E, artık akademik başarı getirecek işlere yönelirler belki! Bunu da zaman gösterecek.
Çağdaşlık Hortladı
E, artık akademik başarı getirecek işlere yönelirler belki! Bunu da zaman gösterecek.
Süleyman S. Aras
Bu gidişle MHP'de kaseti olmayan kalmayacak. Daha önce dört kişi iğrenç görüntülerle dolu kasetleri ortaya çıkınca istifa etmişti. İlk önce Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu; onları müteakiben Bülent Didinmez ve İhsan Barutçu... Şimdi altı ismin daha kaseti olduğuna dair iddialar var. O isimler: Mehmet Ekici, Osman Çakır, Mustafa Cihan Paçacı, Mehmet Taytak, Ümit Şafak ve Ahmet Deniz Bölükbaşı...
Bu isimler sıradan kişiler değil! MHP'nin genel başkan yardımcıları, danışmanları, genel sekreterleri. Yöneticileri yani! Şu anda toplam on kişiden bahsediyoruz. Ya MHP kuşatılmış durumda ya da zaten böyle bir parti.
MHP kuşatılmışsa Devlet Bahçeli tarafından kuşatılmıştır. Çünkü MHP'nin zirvesine çıkan bu isimleri oraya kadar ben taşımadım. MHP zaten böyle bir partiyse vay geldi o kadar insanın başına; milliyetçi-mukaddesatçı bir partiye mensup olduğunu zanneden onca insanın başına.
"Özel hayat" itirazı geliştiren insanları da anlamıyorum. Böyle "özel hayat" olmaz. Hayat bu kadar "özel" olamaz.
Süleyman S. Aras
Bu yılki Kurban Bayramı’ndan aklımda kalan en önemli iz; kumarcıların yani haramcıların bile dini sömürmekten utanmadıkları gerçeğiydi. Demek ki, şeker toplayan çocuklar, kurban derisi toplayan misyoner vakıflar, fişleme avına çıkan odaklar gibi kumarcılar da bayramı dört gözle bekliyormuş.
Haram olan bir şey ile onun haram olduğuna karar veren din kurumunun bir ritüeli, nasıl bir araya getirilebildi ve kimse buna tepki göstermedi, anlamak mümkün değil. Reklam dehası veya fiyaskosu bu olsa gerek. Ama ikisi de değil; düpedüz küstahlık!
Aslında firmanın ismini vermek istemezdim ama bilinmesinde de fayda var. Türkiyemizin medarı iftiharı, kumar sitelerinden biri olan Oley’den bahsediyorum.
Oley, Doğuş Grubu’na ait bir kumar firması…
Bu yılki Kurban Bayramı’nı da kampanya düzenlemeden geçmemiş. Sloganı da şu: “Bayram hediyesi Oley’den!” Yuh artık! Bari dini bir bayramı kumar kampanyası düzenlemeden geçin. Biraz saygılı olun. Biraz anlayışlı olun. Bu çok mu zor?
Önüne gelen her fırsatta kampanya düzenlemeyi maharet sayan günümüz kapitalistleri, dini bayramları, tüketim çılgınlığının bir adım ötesine taşımayı da başardı ve bu durum benim güzel ülkemde sessizce kabullenildi. Bu günleri de gördük.
Evet, Müslümanlardan korkan laikçiler… Gerçekten soruyorum: Ülke nereye gidiyor?
Süleyman S. Aras
1 yorum
2008’in Nisan ayında, Akdeniz Üniversitesi’nde, eski rektör Mustafa Akaydın’ın da marifetleriyle meydana gelen öğrenci olaylarında, öğrenci olmadığı halde silahıyla(!) kampusa girip öğrencilere ateş eden ajan provokatör Ömer Ulusoy yargılandığı dava sonucunda, içeride yattığı günler de göz önüne alınarak dün serbest bırakıldı.
Düşünün, adam kızların başörtüsüyle giremediği kampusa silahla giriyor. Elini kolunu sallaya sallaya… Sonra olaylar zirve yapınca silahını çekip öğrencilere ateş ediyor. Bir süre yattıktan sonra mahkeme tarafından tahliye ediliyor. Heee, doğru ya, TCK’ya göre ‘kimse ölmedi hatta yaralanmadı’ bile. Ömer Ulusoy, sadece ateşli silahlar kanununa muhalefet etti. Daha önce teyzesine cinsel tacizde bulunduğu için sabıkalı olması da hiç önemli değildi zaten. Alnına yaptırdığı, ucundan kan damlayan Zülfikar dövmesi, "sempatik mücahit" -hatta masum- bile gösterirdi onu. Olan oldu, işte yırttı!
İşine gelirse! Bu ülkenin kanunları böyle… Muasır medeniyet seviyesindeki hukukumuz, baklava çalan ile milyonları götüren karşısında, milyonları götürene daha yufka yüreklidir.
Rektörlerimiz, başörtülüler önünde taştan, çelikten duvar olup onları kampuslara sokmazlar; ama ajan provokatörler, satır ve döner bıçaklarla bellerinde silahlarla, kampusa girebilirler. Belki pencereden bakan rektöre göz kırpıp “o iş tamam patron” işareti yapabilirler.
Şaka gibi değil mi! Ama değil, şaka değil. Bizim şefkatli ve adaletli devletimiz bir sürü abuk sabuk iş yapar ama şaka yapmaz. Çünkü bizde devlet, babadır; ana değil…
Süleyman S. Aras
2008’in Nisan ayında, Akdeniz Üniversitesi’nde, eski rektör Mustafa Akaydın’ın da marifetleriyle meydana gelen öğrenci olaylarında, öğrenci olmadığı halde silahıyla(!) kampusa girip öğrencilere ateş eden ajan provokatör Ömer Ulusoy yargılandığı dava sonucunda, içeride yattığı günler de göz önüne alınarak dün serbest bırakıldı.Bülent Arınç, Ergenekon olayından sonra “iyi ki bu komutanlarla büyük bir savaşa girmemişiz” diye açıklama yapmıştı. Kimileri bu açıklamaları abartılı bulmuş ve eleştirmişti.
Ancak üzerinden biraz daha zaman geçip Ergenekon’un geçmişte yaşattığı dehşeti ve gelecekle ilgili karanlık planları daha da netleşince Arınç aleyhtarlarının da saf değiştirerek ona hak vermeye başladığını gördük. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök bile kendi kendine “acaba?” sorusunu sormadan edemedi.
Görünen o ki, -açıklanan iddianamelere göre- Ergenekon yapılanmasının yemediği halt kalmamış. İstediği gibi at koşturmak, toplumsal operasyonlar yapmak, kaos ve çatışmadan beslenip derin iktidarını sürdürmek için kanundışı ne varsa meşru görmüş ve uygulamaya geçirmiş. Liste oldukça kabarık:
Ergenekon yapılanması; Başta PKK ve Hizbullah olmak üzere irili ufaklı terör örgütleri kurmuş, ya bizzat ya da taşeronlar kullanarak siyasetçi, gazeteci, hukukçu, devlet adamı gibi sembol kişileri -hatta TSK’nın en vatansever, en gözde, en çalışkan komutanlarını- infaz etmiş, Güneydoğu’daki karakolların ayrıntılı bilgilerini PKK’ya servis ederek onlarca askerin şehit edilmesine sebep olmuş, JİTEM’i kullanarak özellikle sivilleri hedef almış, bunun sonucunda merkezi yönetime ve devletin üniter yapısına karşı düşmanlığın ve ayrılıkçı fikirlerin ortaya çıkmasının baş müsebbibi olmuş, TSK envanterinden çalmadık silah bırakmamış, bu silahları Kuzey Irak’ta ve ülke içinde PKK’ya satmış, çaldığı bombaları Cumhuriyet gazetesine atmış, Danıştay cinayetini işlemiş, İstanbul’da bombalamadık yer bırakmamış, vb. o kadar karanlık olay var ki, hepsi birbirinden vahim. Hepsini yazmam imkânsız. Ergenekon iddianamesinin binlerce sayfadan oluştuğunu düşünürsek durumu biraz olsun netleştirebiliriz.
Ancak asıl trajikomik ya da dramatik olanı, bu gibi düşmanüstü eylemleri -sözümona- en vatansever, en millî, en ulusalcı, en laik ve en Atatürkçü (Kemalist de denebilir) yapılanmanın yapmış olduğu gerçeğidir. Ergenekon destekçilerinin, onları temize çıkarmaya çalışanların, yok sayıp Ergenekon’u inkâr edenlerin veya bu davayı “karşı devrim” olarak niteleyenlerin aynı hizip geleneğine sahip olması da oldukça düşündürücü değil mi?
Peki, tüm bu olan biten karşısında neden hiç “yüzü kızaran bir üniformalı” görmüyoruz, göremiyoruz? Askeri okulda alınan damarlarla veya yıkanan beyinlerle ilgili olabilir mi bu durum? Neden “ben, kendi milletine düşmanlık edenleri barındıran böyle şaibeli bir kurumda çalışamam” diyerek istifa eden bir rütbeliye rastlayamıyoruz. Hadi hiçbiri utanmıyor veya üstüne alınmıyor diyelim, içlerinde olan bitenden rencide olan da mı yok?
Son olarak ortaya çıkan fitne belgesi (İrticayla Mücadele Eylem Planı), nasıl bir orduya sahip olduğumuz konusunda ipucu vermesi açısından çok önemli. Çünkü Türkiye’nin yönünü, bu belgenin sorumlularının göreceği muamele belirleyecek.
Süleyman S. Aras
Birkaç sene önce ortaya attığı, başörtüsünün, tarihte ilk defa, Sümerlerde fahişeler tarafından kullanılan bir aksesuar olduğuna dair iddiasıyla hâkim devşirme medyanın tapındığı kişiliklerden biri haline gelen Muazzez İlmiye Çığ adındaki kadın meğer Profesör falan değilmiş.
Geçtiğimiz günlerde sahtekârlığı ortaya çıkınca da “ben hiçbir zaman Profesör olduğumu söylemedim” gibi garip bir zırvayla kendini savunmaya çalıştı. Evet, birileri sana Profesör derken, Profesör olmadığını beyan etmemek sahtekârlığa girmiyor mu yoksa? Birileri senden bahsederken Profesör diyecek, sen bundan sessiz sedasız nemalanacaksın, bunun gerçek olmadığı ortaya çıkınca da “Ben hiçbir zaman Profesörüm demedim” diyerek ak kaşık gibi kenara çekileceksin. Merak etme hâkim kamuoyu oluşturucuları, mükemmel bir PR çalışmasıyla bu durumu benim unutkan milletimin zihninden kısa bir süre içinde siliverirler.
Gerçi bu saatten sonra senin Sümerologluğun da tartışılmaz mı acaba?
Bunun için, bölücü duruşun için, farklı insanlara tahammülsüzlüğün için, sana biçilen tahrik rolünü, bu yaşına rağmen üzerinden atmadığın için olsan olsan ProFosil olabilirsin. Zaten öylesin…
Hal böyleyken soyadını da “Çığ” yerine “Çiğ” olarak değiştirirsen bence senin için çok daha iyi olur. O adla müsemma olduğun ortada çünkü! Çünkü gerçekten çiğ bir varlıksın. Çok çiğsin…
Süleyman S. Aras
Bugün internette ilginç bulduğum bir haberle karşılaştım: “Müslüman Google ile aramada devrim.” Haberi görünce merak edip baktım. Geçtiğimiz günlerde Google’un Katolik versiyonunun çıkıp aramalarda Katolik mezhebinin hassasiyetlerini ön planda tutacak şekilde sonuçlar vermesi bizimkilerin de ilgisini çekmiş olacak ki, aynı şeyi biz de yapalım demişler.
Siteyi ziyaret ettim. Bizzat denedim. Baştan söyleyeyim. Öyle devrim mevrim söz konusu bile değil!
Evet, bazı Türk uzmanlar tarafından geliştirilen ve yine de Google alt yapısını kullanmak zorunda kalan Müslüman Google(!)’ın bazı özellikleri şöyle. Fiziki olarak (hem sayfa görüntüsü hem de yazı karakteri ve logo açısından) Google’ın orijinaline bağlı kalınmış. Ancak logodaki ilk “o”nun içine Türk, ikinci “o”nun içine ise Filistin bayrağı motife edilmiş; “g” harfinin üst kısmındaki yeşil bir kubbe ve “l” harfi yerine yerleştirilen bir minare ile Google’ın logosu epey Müslümanlaştırılımış!
Bu tür bir yenilik bazı açılardan olumlu karşılanabilir. Örneğin habere göre aramalarda İslâmi bir hassasiyet söz konusuymuş. Müslümanlığa aykırı bütün sonuçlar filtreleniyormuş. Şöyle ki, Müslüman Google(!)’da erotik, porno, porn gibi kelimeleri arayınca hiçbir sonuç çıkmıyor. Bu doğru, ama bunu bir mucize gibi göstermeyi çok saçma buldum. Çünkü Müslüman Google(!)’ı bizzat denedim ve hayal kırıklığına uğradım. İnternetle haşir neşir olan birisi olarak, Müslüman Google(!) üzerinden de hiç hoş olmayan hatta birçok pornografik siteye kolayca ulaşılabiliyor.
Sözüm ona, haberin içeriğine göre, bu arama motorunda İslâm dinine ve hassasiyetlerine aykırı tüm yayınlar filtreleniyor. Sadece İslâm dinine uygun yayın yapan veya uygun içeriği bulan ve aykırı içeriği filtreleyen site böyle oluyorsa bütün siteler İslâm dinine uygundu. O zaman Müslüman Google(!)’a hiç ihtiyacımız yoktu.
Ben bu çakma Müslüman Google’ın Milliyet, Hürriyet, Vatan, Sabah gibi gazetelerin sitelerini, haber3 gibi pornografik foto galeriler yayınlayan haber sitelerini, birçok TV kanalının sitesini bile filtrelemesini beklerken, sakıncalı olabilecek birkaç kelimeyle yaptığım aramalarda pornografik sitelerle karşılaştım. Hal böyleyken yani böylesine problemli bir altyapıya sahipken bu kadar iddialı açıklamalara, İslâm isminin, bayraklarımızın ve diğer dini sembollerimizin pervasızca kullanılmasına ne gerek vardı.
Madem adam gibi bir arama motoru yapamıyorsunuz, mevcut olanların oyunlarına da gelmeyin bari. Çünkü zaten denetimi zor bir alanda ve çok da dini kaygısı olmayan bir felsefe tarafından inşa edilmiş bir altyapının üzerine yeni bir şey kuruyorsunuz. Oradan beslenmek zorundasınız. Yaptığınız, kötü bir klondan başka bir şey değil.
Okurlarıma, internette arayacakları şeyleri yine Google’dan aramalarını; terörizmi erotizmi, pornoyu ve de dinimize, ahlakımıza, örfümüze ve geleneklerimize aykırı olan şeyleri ise kafalarında filtrelemeyi öneriyorum.
Ak Parti’nin başörtüsü düzenlemesi MHP’nin desteğiyle geçmiş, Cumhurbaşkanı Gül’ün onayıyla da yürürlüğe girmişti. Ne var ki, tek marifeti Anayasa Mahkemesi’nin yollarını aşındırmak olan CHP, düzenlemenin iptal edilmesini isteyerek Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Ağırlıklı olarak dönme ve devşirmelerin güdümünde bir parti olan CHP bu konuda istediğin elde etti ve üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan yasayı iptal ettirdi.
Önümüzdeki günlerde üniversiteler bir bir açılacak. Birçok üniversitede aşağı yukarı aynı günlere denk gelen bir dönemde kayıtlar yapıldı. Aydın(!) Üniversitesi’ndeki kayıtlarda başörtülülere imzalatılan bir belge Türkiye’yi ayağa kaldırmıştı. Söz konusu belgeye göre başörtülüler üniversitede başlarını örtmeyeceklerine dair güvence veriyorlardı. İronik değil mi? Düşünsenize belgeye şu ifadelerin yazdığını: “Başörtülü biri olarak, aslında okumayı hak etmediğim halde sınava girip her nasıl olduysa milyonlarca kişiyi geride bırakarak tercihlerim arasında yer alan üniversitenizi kazanan ben X, üniversite sınırları dâhilinde başımı örtmeyeceğime namusum, şerefim ve dinim üzerine ant içerim.”
Namus-şeref ve din… Bütün yeminler bunların üstüne yapılır ve sadece din konusunda lakayt olanlar yeminlerini tutmazlar. Ve fakat din konusunda lakayt olmayanlar yani sağlam olanlar zaten diğer konularda da sağlamdır.
Tahmin ediyorum, o üniversitenin ve diğerlerinin rektörleri, sorumlu kişileri, kural koyucuları yeri geldiğinde pekâlâ demokrasiden, eşitlikten, İran’dan falan bahsediyorlardır. Takiye yapıyor olabilirler; ama bilmeleri gerekir ki, ayrımcılık, ancak ve ancak dünyanın en aşağılıklarına yaraşan bir huydur.
Herkeste bir ümit belirmişti, bu mesele çözülecek diye. Olmadı. Uzun süre olmayacak da! Dönmeci-devşirmeci faşist yapılanma bu kadar etkin oldukça ve aynı odakların etkisindeki TSK bugünkü tutumunu sürdürdükçe değil başörtüsü sorunu, hiçbir sorunumuz çözülmeyecek. Zaten söz konusu o kadrolar, sorunların çözülmesini engellemek maksadıyla bilinçli eller tarafından oralara yerleştirilmişlerdir. O kadrolar, yıllardır aynı devşirmeci zihniyet ve üslupla kendini beslemektedir. Dolayısıyla köklü değişiklikler olmadıkça azgın azınlığın (azgın azınlık tabiri Abdurrahim Karakoç’a aittir) tahakkümü uzun süre devam edecektir.
Kimse Abdullah Gül’ün atadığı yeni rektörlerden başörtüsü konusunda olumlu radikal kararlar beklemesin. Oralarda bulunan çoğu kişinin eli-kolu bağlıdır.
Çünkü ülkede hâlâ, ülke kurulurken imzalanan gizli anlaşmalar ve o anlaşmaların bekçilerinin gizli, kirli ve derin iktidarı geçerlidir.
Genelkurmay Başkanlığı'nın resmi internet sitesinde yer alan açıklamaya göre:
1- 03 Eylül 2008 günü, saat 11:30'da Kocaeli ili Garnizon Komutanı Korgeneral Galip MENDİ, Kandıra Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan Emekli Orgeneral Şener ERUYGUR ile Emekli Orgeneral Hurşit TOLON'u ziyaret etmiştir.
2- Türk Silahlı Kuvvetlerine uzun süre hizmet veren iki emekli komutana yapılan bu ziyaret, Türk Silahlı Kuvvetleri adına gerçekleştirilmiştir.
3- Bilindiği üzere, dün olduğu gibi bugün de Türk Silahlı Kuvvetlerinin yargıya olan saygısı ve güveni tamdır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
Evet, Ergenekon terör örgütünün üst düzey yöneticisi olmak suçlamasıyla tutuklu bulunan iki emekli asker TSK tarafından resmi olarak ziyaret ediliyor. Ne adına? Vefa adına mı, yoksa yargıyı tehdit adına mı? Açıklamanın sonunda deniyor ki: “Bilindiği üzere, dün olduğu gibi bugün de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yargıya olan saygısı ve güveni tamdır.” Bu ifade, bu küstahça ziyaretin makyajlanmasından başka bir şey değildir.
Küstah ziyaret diyorum. Çünkü söz konusu sanıklarla bağlantılı örgüt ile ilgili iddialar yenilir yutulur cinsten değil. Yargı henüz kararını vermeden bu kişileri aklamaya çalışmak TSK’nın haddine düşmüş bir şey olmamasına rağmen durumdan vazife çıkaran bir körgeneralin yaptığı da işgüzarlıktan başka bir şey değildir. Her ne hikmetse Türk Genelkurmayı neredeyse bu işgüzarlığı sahiplenerek ödüllendiriyor. “Bizim adımıza yapıldı” diyor. Siz kimsiniz? Siz kimin adına yaptırdınız? Halk sizin bu ziyaretinizi nasıl algılayacak acaba? Hiç düşündünüz mü?
Doğru ya! 80 küsur yıldır rutinin dışından beri gelemeyen bir TSK’dan rutin bir hareket bekleyerek, bu körgeneralin ipinin çekilmesini ummak beyhude bir aldanış olur sanırım.
Bu olayın, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Ergenekon delillerini ele geçirmeye çalışıp başarısız olmasının hemen akabinde gerçekleşmiş olması da oldukça düşündürücüdür. Birileri Ergenekon olayının örtbas edilmesi için elinden geleni yaptı, savcıları engellemeye çalıştı, çeşitli çatlak seslerle yargı etkilenmeye çalışıldı. Hiçbiri tutmayınca Genelkurmay devreye girmeye hazırlanıyor gibi bir izlenim veriyor bu ziyaret.
İddianameye göre; Hizbullah, PKK, DHKPC gibi birçok terör örgütüyle bağlantıları tespit edilen, Türkiye’de işlenmedik -askeri, sivil, medyatik, ekonomik- cinayet bırakmayan, TSK’nın savaş kabiliyetini bile olumsuz etkileyecek bilgi ve belgeleri ele geçirip bir yerlere servis eden, devletin elinde olması gerekirken depolarında envaiçeşit silahlar ele geçirilen bir terör örgütünün üyelerinden bahsediyoruz beyler… Bu haliyle PKK’dan farkı olmayan hatta PKK’nın sevk ve idaresini yönlendiren bir yapılanmadan bahsediyoruz hanımlar… Bizi birbirimize düşüren toplum mühendisliği projelerini hayata geçiren hasta ruhlu bir örgütten bahsediyoruz gençler… Sizin geleceğinizi çalan en adi hırsızlardan bahsediyoruz çocuklar…
Durum bu merkezdeyken, gaflet dalalet (ve belki de hıyanet) içinde gerçekleştirilen bu ziyaretin arkasında duran Türk Genelkurmayı’nı, Türkiye’nin en özgür, en özgün ve en bağımsız blog yazarı olarak kınıyorum.
2 yorum
Ak Parti’nin İletişimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Prof. Edibe Sözen, geçtiğimiz günlerde bir yasa taslağıyla gündeme geldi. “Gençleri Koruma Yasası” başlığını taşıyan taslak gündeme gelir gelmez tartışma konusu oldu.
Taslağın içeriğinde; ilköğretim dâhil tüm okullara, her din mensubu için ibadethane açılmasını; gençlerin pornografik yayınlardan uzak tutulması için çeşitli önlemler alınmasını; 18 yaşından küçük gençlerin tek başlarına (yanında velisi olmaksızın) otel, disko, müzikhol, taverna ve saz evlerine; 16 yaşından küçük olanların ise 22:00 ile 05:00 saatleri arasında lokanta ve restoranlara da girmelerinin yasaklanmasını öngören düzenlemeler vardı.
Edibe Hanım taslağı medya ile paylaşınca malum cephe kıyameti kopardı. Her zamanki kadrolu yarasalar deliklerinden çıktı. Yine “laiklik elden gitti, şeriat geliyor, irtica” yaygaraları koparıldı. İşin ilginç yanı, malum çevrelerin “yandaş medya, dinci medya” gibi isimlerle hor görmeye çalıştığı medya kesimi tarafından da taslağa gereken ilgi gösterilmedi. Belki ilgi gösterildi; ama Edibe Hanım’a sahip çıkılmadı.
Dünkü (12.08.2008) Ak Parti MKYK toplantısından sonra yapılan açıklamada ise söz konusu taslağın, Edibe Sözen’in kişisel bir çalışması olduğu ve parti tarafından benimsenmediği belirtildi. (Ne diyeyim siz gidin kerameti Deniz Bölükbaşı’ndan menkul MHP’nin tuzak taslaklarına balıklama atlayın; belki partiniz bu sefer kesin kapatılır.) Ak Parti’nin korkusunu anlıyorum; ama bu kadar pısırıklık da çok fazla abartılı değil mi?
Edibe Sözen, taslağını savunurken aynı uygulamaların birçok Avrupa ülkesinde (özellikle Almanya’yı örnek veriyor) ve Amerika’da da var olduğunu belirtiyor. Nedense hep Batıyı referans alıyoruz. Bu, savunmanın bir parçasıdır denebilir. Çünkü sizi sindirmeye çalışanlar, gericilikle, dünyaya kapalı olmakla suçlayanlar işlerine geldiğinde Batıyı referans gösteriyorlar. Siz de aynı referansı gösterdiğinizde bu sefer, “bizim kendimize göre dinamiklerimiz var” diyorlar. Dinamik dedikleri şey ise aslında toplumun temellerine koydukları dinamitten başka bir şey değil. İçi boş, dayanaksız ifadeler.
Sahi, NEDEN sadece bizim kendimize özgü dinamiklerimiz var? Kimilerine göre Yecüc-Mecüc, kimine göre Yüzüklerin Efendisi serisindeki Orklar, Darwin’e göre ise aşağı ırk olduğumuz için mi kendimize özgüyüz? Bu aşağılamayı, bu sınırlı dini özgürlük anlayışını, bu devşirme-dönme oyunlarını, bu geri zekâlıca ve alçakça yorumlamayı tersine çevirmek için illa birilerinden izin ve “olur” mu almamız gerekiyor?
Gençleri ağına alan pornografi, dini boşluk, gece hayatı, gece hayatının kaçınılmaz sonucu uyuşturucu ve fuhuş... Bunlar hangi toplumu ihya etti? Dinden ve ahlaktan tamamen soyutlanmaya çalışılan ülkelerin toplumsal yapısı ortadadır.