) kaçınılmazdır. Öte yandan, yine aynı çocuk belli bir yaşa gelince okula gider, kendinde de olmasına rağmen arkadaşının rengârenk kalemlerine göz koyar, belki ilktir; ama ona el uzatma cesareti gösterir ve kirlenir. İşte bu tür kirlenme hiç de kaçınılmaz değildir. Doğrusu böyle bir kirlenme hiç de güzel değildir. Aksine dünyadaki en fena şeydir.



Can alıcı soru şu: İptidai evresindeyken iradeye ve beyne -maddi manevi- kirlenmenin güzel bir şey olmadığını fısıldayabilecek kadar bilgili ve bilinçli, iyi niyetli ve öngörülü, duyarlı ve ahlaklı ebeveynlere, öğretmenlere ve medyaya yeterince sahip miyiz?



Bugünkü son söz: Ne kirlenmek ne de kirletmek asla güzel değildir.



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: