Din/Maneviyat/Düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din/Maneviyat/Düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2011

Sen Yine de Çok Özgür Yaşama!

Vodafone’nun gençlere özel uygulaması FreeZone’un reklamlarında diyor ya hani; “gençlik bir kere yaşanır, özgürce yaşa!” diye. 'Sen yine de böyle sloganlara pek rağbet etme' derim ben; hayat böyle tatlı ve süslü sloganlardan ibaret değildir. Çok da özgür yaşama bence… Seni sınırlayan şeyler olsun.


 


Adam doğru söylüyor aslında; ama eksik söylüyor “gençlik bir kere yaşanır…” ve çok kısadır. Önünde ise yaşayacağın uzun bir sonsuzluk var. Kısa gençliğini ona göre yaşa. Tarifeni, uygulamalarını, davranışlarını ve özgürlüğünün sınırlarını ona göre seç.


 


Genç adam ve genç hanım… Sen yine de çok özgür yaşama… Tarifeni aşma.


 


Öte tarafta bir FreeZone yok!


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

20 Mart 2010

Model Aranıyor!

Ne zamanki adaleti, kardeşliği, edebi, hayâyı, Müslümanca yaşamayı sadece kitaplardan okumaya ve menkıbelerden dinlemeye başladık; ne zamanki tüm bunlarla tanışmamız, bir hatibin iki dudağından dökülen kelimelerin kulağımıza değip geçmesinden ibaret oldu, işte o zamandan beri pazarlamaya, satmaya ve başkalarına yaymaya yani tebliğ etmeye çalıştığımız ve değerli olduğunu iddia ettiğimiz ne varsa işte onların hepsi sahte.


 


Ne zamanki söylemi ile eylemi bir olan insanlar dünyamızdan göç eyledi ve onlardan sonra sadece söylemleriyle ön plana çıkan kanaat önderleri türedi, işte o zamandan beri dinimiz, diyanetimiz, örfümüz, âdetimiz, kültürümüz, sözümüz, özümüz… hep övündüğümüz neyimiz varsa işte onların hepsi sahte.


 


Ne zamanki “imamın dediğini yap, yaptığını yapma!” uydurması 6667. ayetimizmiş gibi belleklerimize kazındı, işte o zamandan beri söylemlerimizle eylemlerimiz birbirini yalanlıyor, içimiz-dışımız bir değil, çelişkinin, yalpalamanın, gel-gitlerin bin çeşidini yaşıyoruz. Gerçekleri bırakıp sahtelerine sahip olmanın çocuksu gururunu yaşıyoruz, tüm kandırılmışlığımızla beraber… Gururumuz, onurumuz, duruşumuz sahte.


 


Örneklerimiz, önderlerimiz, modellerimiz, hocalarımız, imamlarımız nerede? Biz mi onları terk ettik; onlar mı bizi terk etti? Görevlerini tamamlayıp gittiler mi; yoksa onları hak etmediğimiz için elimizden mi alındılar? Biz Müslümanlar ve tüm insanlık modelsiz mi bırakıldık; yoksa artık insanî modellerle ilgilenmiyor muyuz?


 


Yeni modellerimizin başında, Hollywood stüdyolarından tüm dünyaya yayılan, şeytanın askerleri geliyor. Her ülkede ve bölgede temsilcilikleri var. Televizyonları, radyoları, gazeteleri, internet siteleri, paralı-gönüllü tebliğcileri var. Onlar nasıl bir insan modeli kurguluyorsa çoğu insan, büyülenmiş veya hipnoz edilmiş sürüler gibi o model oluveriyor. Herkes onların rüzgârına açık durumdadır. Zehirlerini, hissettirmeden ve bir sürü şeytani yolla zerk ettikleri ve bunu uzunca bir sürece yaydıkları için normal bir hayat akıp gidiyormuş gibi sanılır. Müslümanlar: “Ben Müslüman’ım”, Hıristiyanlar: “Ben Hıristiyan’ım”, Yahudiler: “Ben Yahudi’yim”, Budistler: “Ben Budist’im” diye saçmalamaya devam ederler. Çoğu böyledir. Antrparantez, onlardan biri de bu satırların yazarı olan Fakirdir. Kendimi bu global etkinin dışında kalmış, ‘sütten çıkmış ak kaşık’ olarak görmüyorum. Maalesef göremiyorum. Çünkü bu habis virüsten etkilenmeyen yok gibi.


 


Genel görüntüye bakılırsa insanlığın büyük kısmı, belli noktalara kanalize olmuş bir şekilde akıp gidiyor. Bu durumdan memnun olmayıp çeşitli arayışlara giren insanların sayısı oldukça az. Güçleri zayıf! Propaganda (tebliğ) güçleri yetersiz… Yani model arayan insanlar da var. Eski modeller(in en azından ruhunu) diriltmeye çalışanlar var. Nicelik olarak ortaya çıkan bu azlık, ümitsizlik kaynağı olmalı mı? Genel durumdan memnun olmayan kitleleri yeise düşürmeli mi? Eğer nicelik olarak az olan bu kitlelerde nitelik olarak bir kalite varsa ümit var olunabilir. Çünkü dünyanın en mükemmel dini olan İslâm diğer semavi ve dünyevi sistematik dinler; kimi mükemmel, kimi de mükemmele yakın bir tek kişiyle başlamıştır.


 


İşte onlar modeldir. Onlar yok ama bırakıp gittikleri var. Mirasları var. Onları aramak, bulmak ve diriltmek ya da bu yöndeki çalışmalara katılmak en azından kalben destek olmak lazımdır.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Model Aranıyor!

Ne zamanki adaleti, kardeşliği, edebi, hayâyı, Müslümanca yaşamayı sadece kitaplardan okumaya ve menkıbelerden dinlemeye başladık; ne zamanki tüm bunlarla tanışmamız, bir hatibin iki dudağından dökülen kelimelerin kulağımıza değip geçmesinden ibaret oldu, işte o zamandan beri pazarlamaya, satmaya ve başkalarına yaymaya yani tebliğ etmeye çalıştığımız ve değerli olduğunu iddia ettiğimiz ne varsa işte onların hepsi sahte.

Ne zamanki söylemi ile eylemi bir olan insanlar dünyamızdan göç eyledi ve onlardan sonra sadece söylemleriyle ön plana çıkan kanaat önderleri türedi, işte o zamandan beri dinimiz, diyanetimiz, örfümüz, âdetimiz, kültürümüz, sözümüz, özümüz… hep övündüğümüz neyimiz varsa işte onların hepsi sahte.

Ne zamanki “imamın dediğini yap, yaptığını yapma!” uydurması 6667. ayetimizmiş gibi belleklerimize kazındı, işte o zamandan beri söylemlerimizle eylemlerimiz birbirini yalanlıyor, içimiz-dışımız bir değil, çelişkinin, yalpalamanın, gel-gitlerin bin çeşidini yaşıyoruz. Gerçekleri bırakıp sahtelerine sahip olmanın çocuksu gururunu yaşıyoruz, tüm kandırılmışlığımızla beraber… Gururumuz, onurumuz, duruşumuz sahte.

Örneklerimiz, önderlerimiz, modellerimiz, hocalarımız, imamlarımız nerede? Biz mi onları terk ettik; onlar mı bizi terk etti? Görevlerini tamamlayıp gittiler mi; yoksa onları hak etmediğimiz için elimizden mi alındılar? Biz Müslümanlar ve tüm insanlık modelsiz mi bırakıldık; yoksa artık insanî modellerle ilgilenmiyor muyuz?

Yeni modellerimizin başında, Hollywood stüdyolarından tüm dünyaya yayılan, şeytanın askerleri geliyor. Her ülkede ve bölgede temsilcilikleri var. Televizyonları, radyoları, gazeteleri, internet siteleri, paralı-gönüllü tebliğcileri var. Onlar nasıl bir insan modeli kurguluyorsa çoğu insan, büyülenmiş veya hipnoz edilmiş sürüler gibi o model oluveriyor. Herkes onların rüzgârına açık durumdadır. Zehirlerini, hissettirmeden ve bir sürü şeytani yolla zerk ettikleri ve bunu uzunca bir sürece yaydıkları için normal bir hayat akıp gidiyormuş gibi sanılır. Müslümanlar: “Ben Müslüman’ım”, Hıristiyanlar: “Ben Hıristiyan’ım”, Yahudiler: “Ben Yahudi’yim”, Budistler: “Ben Budist’im” diye saçmalamaya devam ederler. Çoğu böyledir. Antrparantez, onlardan biri de bu satırların yazarı olan Fakirdir. Kendimi bu global etkinin dışında kalmış, ‘sütten çıkmış ak kaşık’ olarak görmüyorum. Maalesef göremiyorum. Çünkü bu habis virüsten etkilenmeyen yok gibi.

Genel görüntüye bakılırsa insanlığın büyük kısmı, belli noktalara kanalize olmuş bir şekilde akıp gidiyor. Bu durumdan memnun olmayıp çeşitli arayışlara giren insanların sayısı oldukça az. Güçleri zayıf! Propaganda (tebliğ) güçleri yetersiz… Yani model arayan insanlar da var. Eski modeller(in en azından ruhunu) diriltmeye çalışanlar var. Nicelik olarak ortaya çıkan bu azlık, ümitsizlik kaynağı olmalı mı? Genel durumdan memnun olmayan kitleleri yeise düşürmeli mi? Eğer nicelik olarak az olan bu kitlelerde nitelik olarak bir kalite varsa ümit var olunabilir. Çünkü dünyanın en mükemmel dini olan İslâm diğer semavi ve dünyevi sistematik dinler; kimi mükemmel, kimi de mükemmele yakın bir tek kişiyle başlamıştır.

İşte onlar modeldir. Onlar yok ama bırakıp gittikleri var. Mirasları var. Onları aramak, bulmak ve diriltmek ya da bu yöndeki çalışmalara katılmak en azından kalben destek olmak lazımdır.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

22 Nisan 2009

Manevi Kuduzluk

Bildiğimiz ve bedene musallat olan kuduz hastalığı, eskiye oranla nadir olarak görülüyor. Gerek, kuduz mikrobu taşıyan hayvanların aşılanması gerekse bu hayvanlar tarafından ısırılan insanlara erken müdahale edilmesinden dolayı son yıllarda kuduzdan meydana gelen bir ölüm neredeyse hiç yaşanmadı; neredeyse tarihe karıştı. Ya manevi kuduzluk…



Ancak bedenle ilgili olan bu hastalığın yerini daha tehlikelisi olan manevi kuduzluk aldı. Kediden, köpekten bulaşmayan; bizzat insandan insana bulaşan ve fikir mikrobu yoluyla yayılan bir hastalık…



İki hastalığın benzer özellikleri var: İkisinde de hasta bariz şekilde salya saçıyor, ikisinde de hasta aşırı saldırgan… ve ikisinde de önünde sonunda -eğer çare bulunamazsa- hasta kudurarak ölüyor. İşin sonunda bir de kireçle yakılmak var ki, bu dramatik bir sahnedir ve hatırlamak, satırlara dökmek, üzerine konuşmak çok incitici olabiliyor.



Bedenle ilgili olan kuduz hastalığında hastanın salyalarını, saldırganlığını, çevresine ve kendisine zarar vermesini, elini kolunu ısırmasını, etlerini koparmasını anlayışla karşılamak mümkün… Çünkü vücudunu öyle bir mikrop ele geçirmiş ve metabolizması, psikolojisi, biyolojisi, fizyolojisi öyle bir bozulmuştur ki, hasta tamamen şuursuz bir şekilde hareket etmektedir. Ancak manevi kuduzun konuşurken salgıladıkları, saldırgan tavırları, irin çanağı gözleriyle iğrenç bakışları hiçbir teoriyle açıklanabilecek gibi değil. Maalesef bu hastalık için tıp çoğu vakada çaresiz kalmıştır. Yani bedenle ilgili olan kuduzun çaresi çok önceden bulundu. Eğer müdahalede geç kalınmazsa hasta iyileşiyor. Manevi kuduzlukta iyileşme daha zor. Neredeyse imkânsız!



Manevi kuduzluk hastalığına yakalananlar daha saldırgan oluyorlar ve onlar maddi hedeflerle pek ilgilenmiyorlar. Hedeflerinde kendi ve diğer insanların bedenleri yoktur. Onlar genelde manevi hedeflere saldırırlar: Din, kültür, örf ve adetler, yaşam biçimleri, özgürlükler başlıca hedefleri arasındadır. Bu saldırganlıklarının bir sonucu olarak doğal olarak ortaya çıkan toplum tepkisini minimize edebilmek için kendilerine ciddi bahaneler bulma konusunda da mahirdirler. Mesela, dine, dinin değerlerine, dindarlara saldırırken ‘aslında din istismarına tepki duydukları için böyle davrandıklarını’ iddia ederler. Çağdaşlık edebiyatı gevelerken çağdaşlığın vazgeçilmezi olan özgürlükler konusunda hep tutarsız davranırlar.



Manevi kuduzluk bir yönüyle elit tabaka hastalığıdır. Geniş halk kitleleri arasında da yer yer görülen bu hastalık, esasen kamuoyu oluşturabilecek kapasitedeki kişileri daha çok seviyor. Bu tür insanları kaygan bir zeminde ve genelde iblise meyilli olmaları bu durumun en önemli sebeplerinden biridir. Tencere-kapak meselesi…



Kendilerine siyasetçi, bilim adamı, devlet adamı, sanatçı, aydın, akademisyen, entelektüel gibi sıfatlar verilmiş olduğu için bir bakıma tam veya yarı dokunulmazlık sahibi olan bu hastalıklı insanların yaptıklarının yanlarına kâr kalması ise büyük kitleleri rencide etmekten başka bir sonuç doğurmuyor.



Nur Serter’in başlattığı ve bir virüs gibi diğer üniversitelere de sıçrayan başörtülüleri ikna odalarına çekme iğrençliği, domuz kılıklı Turhan Selçuk’un başörtüsü takan bir kadını domuz şeklinde karikatürize etmesi, CHP’li Onur Öymen’in başörtüsünü Nazi Gömleği’ne benzetmesi, CHP’li Önder Sav’ın Peygamberimize ve dinimizin değerlerine dil uzatması, Bedri Baykam’ın iğrençlikleri, Duman Grubu’nun solisti esrarkeş Kaan Tangöze’nin İhlâs Suresi’ni değiştirerek aşağılık bir şarkı yapması, Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın başörtüsüne fahişe kıyafeti demesi... hep bu manevi kuduzluk hastalığının geldiği boyutları gösteriyor.



Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Manevi kuduzluk hastalığına yakalananlar için çok acil bir antivirüse ihtiyaç var. Aslında o antivirüs de var ama… Bakara Suresi 7. ayet çok ciddi bir tehditle karşımıza çıkıyor:


 


خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ


 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

21 Nisan 2009

Manevi Kuduzluk

Bildiğimiz ve bedene musallat olan kuduz hastalığı, eskiye oranla nadir olarak görülüyor. Gerek, kuduz mikrobu taşıyan hayvanların aşılanması gerekse bu hayvanlar tarafından ısırılan insanlara erken müdahale edilmesinden dolayı son yıllarda kuduzdan meydana gelen bir ölüm neredeyse hiç yaşanmadı; neredeyse tarihe karıştı. Ya manevi kuduzluk…

Ancak bedenle ilgili olan bu hastalığın yerini daha tehlikelisi olan manevi kuduzluk aldı. Kediden, köpekten bulaşmayan; bizzat insandan insana bulaşan ve fikir mikrobu yoluyla yayılan bir hastalık…

İki hastalığın benzer özellikleri var: İkisinde de hasta bariz şekilde salya saçıyor, ikisinde de hasta aşırı saldırgan… ve ikisinde de önünde sonunda -eğer çare bulunamazsa- hasta kudurarak ölüyor. İşin sonunda bir de kireçle yakılmak var ki, bu dramatik bir sahnedir ve hatırlamak, satırlara dökmek, üzerine konuşmak çok incitici olabiliyor.

Bedenle ilgili olan kuduz hastalığında hastanın salyalarını, saldırganlığını, çevresine ve kendisine zarar vermesini, elini kolunu ısırmasını, etlerini koparmasını anlayışla karşılamak mümkün… Çünkü vücudunu öyle bir mikrop ele geçirmiş ve metabolizması, psikolojisi, biyolojisi, fizyolojisi öyle bir bozulmuştur ki, hasta tamamen şuursuz bir şekilde hareket etmektedir. Ancak manevi kuduzun konuşurken salgıladıkları, saldırgan tavırları, irin çanağı gözleriyle iğrenç bakışları hiçbir teoriyle açıklanabilecek gibi değil. Maalesef bu hastalık için tıp çoğu vakada çaresiz kalmıştır. Yani bedenle ilgili olan kuduzun çaresi çok önceden bulundu. Eğer müdahalede geç kalınmazsa hasta iyileşiyor. Manevi kuduzlukta iyileşme daha zor. Neredeyse imkânsız!

Manevi kuduzluk hastalığına yakalananlar daha saldırgan oluyorlar ve onlar maddi hedeflerle pek ilgilenmiyorlar. Hedeflerinde kendi ve diğer insanların bedenleri yoktur. Onlar genelde manevi hedeflere saldırırlar: Din, kültür, örf ve adetler, yaşam biçimleri, özgürlükler başlıca hedefleri arasındadır. Bu saldırganlıklarının bir sonucu olarak doğal olarak ortaya çıkan toplum tepkisini minimize edebilmek için kendilerine ciddi bahaneler bulma konusunda da mahirdirler. Mesela, dine, dinin değerlerine, dindarlara saldırırken ‘aslında din istismarına tepki duydukları için böyle davrandıklarını’ iddia ederler. Çağdaşlık edebiyatı gevelerken çağdaşlığın vazgeçilmezi olan özgürlükler konusunda hep tutarsız davranırlar.

Manevi kuduzluk bir yönüyle elit tabaka hastalığıdır. Geniş halk kitleleri arasında da yer yer görülen bu hastalık, esasen kamuoyu oluşturabilecek kapasitedeki kişileri daha çok seviyor. Bu tür insanları kaygan bir zeminde ve genelde iblise meyilli olmaları bu durumun en önemli sebeplerinden biridir. Tencere-kapak meselesi…

Kendilerine siyasetçi, bilim adamı, devlet adamı, sanatçı, aydın, akademisyen, entelektüel gibi sıfatlar verilmiş olduğu için bir bakıma tam veya yarı dokunulmazlık sahibi olan bu hastalıklı insanların yaptıklarının yanlarına kâr kalması ise büyük kitleleri rencide etmekten başka bir sonuç doğurmuyor.

Nur Serter’in başlattığı ve bir virüs gibi diğer üniversitelere de sıçrayan başörtülüleri ikna odalarına çekme iğrençliği, domuz kılıklı Turhan Selçuk’un başörtüsü takan bir kadını domuz şeklinde karikatürize etmesi, CHP’li Onur Öymen’in başörtüsünü Nazi Gömleği’ne benzetmesi, CHP’li Önder Sav’ın Peygamberimize ve dinimizin değerlerine dil uzatması, Bedri Baykam’ın iğrençlikleri, Duman Grubu’nun solisti esrarkeş Kaan Tangöze’nin İhlâs Suresi’ni değiştirerek aşağılık bir şarkı yapması hep bu manevi kuduzluk hastalığının geldiği boyutları gösteriyor.

Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Manevi kuduzluk hastalığına yakalananlar için çok acil bir antivirüse ihtiyaç var. Aslında o antivirüs de var ama… Bakara Suresi 7. ayet çok ciddi bir tehditle karşımıza çıkıyor!
خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
.
Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

13 Nisan 2009

Kelime Oyunları: Kazanmak Kaybetmek Kazan-Kazan

Kazanırken Kaybetmek:


Hayatımız kazanma duygusu, arzusu ve dürtüsü üzerine kuruluymuş gibi mücadele ediyoruz. Hep kazanmak istiyoruz. İşin buraya kadar olan kısmı normal görünüyor. Kimi münzevi görüşlü akımlar tarafından işin bu kısmı da eleştiriliyor; ama hadi biz normal karşılayalım. Anormal kısım buradan sonra başlıyor: Kazanmak için her yola başvurmak! İşte bu anormal… Yani “bir şey” kazanmak için “birçok şey”i kaybetmeyi göze almak, umursamamak gibi bir cesarete de sahibiz.



İnsan bu yönüyle çok ilginçtir. Para kazanmak, mevki kazanmak, itibar kazanmak, dava kazanmak, seçim kazanmak, yarışma kazanmak, sınav kazanmak, taraftar kazanmak vs. vs. gönül taşıyan her insanın arzulayacağı bir şeydir. Bütün insanların da -kiminin küçücük, kiminin kocaman- gönlü olduğuna göre…



Ve fakat kazanma arzusu hırsa dönüşüp insanın gözü kararınca artık kazanma uğruna kaybettikleriyle pek ilgilenmiyor. Bu o kadar umurunda da olmuyor zaten. Yukarıda saydığımız şeyleri kazanırken neler kaybettiğimizi bir düşünürsek ne dediğim daha iyi anlaşılabilir: Zaman, dost, vicdan, onur, sağlık kaybedilebilir.



İnsan itibar kazanmaya çalışırken itibar kaybedebilir. İnsan haksız olduğu bir davayı kazanmaya çalışırken onurunu kaybedebilir. İnsan dünyayı gereğinden fazla umursayarak çalışırsa başka şeylerle beraber sağlığını kaybedebilir. Yani insan, edep ve hayâ ölçüsünde kazanmıyorsa gerçekte hep kaybeder.



Kazanırken kaybetme, modernizmin ve popüler kültürün çarkları arasında kendini unutan insanın durduramadığı -belki de durdurmak istemediği- bir tükenişi de temsil eder aslında.



Kaybederken Kazanmak:


Şeylerin görüntüsü bizim için çok önemli değilse yani görünenle değil de başka şeylerle de ilgileniyorsak, görüntülerin arka planlarına da bakabiliyorsak kaybederken kazanmanın mümkün olduğunu biliriz.



Bu tür bir kazanım genelde manevi tatmin arayanlar için mükemmel bir kazanma biçimidir ve hiçbir şeyle değişilmez. Onun verdiği tatmin duygusunu ölçebilecek bir aracın varlığını da kabul etmezler.



Kaybederken kazanan insanın dünyadan elini eteğini çektiğini, kendini inzivaya verdiğini, az önce saydığımız şeylerden hiçbirini kazanamadığını iddia ettiğim düşünülmesin. Dünyalıklarını da pekâlâ kazanırlar, makam-mevki-para sahibi olurlar. Yarış gerektiren birçok sınavdan alınlarının akıyla da çıkarlar. Ancak kazanırken kaybeden insanlardan farklı olarak, kendilerinin ve diğer insanların sınırına asla tecavüz etmezler. Ancak bunu çok az insan başarabilir.



Kazan-Kazan:


Böyle sihirli bir formül olduğuna inanmıyorum. Kazan-Kazan formülünün özellikle siyasi ve uluslar arası kurnazlık kültürünün ürettiği bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kazan-Kazan formülünü masaya ilk sunan her zaman bir sıfır önde başlar oyuna; çeşitli kurnazlıklar yaparak da oyunu önde bitirir. Batı usulü bir haksız kazanma biçimi diyerek geçebiliriz.


  
 Süleyman S. Aras
 

Bu yazıyı paylaş:

Kelime Oyunları: Kazanmak, Kaybetmek, Kazan-Kazan

Kazanırken Kaybetmek:

Hayatımız kazanma duygusu, arzusu ve dürtüsü üzerine kuruluymuş gibi mücadele ediyoruz. Hep kazanmak istiyoruz. İşin buraya kadar olan kısmı normal görünüyor. Kimi münzevi görüşlü akımlar tarafından işin bu kısmı da eleştiriliyor; ama hadi biz normal karşılayalım. Anormal kısım buradan sonra başlıyor: Kazanmak için her yola başvurmak! İşte bu anormal… Yani “bir şey” kazanmak için “birçok şey”i kaybetmeyi göze almak, umursamamak gibi bir cesarete de sahibiz.

İnsan bu yönüyle çok ilginçtir. Para kazanmak, mevki kazanmak, itibar kazanmak, dava kazanmak, seçim kazanmak, yarışma kazanmak, sınav kazanmak, taraftar kazanmak vs. vs. gönül taşıyan her insanın arzulayacağı bir şeydir. Bütün insanların da -kiminin küçücük, kiminin kocaman- gönlü olduğuna göre…

Ve fakat kazanma arzusu hırsa dönüşüp insanın gözü kararınca artık kazanma uğruna kaybettikleriyle pek ilgilenmiyor. Bu o kadar umurunda da olmuyor zaten. Yukarıda saydığımız şeyleri kazanırken neler kaybettiğimizi bir düşünürsek ne dediğim daha iyi anlaşılabilir: Zaman, dost, vicdan, onur, sağlık kaybedilebilir.

İnsan itibar kazanmaya çalışırken itibar kaybedebilir. İnsan haksız olduğu bir davayı kazanmaya çalışırken onurunu kaybedebilir. İnsan dünyayı gereğinden fazla umursayarak çalışırsa başka şeylerle beraber sağlığını kaybedebilir. Yani insan, edep ve hayâ ölçüsünde kazanmıyorsa gerçekte hep kaybeder.

Kazanırken kaybetme, modernizmin ve popüler kültürün çarkları arasında kendini unutan insanın durduramadığı -belki de durdurmak istemediği- bir tükenişi de temsil eder aslında.

Kaybederken Kazanmak:

Şeylerin görüntüsü bizim için çok önemli değilse yani görünenle değil de başka şeylerle de ilgileniyorsak, görüntülerin arka planlarına da bakabiliyorsak kaybederken kazanmanın mümkün olduğunu biliriz.

Bu tür bir kazanım genelde manevi tatmin arayanlar için mükemmel bir kazanma biçimidir ve hiçbir şeyle değişilmez. Onun verdiği tatmin duygusunu ölçebilecek bir aracın varlığını da kabul etmezler.

Kaybederken kazanan insanın dünyadan elini eteğini çektiğini, kendini inzivaya verdiğini, az önce saydığımız şeylerden hiçbirini kazanamadığını iddia ettiğim düşünülmesin. Dünyalıklarını da pekâlâ kazanırlar, makam-mevki-para sahibi olurlar. Yarış gerektiren birçok sınavdan alınlarının akıyla da çıkarlar. Ancak kazanırken kaybeden insanlardan farklı olarak, kendilerinin ve diğer insanların sınırına asla tecavüz etmezler. Ancak bunu çok az insan başarabilir.

Kazan-Kazan:

Böyle sihirli bir formül olduğuna inanmıyorum. Kazan-Kazan formülünün özellikle siyasi ve uluslar arası kurnazlık kültürünün ürettiği bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kazan-Kazan formülünü masaya ilk sunan her zaman bir sıfır önde başlar oyuna; çeşitli kurnazlıklar yaparak da oyunu önde bitirir. Batı usulü bir haksız kazanma biçimi diyerek geçebiliriz.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

17 Mart 2009

Türk İletişim Kanallarındaki “Standart Aile Tipi” Projesi

Sosyal ve kültürel hayatımız üzerinde belirleyici etkisi olan, görsel iletişim kanallarında gördüğümüz ve maalesef pek de umursamadığımız bir projeden söz etmek istiyorum. Bahsedeceğim bu proje, her ne kadar toplum tarafından sineye çekilmiş ve artık benimsenmiş gibi görünse de ortada ciddi bir algılama, anlama ve yansıtma hastalığı olduğu kanaatindeyim.



Ben bu ayrımcı, saptırıcı, kötü niyetli projeye “standart aile tipi projesi” diyorum. Bunun adı “standart aile tipi dayatması” olarak da düşünülebilir.



Standart aile tipi projesinin belirleyici unsuru olma görevinin ağırlıklı olarak kadına verildiğini özellikle vurgulamak istiyorum. Yani “rol-model aile” dayatmasında mesajlar genelde kadın üzerinden veriliyor.



Çoğunlukla hâkim ve materyalist-darvinist sermayenin elinde bulunan birçok proje üretim merkezinden çıkan ve fakat tek merkezden üretilmiş izlenimi veren film, dizi, dizi haber, skeç, reklam, kitap, dergi, gazete vb. iletişim ve etkileşim araçları bize hep aynı aile tipinin varlığı yalanını söylüyor. Bu yalan, bir materyalist felsefe üzerine olduğu kadar fiziki özellikler ve beklentiler üzerine de kuruludur aynı zamanda… Senaryolarda cinsel ilişkiler son derece geniş/serbest tutulmuş (mezhep genişletilmiş), kimin ne zaman kimin yatağında uyandığının önemsenmemesi çağdaşlık sayılmış ve mahremiyetin cenazesi çoktan kaldırılmıştır. Bu aile tipinin dişi üyelerinin ya başı açıktır ya başının yanında vücudu da kısmen açıktır ve ya bu üyeler neredeyse yarı çıplaktır. Bu aile tipinde -eğer varsa- sadece ninenin başı, saçlarının bir kısmı görünecek şekilde kapalıdır. Burada meseleyi biraz özele indirgeyeceğim; ama vurgulamadan da geçemeyeceğim: Mesela, başörtülü bir kadının veya bir imamın, bugüne kadar geniş kitlelere hitap eden herhangi bir projede (dizi, film, reklam vb.) olumlu bir rol ile karşımıza çıkmamış olması bana hep düşündürücü gelmiştir.



Çoğu dizi ve filmde, modellerin çoraplarını mı yoksa sevgililerini mi daha sık değiştirdiğinin ancak fanatik izleyiciler tarafından fark edilmesi, kimi reklamlarda sapkın cinsel çağrışımların işlenmesi gelinen noktanın ne kadar vahim ve düşündürücü olduğunu göstermeye yetiyor. Ve maalesef bütün senaryolarda harfiyen benzeyen ve lanse edilen aile standardı bu minval üzere bina edilmiştir.



Hâkim ve materyalist-darvinist sermayenin elinden çıkan senaryoların görüntüsü bu iken muhafazakâr geçinen kesimler tarafından üretilenler çok mu masum? Asla! Bir-iki amatör, masa başı üretim hidayet öyküsü dışında ya üretilmiş hiçbir şey yok ya da diğer kesimden aşırılmış ve biraz törpülenip muhafazakârlaştırılmaya çalışılmış senaryolar var… Eşarp ve tesettür kıyafetleri için düşünülüp dizayn edilmiş reklamlar bile çok rahat bir şekilde şehevi duygularınızı harekete geçirebilecek yapıdadır.



Türk aile tipini, bize sunulan, gözümüze sokulan, basmakalıp senaryolarla durmadan tekrar edilen bu hastalıklı tipler mi ifade ediyor? Bu memlekette yaşayan insanlar gerçekten böyle mi yaşıyor yoksa toplumun böyle yaşaması mı isteniyor? Toplumumuza reva görülen yaşam biçimi bu ise bunu kim istiyor?



Dikkatli bakın… Bu düzenbazların elinden çıkan senaryolara dikkatli bakın… “Vezir” ve “rezil” edilen karakterlerin ayırt edici özelliklerine bakın… Dindar, muhafazakâr, tesettürlü, inançlı, alkole karşı olan, maneviyatçı vb. insan tipi, bu senaryolara girmeyi ya hiç başaramaz ya da fesat, cahil, bağnaz, içten pazarlıklı karakterler olarak lanse edilir.



Bizim iki yolumuz var: Ya bunları veto edeceğiz ya da doğrusunu yapacağız. Başka yolumuz yok!



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Türk İletişim Kanallarındaki “Standart Aile Tipi” Projesi

Sosyal ve kültürel hayatımız üzerinde belirleyici etkisi olan, görsel iletişim kanallarında gördüğümüz ve maalesef pek de umursamadığımız bir projeden söz etmek istiyorum. Bahsedeceğim bu proje, her ne kadar toplum tarafından sineye çekilmiş ve artık benimsenmiş gibi görünse de ortada ciddi bir algılama, anlama ve yansıtma hastalığı olduğu kanaatindeyim.

Ben bu ayrımcı, saptırıcı, kötü niyetli projeye “standart aile tipi projesi” diyorum. Bunun adı “standart aile tipi dayatması” olarak da düşünülebilir.

Standart aile tipi projesinin belirleyici unsuru olma görevinin ağırlıklı olarak kadına verildiğini özellikle vurgulamak istiyorum. Yani “rol-model aile” dayatmasında mesajlar genelde kadın üzerinden veriliyor.

Çoğunlukla hâkim ve materyalist-darvinist sermayenin elinde bulunan birçok proje üretim merkezinden çıkan ve fakat tek merkezden üretilmiş izlenimi veren film, dizi, dizi haber, skeç, reklam, kitap, dergi, gazete vb. iletişim ve etkileşim araçları bize hep aynı aile tipinin varlığı yalanını söylüyor. Bu yalan, bir materyalist felsefe üzerine olduğu kadar fiziki özellikler ve beklentiler üzerine de kuruludur aynı zamanda… Senaryolarda cinsel ilişkiler son derece geniş/serbest tutulmuş (mezhep genişletilmiş), kimin ne zaman kimin yatağında uyandığının önemsenmemesi çağdaşlık sayılmış ve mahremiyetin cenazesi çoktan kaldırılmıştır. Bu aile tipinin dişi üyelerinin ya başı açıktır ya başının yanında vücudu da kısmen açıktır ve ya bu üyeler neredeyse yarı çıplaktır. Bu aile tipinde -eğer varsa- sadece ninenin başı, saçlarının bir kısmı görünecek şekilde kapalıdır. Burada meseleyi biraz özele indirgeyeceğim; ama vurgulamadan da geçemeyeceğim: Mesela, başörtülü bir kadının veya bir imamın, bugüne kadar geniş kitlelere hitap eden herhangi bir projede (dizi, film, reklam vb.) olumlu bir rol ile karşımıza çıkmamış olması bana hep düşündürücü gelmiştir.

Çoğu dizi ve filmde, modellerin çoraplarını mı yoksa sevgililerini mi daha sık değiştirdiğinin ancak fanatik izleyiciler tarafından fark edilmesi, kimi reklamlarda sapkın cinsel çağrışımların işlenmesi gelinen noktanın ne kadar vahim ve düşündürücü olduğunu göstermeye yetiyor. Ve maalesef bütün senaryolarda harfiyen benzeyen ve lanse edilen aile standardı bu minval üzere bina edilmiştir.

Hâkim ve materyalist-darvinist sermayenin elinden çıkan senaryoların görüntüsü bu iken muhafazakâr geçinen kesimler tarafından üretilenler çok mu masum? Asla! Bir-iki amatör, masa başı üretim hidayet öyküsü dışında ya üretilmiş hiçbir şey yok ya da diğer kesimden aşırılmış ve biraz törpülenip muhafazakârlaştırılmaya çalışılmış senaryolar var… Eşarp ve tesettür kıyafetleri için düşünülüp dizayn edilmiş reklamlar bile çok rahat bir şekilde şehevi duygularınızı harekete geçirebilecek yapıdadır.

Türk aile tipini, bize sunulan, gözümüze sokulan, basmakalıp senaryolarla durmadan tekrar edilen bu hastalıklı tipler mi ifade ediyor? Bu memlekette yaşayan insanlar gerçekten böyle mi yaşıyor yoksa toplumun böyle yaşaması mı isteniyor? Toplumumuza reva görülen yaşam biçimi bu ise bunu kim istiyor?

Dikkatli bakın… Bu düzenbazların elinden çıkan senaryolara dikkatli bakın… “Vezir” ve “rezil” edilen karakterlerin ayırt edici özelliklerine bakın… Dindar, muhafazakâr, tesettürlü, inançlı, alkole karşı olan, maneviyatçı vb. insan tipi, bu senaryolara girmeyi ya hiç başaramaz ya da fesat, cahil, bağnaz, içten pazarlıklı karakterler olarak lanse edilir.

Bizim iki yolumuz var: Ya bunları veto edeceğiz ya da doğrusunu yapacağız. Başka yolumuz yok!

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

7 Mart 2009

Gerçeği Söyleme Takıntısı

Geçenlerde okuduğum bir habere göre Japonya’da kan gruplarına verilen önem neredeyse tabu derecesinde önemseniyor. Örneğin işe eleman alma, evlenme, arkadaş edinme vb. süreçlerde kan grubu belirleyici unsurlardan biriymiş.



Kişilerin özelliklerini, karakterlerini belirleyen unsurlardan biri olarak görülen kan gruplarının insanlara verdiği çeşitli özelliklerinden, artılarından ve eksilerinden bahsedilen haberde bir ayrıntı dikkatimi çekmişti. Burada kan gruplarının tüm özelliklerinden bahsederek konuyu uzatmak istemiyorum; ama dikkatimi çeken o ayrıntı üzerinde biraz durmak istiyorum. Habere göre kan grubu -benim gibi- “A” olanların olumsuz özelliklerinden birisi gerçeği söyleme takıntısıymış. İlginç! Yani gerçeği söylemek bir takıntıymış(!).



Bizim literatürümüzde yer alan “her doğru her yerde söylenmez” ile aynı bağlamda olduğunu sanmadığım “gerçeği söyleme” eylemini ben erdem olarak algılarım; takıntı değil.



Ancak “her doğru her yerde söylenmez” sözüne de bir parça itirazım olacak. Buradaki itirazım, bu sözün doğruluğuna değil. Bilakis, günümüz şartlarında değişmez gerçeklerden biri haline gelmiştir bu söz. İtirazı gerektiren ise bu sözün inanılmaz derecede suiistimal edilmesidir. Sırf bu yüzden söylenmemiş ve söylenmeyen kim bilir insanlığa nelere mal olmuştur.



Bu tür sözleri hayatımıza ve yaşam felsefemize uygularken gerçek bağlamından çıkararak uygulamamız içinden çıkılamaz anlam problemlerine sebep oluyor, diye düşünüyorum.



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

6 Mart 2009

Gerçeği Söyleme Takıntısı

Geçenlerde okuduğum bir habere göre Japonya’da kan gruplarına verilen önem neredeyse tabu derecesinde önemseniyor. Örneğin işe eleman alma, evlenme, arkadaş edinme vb. süreçlerde kan grubu belirleyici unsurlardan biriymiş.

Kişilerin özelliklerini, karakterlerini belirleyen unsurlardan biri olarak görülen kan gruplarının insanlara verdiği çeşitli özelliklerinden, artılarından ve eksilerinden bahsedilen haberde bir ayrıntı dikkatimi çekmişti. Burada kan gruplarının tüm özelliklerinden bahsederek konuyu uzatmak istemiyorum; ama dikkatimi çeken o ayrıntı üzerinde biraz durmak istiyorum. Habere göre kan grubu -benim gibi- “A” olanların olumsuz özelliklerinden birisi gerçeği söyleme takıntısıymış. İlginç! Yani gerçeği söylemek bir takıntıymış(!).

Bizim literatürümüzde yer alan “her doğru her yerde söylenmez” ile aynı bağlamda olduğunu sanmadığım “gerçeği söyleme” eylemini ben erdem olarak algılarım; takıntı değil.

Ancak “her doğru her yerde söylenmez” sözüne de bir parça itirazım olacak. Buradaki itirazım, bu sözün doğruluğuna değil. Bilakis, günümüz şartlarında değişmez gerçeklerden biri haline gelmiştir bu söz. İtirazı gerektiren ise bu sözün inanılmaz derecede suiistimal edilmesidir. Sırf bu yüzden söylenmemiş ve söylenmeyen kim bilir insanlığa nelere mal olmuştur.

Bu tür sözleri hayatımıza ve yaşam felsefemize uygularken gerçek bağlamından çıkararak uygulamamız içinden çıkılamaz anlam problemlerine sebep oluyor, diye düşünüyorum.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

4 Şubat 2009

Beklemek

...
Beklerim selamın seher zamanı
Ilgıt ılgıt esen yel ilen gönder
Engel olur ise dağlar dumanı
Mektupla geç olur tel ilen gönder

Aşk ateşi gül sinende coşarsa
Firkat gelip ela gözler yaşarsa
Irmak kenarına yolun düşerse
Bırak boz bulanık sel ilen gönder

Selviye benzersin dallar içinde
Herkes seni söyler diller içinde
Eğer dolaşırsan güller içinde
Kopar yaprağını dal ilen gönder

Ateşlere yakma Mahmut Erdal'ı
Tükendi takati kalmadı hali
Kulağım haberde gözletme yolu
Ağızdan ağıza dil ilen gönder

Sözleri Mahmut Erdal tarafından yazılan bu türküyü bilmeyen yok gibidir. En azından -yeni nesil, türkülerimize epeyi uzak kalmış olsa da- eskilerin aşina olduğu bir türkü. “Beklemek” kelimesi üzerine düşünürken bu eylemi en iyi anlatacak edebi bir metin arayışı içine girdim. Sonra belleğimde eskiden beri yer alan bu türkü çıkageldi. İyi de oldu. Yoksa beklemek ile ilgili iki satırı zor yazardım.

Evet, “beklemek” bana göre çok ilginç bir eylemdir. Eğer beklenenin geleceğine olan inanç kesinse yani önünde sonunda -mutlaka- gelecekse insan biraz tedirgin, biraz sabırsız bazen de sevinçli veya hüzünlü bekler. Üzerinde anlaşılan zaman gelip çatınca bekleyenin saate bakma sıklığı değişir, sıklaşır. Kalp atışları da değişip sıklaşır. Beklenen kesinlikle gelecek olsa da tedirginlik ve sabırsızlık başlar yani. Beklenen sevgiliyse, çok sevilen bir arkadaşsa, yeri hiçbir zaman dolmayacak bir dostsa bu tedirginlik ve sabırsızlık sevinçle karışıktır. Ancak geleceği kesin olan ve fakat pek de istenmeyen veya korkulan bir şeyse beklenen… Bu sefer sabırsızlık yoktur; tedirginlik yalnız kalır ve bu tedirginlik de hüzünle karışıktır. Örneğin, insan ölümü hep böyle bekler.

Yalnız, “beklemek” filini bu kadar ilginç bulmamın sebebi yukarıda yazdıklarım değil. Bana bu fiili ilginç kılan esas şey, gelmeyecek olanı da bekliyor olmamızdır. Artık gitmiş veya bitmiş olan veya hayal dışında varlık dünyasına bile çıkmamış olan şeyleri de bekleriz. Buradaki kesinlik de aslında geleceği kesin olanla aynıdır. Bu durum, her ne kadar hayal dünyasının geniş olduğu gerçeğiyle savunulsa da benim kastettiğim kesinlikle bu değil. Ben başka bir şeyden bahsediyorum. Bu hiç çalışılmayan ve iyi/doğru cevaplar verilmeyen sınavdan tam puan beklemek gibi bir şey de değil. O bile beklenir… O bile gelebilir.

Anlatmaya çalıştığım şey, “beklemek” kesin gelecek veya gelmesi muhtemel olanla ilgilidir. Gelmeyecek olanla ilgili olarak “beklemek” fiilinin kullanılması kafamda çözümsüz çok sayıda soru bırakıyor.

Lütfen, bilmece gibi olan bu yazım için ipucu istemeyin! Yoksa tüm büyü bozulabilir.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

1 Şubat 2009

Kabullenme Onaylama Benimseme ve Alkışlama Özgürlüğü

Birey hayatından başlayarak toplum hayatına ve oradan da devletlerarası boyuta kadar devam eden ilişkilerde hep aynı sorunun çözümsüzlüğüyle yüzleşiriz. İtaat sorunu…



Birey de olsa devlet de olsa eğer güçlü olan adil değilse ve vicdandan yoksunsa ve hayat çizgisini (sürecini) sadece dünyasal olarak düşünüyorsa ve insanların eşitliğini tanımıyorsa karşısındakine (çünkü bazılarını karşısına almış ve ötekileştirmiştir) kabullenme, onaylama, benimseme ve alkışlama dışında bir özgürlük vermez. Elbette bu özgürlüklerin en aşağılık ve en rencide edici olanı alkışlama özgürlüğüdür.



Güçlü olan, tüm bu ehlileştirme ve sonrasında itaat ettirme süreçlerini çeşitli yöntemlerle yapsa da işin temelinde elinde bulundurduğu bilgi, para ve silah gücü vardır. Güçlü olan, dönemsel olarak bu silahları değiştirir. Bazen sadece birini kullanırken bazen de hepsini sahaya sürer. Tek amacı hâkim olma duygusunu tatmin etmek olduğu için de mücadele süreçlerinde herhangi bir kural tanımaz. Çünkü artık tek kural gücü elinde bulunduranın aynı zamanda haklı olduğu yanılgısıdır. Tüm kuralları geçersiz kılan bu tek kural da bir şekilde benimsetilir.



Önce güç kullanılarak kabullenme süreci gerçekleştirilir. Zayıf olan “lanet olsun” der de bunu bir kader gibi algılayıp kendi kendine “ben tüm bunları kerhen kabul ediyorum.” derse sinsi bir esaret sürecine kendini teslim etmiştir artık. İlk neslin zoraki kabullenmesini bir sonraki neslin onaylama süreci, ondan sonraki neslin gönüllü benimseme süreci ve nihayetinde sonraki neslin alkışlama süreci takip eder.



Artık kimsenin ‘herhangi bir hakka sahip olmadığını’ iddia edemeyeceği bir dünya düzeni kurulur. Ara sıra bu kısır döngüyü kırmak isteyen cılız sesler yavaş yavaş yükselmeye başladığında hep aynı cevaplar verilir: “kabullenme, onaylama, benimseme ve alkışlama hakkına veya özgürlüğüne sahipsin. Hatta bunlardan birisini serbestçe seçebilirsin.”



Dünya işte böyle tuhaf bir yerdir. Tarih sürecinde bazı “az” zamanlarda da olsa bazen haklı olanların, mazlumların, adillerin, henüz hayvanlaşmamış ve asla hayvanlaşmayacak insanların hüküm sürdüğü dönemler de olmuştur. Olmuşsa da dediğimiz gibi bu dönemler “az” zamanlardır.



Günümüz dünyasında o “az” zamanlardan birisine en çok ihtiyacımızın olduğu bir dönemden geçiyoruz. Her ne şekilde olursa olsun özgür ve aykırı seslerin birleşmesi ve bu “az” zamanın gelişini hızlandırması lazımdır.



‘Bunu biz mi yapacağız?’ demeyin! ‘Ben mi yapacağım?’ demeyin! Belki de dünyayı ve insanlığı kurtaracak o küçücük kıvılcım senin içinde yanıyordur.



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Kabullenme, Onaylama, Benimseme ve Alkışlama Özgürlüğü

Birey hayatından başlayarak toplum hayatına ve oradan da devletlerarası boyuta kadar devam eden ilişkilerde hep aynı sorunun çözümsüzlüğüyle yüzleşiriz. İtaat sorunu…

Birey de olsa devlet de olsa eğer güçlü olan adil değilse ve vicdandan yoksunsa ve hayat çizgisini (sürecini) sadece dünyasal olarak düşünüyorsa ve insanların eşitliğini tanımıyorsa karşısındakine (çünkü bazılarını karşısına almış ve ötekileştirmiştir) kabullenme, onaylama, benimseme ve alkışlama dışında bir özgürlük vermez. Elbette bu özgürlüklerin en aşağılık ve en rencide edici olanı alkışlama özgürlüğüdür.

Güçlü olan, tüm bu ehlileştirme ve sonrasında itaat ettirme süreçlerini çeşitli yöntemlerle yapsa da işin temelinde elinde bulundurduğu bilgi, para ve silah gücü vardır. Güçlü olan, dönemsel olarak bu silahları değiştirir. Bazen sadece birini kullanırken bazen de hepsini sahaya sürer. Tek amacı hâkim olma duygusunu tatmin etmek olduğu için de mücadele süreçlerinde herhangi bir kural tanımaz. Çünkü artık tek kural gücü elinde bulunduranın aynı zamanda haklı olduğu yanılgısıdır. Tüm kuralları geçersiz kılan bu tek kural da bir şekilde benimsetilir.

Önce güç kullanılarak kabullenme süreci gerçekleştirilir. Zayıf olan “lanet olsun” der de bunu bir kader gibi algılayıp kendi kendine “ben tüm bunları kerhen kabul ediyorum.” derse sinsi bir esaret sürecine kendini teslim etmiştir artık. İlk neslin zoraki kabullenmesini bir sonraki neslin onaylama süreci, ondan sonraki neslin gönüllü benimseme süreci ve nihayetinde sonraki neslin alkışlama süreci takip eder.

Artık kimsenin ‘herhangi bir hakka sahip olmadığını’ iddia edemeyeceği bir dünya düzeni kurulur. Ara sıra bu kısır döngüyü kırmak isteyen cılız sesler yavaş yavaş yükselmeye başladığında hep aynı cevaplar verilir: “kabullenme, onaylama, benimseme ve alkışlama hakkına veya özgürlüğüne sahipsin. Hatta bunlardan birisini serbestçe seçebilirsin.”

Dünya işte böyle tuhaf bir yerdir. Tarih sürecinde bazı “az” zamanlarda da olsa bazen haklı olanların, mazlumların, adillerin, henüz hayvanlaşmamış ve asla hayvanlaşmayacak insanların hüküm sürdüğü dönemler de olmuştur. Olmuşsa da dediğimiz gibi bu dönemler “az” zamanlardır.

Günümüz dünyasında o “az” zamanlardan birisine en çok ihtiyacımızın olduğu bir dönemden geçiyoruz. Her ne şekilde olursa olsun özgür ve aykırı seslerin birleşmesi ve bu “az” zamanın gelişini hızlandırması lazımdır.

‘Bunu biz mi yapacağız?’ demeyin! ‘Ben mi yapacağım?’ demeyin! Belki de dünyayı ve insanlığı kurtaracak o küçücük kıvılcım senin içinde yanıyordur.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

21 Ocak 2009

Çocuk ve Din Eğitimi: Doğru mu, Yanlış mı?

Kimi eğitim ve gelişim psikolojilerine göre, belli bir yaşa gelmeden çocuklara dini eğitim vermek veya onlara dini inançların Allah, Peygamber, melek, cin, ahiret, cennet, cehennem gibi temel esaslarıyla ilgili bilgiler vermek ve onlarda bu yönde beklenen kanaatler oluşturmak sakıncalıdır.



Öte yandan bunu bireyin özgürlüğüne kadar indirgeyenler de var. Diyorlar ki, ‘Bırakalım herkes belli bir yaşa geldiğinde inancını kendisi seçsin. Bizim onların adına karar verme hakkımız olmadığı için özgürlüklerini gasp ediyoruz.’ Böyle bir teori olsa olsa materyalist felsefeden besleniyordur diye düşünüyorum. Kendi içinde (dinin toplum hayatından tecridini öngören yaklaşımlar) tutarlıdır da bizim gibi dinî, sosyal ve kültürel hayatı iç içe olan toplumlara uymaz. Özellikle bize uymaz. Çünkü “emr-i bi’l-ma’ruf” dediğimiz “her Müslümanın tebliğ görevi” önce kendi ailesinde başlar.



Bu görevin o yaşlardaki çocuklar üzerinde uygulanmasını sakıncalı gören yaklaşımlara tekrar dönersek, iyi niyetten yoksun olduğunu bildiğim için bunları benimsemiyorum ve reddediyorum. Ancak en önemli sebebim bu “iyi niyet yoksunluğu” değil! İnsanın tüm eğitiminin, geleceğini şekillendiren temellerinin, karakterinin neredeyse tamamının 0-6 yaş arasında şekillendiğini bildiğim gibi bu evrenin ve arkasından gelen birkaç yılın diğer eğitimler yanında din ve karakter eğitimi açısından çok önemli olduğunu da biliyorum. Kısaca söylemek gerekirse ne olacaksa 0-6 yaş arasında olur ve biter. Ondan sonrası tekrardır.



Bizdeki bazı entelektüellerin, özellikle kimi eğitimcilerin ve eğitim psikologlarının da marifetiyle bu devredeki dini eğitimin kreş ve okul ayağının, başta laiklik de bahane edilerek ortadan kaldırılması vahim bir hatadır. Erken yaşlardaki din eğitiminin sadece ailelere kalması ve bunun da medya eliyle neredeyse sabote edilmesi de oldukça düşündürücüdür. Medya eliyle diyorum. Çünkü gazete, dergi, radyo, televizyon ve son zamanlarda internette arzı endam eden uzmanlar(!) çocuklarda din eğitiminin zararlarından den vurup duruyorlar.



Erken yaşlarda, temelde metafiziğe dayanan din eğitimi çocuklarda bunalımlara ve sapmalara yol açıyormuş(!). Bilimsel temelden yoksun olan bu iddia bin beş yüz yıldır ne zaman gerçekleşti? Hem ilk devir Müslümanlarının çocukları hem de modern zamanların dindar ailelerinin yetiştirdiği çocuklar öyle bunalımlar veya sapmalar yaşamadı. Sağlam bir dini eğitim alarak yetişen insanlar da genelde topluma ve içinde bulundukları toplumun kültür ve medeniyet hayatına olumlu katkılar yaptılar. En azından olumsuzluklara yol açmadılar.



Şimdi sorarım sizlere keşfetme, öğrenme, anlamlandırma sürecinde “Allah” diye bir kavramla karşılaşıp görmediği halde onun varlığına inanan bir çocuk büyüdüğünde sağlam bir inançla onun varlığına inanmaya devam ediyorsa (ayrıca daha sonra inanmayabilir de bu onda, anne-babası tarafından aldatılmış olduğu duygusu falan yaşatmaz) bunun ne gibi bir sakıncası olabilir? Peki, sadece masallarla veya Pokemon’u, “… iyi bir çocuk olursanız onları görebilirsiniz bile” gibi bir sloganla başlayan Şirinler’i izleyerek büyüyen ve fakat daha sonra böyle bir şey olmadığı hayal kırıklığını yaşayan bir birey daha mı sağlıklıdır?



Henüz 3 yaşında 10. Yıl Marşı ezberletilen, bale öğretilen, "öcü" kavramıyla karşılaşan çocuklara ne dersiniz?



Yeri gelmişken, Recep Hilmi Tufan Kardeşimizin blogunda paylaştığı bir videoya yapılan bazı yorumları da ibretle okuduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. Önyargı konusunda üstümüze yok!



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Çocuk Eğitiminde Bir Doğru-Yanlış Problemi: Din Eğitimi

Kimi eğitim ve gelişim psikolojilerine göre, belli bir yaşa gelmeden çocuklara dini eğitim vermek veya onlara dini inançların Allah, Peygamber, melek, cin, ahiret, cennet, cehennem gibi temel esaslarıyla ilgili bilgiler vermek ve onlarda bu yönde beklenen kanaatler oluşturmak sakıncalıdır.

Öte yandan bunu bireyin özgürlüğüne kadar indirgeyenler de var. Diyorlar ki, ‘Bırakalım herkes belli bir yaşa geldiğinde inancını kendisi seçsin. Bizim onların adına karar verme hakkımız olmadığı için özgürlüklerini gasp ediyoruz.’ Böyle bir teori olsa olsa materyalist felsefeden besleniyordur diye düşünüyorum. Kendi içinde (dinin toplum hayatından tecridini öngören yaklaşımlar) tutarlıdır da bizim gibi dinî, sosyal ve kültürel hayatı iç içe olan toplumlara uymaz. Özellikle bize uymaz. Çünkü “emr-i bi’l-ma’ruf” dediğimiz “her Müslümanın tebliğ görevi” önce kendi ailesinde başlar.

Bu görevin o yaşlardaki çocuklar üzerinde uygulanmasını sakıncalı gören yaklaşımlara tekrar dönersek, iyi niyetten yoksun olduğunu bildiğim için bunları benimsemiyorum ve reddediyorum. Ancak en önemli sebebim bu “iyi niyet yoksunluğu” değil! İnsanın tüm eğitiminin, geleceğini şekillendiren temellerinin, karakterinin neredeyse tamamının 0-6 yaş arasında şekillendiğini bildiğim gibi bu evrenin ve arkasından gelen birkaç yılın diğer eğitimler yanında din ve karakter eğitimi açısından çok önemli olduğunu da biliyorum. Kısaca söylemek gerekirse ne olacaksa 0-6 yaş arasında olur ve biter. Ondan sonrası tekrardır.

Bizdeki bazı entelektüellerin, özellikle kimi eğitimcilerin ve eğitim psikologlarının da marifetiyle bu devredeki dini eğitimin kreş ve okul ayağının, başta laiklik de bahane edilerek ortadan kaldırılması vahim bir hatadır. Erken yaşlardaki din eğitiminin sadece ailelere kalması ve bunun da medya eliyle neredeyse sabote edilmesi de oldukça düşündürücüdür. Medya eliyle diyorum. Çünkü gazete, dergi, radyo, televizyon ve son zamanlarda internette arzı endam eden uzmanlar(!) çocuklarda din eğitiminin zararlarından den vurup duruyorlar.

Erken yaşlarda, temelde metafiziğe dayanan din eğitimi çocuklarda bunalımlara ve sapmalara yol açıyormuş(!). Bilimsel temelden yoksun olan bu iddia bin beş yüz yıldır ne zaman gerçekleşti? Hem ilk devir Müslümanlarının çocukları hem de modern zamanların dindar ailelerinin yetiştirdiği çocuklar öyle bunalımlar veya sapmalar yaşamadı. Sağlam bir dini eğitim alarak yetişen insanlar da genelde topluma ve içinde bulundukları toplumun kültür ve medeniyet hayatına olumlu katkılar yaptılar. En azından olumsuzluklara yol açmadılar.

Şimdi sorarım sizlere keşfetme, öğrenme, anlamlandırma sürecinde “Allah” diye bir kavramla karşılaşıp görmediği halde onun varlığına inanan bir çocuk büyüdüğünde sağlam bir inançla onun varlığına inanmaya devam ediyorsa (ayrıca daha sonra inanmayabilir de bu onda, anne-babası tarafından aldatılmış olduğu duygusu falan yaşatmaz) bunun ne gibi bir sakıncası olabilir? Peki, sadece masallarla veya Pokemon’u, “… iyi bir çocuk olursanız onları görebilirsiniz bile” gibi bir sloganla başlayan Şirinler’i izleyerek büyüyen ve fakat daha sonra böyle bir şey olmadığı hayal kırıklığını yaşayan bir birey daha mı sağlıklıdır?

Henüz 3 yaşında 10. Yıl Marşı ezberletilen, bale öğretilen, "öcü" kavramıyla karşılaşan çocuklara ne dersiniz?

Yeri gelmişken, Recep Hilmi Tufan Kardeşimizin blogunda paylaştığı bir videoya yapılan bazı yorumları da ibretle okuduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. Önyargı konusunda üstümüze yok!

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

17 Ocak 2009

“Vebal-ı Kifaye” de Var mı Hocam?

Tüm İslâm âlemine, ancak özellikle din âlimlerine bir soru yöneltmek istiyorum: Aşağı yukarı hepimiz farz-ı ayn ve farz-ı kifayeyi biliyoruz. Biliyoruz ki, farz-ı ayn, ergenlik çağına gelmiş, kadın erkek bütün Müslümanlar üzerine borç olan dini yükümlülüklerdir. Beş vakit namaz gibi… Farz-ı kifaye ise bazı Müslümanların yerine getirmesiyle diğer Müslümanların yapma zorunluluğu olmayan görevlerdir. Cenaze namazı gibi…



Peki hocam! Çok merak ediyorum. Vebal-ı kifaye de var mı? Yani şu anda dünya üzerinde, bir buçuk milyar civarında bir sayıya ulaştığı iddia edilen Müslümanların omuzlarındaki -özellikle- “Gazze vebali” bu dünyada ve öbür dünyada bazılarımız tarafından ödenince çoğumuz cezaya düçar olmaktan kurtulabilecek miyiz?



Yani demem o ki, şu bir buçuk milyar Müslüman ve onların Emirü’l-Mü’mininleri, vebalin de paylaşılacağı müjdesini mi duydular bir yerden? Hocam, Hocalarım! Siz böyle bir fetva verdiyseniz veya literatürümüzde böyle bir fetva varsa ben neden duymadım, görmedim, bilmiyorum… Eğer böyle bir fetva yoksa bu duyarsızlık, her şeye “eyvallah!” çekiş ve kolayca alışma ve kabullenme nereden geliyor?



Gazze/Filistin, Irak, Afganistan, Bosna, Doğu Türkistan vb. yerler konusunda sorulan vicdan kanatıcı tüm soruların bir tek cevabı var, o da: “Vebal-ı kifaye!” Değil mi, Hocam!



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

16 Ocak 2009

“Vebal-ı Kifaye” de Var mı Hocam?

Tüm İslâm âlemine, ancak özellikle din âlimlerine bir soru yöneltmek istiyorum: Aşağı yukarı hepimiz farz-ı ayn ve farz-ı kifayeyi biliyoruz. Biliyoruz ki, farz-ı ayn, ergenlik çağına gelmiş, kadın erkek bütün Müslümanlar üzerine borç olan dini yükümlülüklerdir. Beş vakit namaz gibi… Farz-ı kifaye ise bazı Müslümanların yerine getirmesiyle diğer Müslümanların yapma zorunluluğu olmayan görevlerdir. Cenaze namazı gibi…

Peki hocam! Çok merak ediyorum. Vebal-ı kifaye de var mı? Yani şu anda dünya üzerinde, bir buçuk milyar civarında bir sayıya ulaştığı iddia edilen Müslümanların omuzlarındaki -özellikle- “Gazze vebali” bu dünyada ve öbür dünyada bazılarımız tarafından ödenince çoğumuz cezaya düçar olmaktan kurtulabilecek miyiz?

Yani demem o ki, şu bir buçuk milyar Müslüman ve onların Emirü’l-Mü’mininleri, vebalin de paylaşılacağı müjdesini mi duydular bir yerden? Hocam, Hocalarım! Siz böyle bir fetva verdiyseniz veya literatürümüzde böyle bir fetva varsa ben neden duymadım, görmedim… Eğer böyle bir fetva yoksa bu duyarsızlık, her şeye “eyvallah!” çekiş ve kolayca alışma nereden geliyor?

Gazze/Filistin, Irak, Afganistan, Bosna, Doğu Türkistan vb. yerler konusunda sorulan vicdan kanatıcı tüm soruların bir tek cevabı var, o da: “Vebal-ı kifaye” değil mi, Hocam!

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

25 Kasım 2008

Giderek Cahilleşme Teorisi

İnsanlığın ilkçağlarında bilgi bu kadar birikmemiş ve bilinmesi gereken şeyler henüz insanlığı boğmamıştı. İnsanlığın gelişmesi ile bilginin gelişmesi birbirine paralel devam etmediği için günümüz insanı bilgi yığınları altında ezilip kalmıştır. Bilgi o kadar çok kaynaktan ve o kadar hızlı üretiliyor ki, değil bilginin tamamına, çok az bir kısmını bile hâkim olmak neredeyse imkânsız.



İlk devrin insanları -bu açıdan bakıldığında- bizden daha bilgili değillerdi; ancak bizden daha cahil de değillerdi. Giderek cahilleşme teorisi işte bu önermeye dayanıyor.



Şöyle ki, insanlığın ortaya çıkışı ile bilginin İlahî hafızdan insanlık gündemine doğru ortaya çıkışı eşzamanlıdır. İlk insanın çok şey bilmesi gerekmiyordu. O, devrine göre bilmesi gereken her şeyi bilmekle beraber, bilgisini de sürekli geliştirmekteydi. Bir bölgede yaşayan insanların, o bölgenin ufuk çizgisi içinde olan şeyleri bilmesi yeterliydi. O ufuk çizgisi içinde, fizik olsun metafizik olsun, meydana gelen her şeyin -doğru veya yanlış- bilgisine devrin tüm insanlarının sahip olduğu gerçeği, o çağların başka bir yönünü daha ortaya koyuyor: Günümüzde insan bilginin esiri iken ilk insan bilginin hâkimiydi.



İnsanlığın ilk dönemlerinde hem nüfus az hem iletişim gelişmemiş hem de toplumsal-sosyal yapıyı her yönden ilgilendiren bilgi henüz yeterince (herkes tarafından bilinemeyecek kadar) birikmemişti. Bir istisnayla ki, o da sadece falcıların ve büyücülerin bilebileceği bazı şeylerin olacağına dair inançtı. Bu da bir gerçeklik değil, söz konusu meslek erbabının, diğer insanların safiyane inançlarını istismar etmelerinden ileri geliyordu.



Zamanla hem bilgi düzeyi arttı hem de bilgi düzeyinin artmasıyla birlikte bilinebilecek şeylerin sayısı da arttı. Biriken bilgi, insan sayısındaki ve iletişim imkânlarındaki artışa paralel olarak çok hızlı bir şekilde paylaşılırken zamanla bu paralellik bilginin lehine bozuldu. Paylaşılan her bilgiden yeni şeyler keşfedildi. Aslında yazının keşfi dönüm noktası oldu; insan hafızası yeterli olmayıp “taş tablet”le başlayan bilgiyi işleme, depolama ve paylaşma biçimi günümüzün “dijital tablet”inin, arşivlerin, devasa hafıza sunucularının devreye girmesiyle bambaşka bir hal aldı. Eskiden olmayan gazeteler, dergiler, kitaplar, radyo ve televizyonlar baş döndürücü bir bilgi trafiğine sebep oldu.



Tam da şu anda, dünyanın akla gelebilecek veya gelemeyecek bir noktasında, yeni bilgiler üretiliyor, yeni şeyler keşfediliyor. Şu an benim eklediğim bu blog yazısıyla eşzamanlı olarak binlerce blog yazısı daha ekleniyor. Yeni ve okunmayı bekleyen binlerce kitap basılıyor; dünyanın geçmişi, bugünü ve geleceğiyle ilgili onlarca yeni teori üretiliyor. Onların bir kısmı tekrar sayılırken birçoğu da ya yeni bilgiler ya da yeni fikirler içeriyor ve bunları bilen insanların sayısı oldukça az. Doğal olarak, başka insanların bildiği fakat benim bilmediğim oldukça fazla bilgi var.



Dünya bir yerlere koşuyor ve maalesef biz yetişemiyoruz. Bilgi akışı, elektrik akımını yakalamaya çalışıyor gibi!



Tüm bunlar teoriyi güçlendiriyor: Günümüz insanı, yığılan bilginin esiri olma ve onu ihata edememe açısından ilk çağların insanlarına oranla daha fazla bilgiye sahip olmakla beraber ondan daha cahil görünüyor. Formül basit: Geçmişte “A” kadar bilgi varsa o devrin insanları o bilginin tamamına sahipti. Ve fakat günümüzde bir milyon “A” kadar bilgi varsa günümüz insanı bu bilginin kaç “A” kadarına sahip?



Evet, bilgi trafiği her geçen gün artıyor. Ve insanlık giderek cahilleşiyor.



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Giderek Cahilleşme Teorisi

İnsanlığın ilkçağlarında bilgi bu kadar birikmemiş ve bilinmesi gereken şeyler henüz insanlığı boğmamıştı. İnsanlığın gelişmesi ile bilginin gelişmesi birbirine paralel devam etmediği için günümüz insanı bilgi yığınları altında ezilip kalmıştır. Bilgi o kadar çok kaynaktan ve o kadar hızlı üretiliyor ki, değil bilginin tamamına, çok az bir kısmını bile hâkim olmak neredeyse imkânsız.

İlk devrin insanları -bu açıdan bakıldığında- bizden daha bilgili değillerdi; ancak bizden daha cahil de değillerdi. Giderek cahilleşme teorisi işte bu önermeye dayanıyor.

Şöyle ki, insanlığın ortaya çıkışı ile bilginin İlahî hafızdan insanlık gündemine doğru ortaya çıkışı eşzamanlıdır. İlk insanın çok şey bilmesi gerekmiyordu. O, devrine göre bilmesi gereken her şeyi bilmekle beraber, bilgisini de sürekli geliştirmekteydi. Bir bölgede yaşayan insanların, o bölgenin ufuk çizgisi içinde olan şeyleri bilmesi yeterliydi. O ufuk çizgisi içinde, fizik olsun metafizik olsun, meydana gelen her şeyin -doğru veya yanlış- bilgisine devrin tüm insanlarının sahip olduğu gerçeği, o çağların başka bir yönünü daha ortaya koyuyor: Günümüzde insan bilginin esiri iken ilk insan bilginin hâkimiydi.

İnsanlığın ilk dönemlerinde hem nüfus az hem iletişim gelişmemiş hem de toplumsal-sosyal yapıyı her yönden ilgilendiren bilgi henüz yeterince (herkes tarafından bilinemeyecek kadar) birikmemişti. Bir istisnayla ki, o da sadece falcıların ve büyücülerin bilebileceği bazı şeylerin olacağına dair inançtı. Bu da bir gerçeklik değil, söz konusu meslek erbabının, diğer insanların safiyane inançlarını istismar etmelerinden ileri geliyordu.

Zamanla hem bilgi düzeyi arttı hem de bilgi düzeyinin artmasıyla birlikte bilinebilecek şeylerin sayısı da arttı. Biriken bilgi, insan sayısındaki ve iletişim imkânlarındaki artışa paralel olarak çok hızlı bir şekilde paylaşılırken zamanla bu paralellik bilginin lehine bozuldu. Paylaşılan her bilgiden yeni şeyler keşfedildi. Aslında yazının keşfi dönüm noktası oldu; insan hafızası yeterli olmayıp “taş tablet”le başlayan bilgiyi işleme, depolama ve paylaşma biçimi günümüzün “dijital tablet”inin, arşivlerin, devasa hafıza sunucularının devreye girmesiyle bambaşka bir hal aldı. Eskiden olmayan gazeteler, dergiler, kitaplar, radyo ve televizyonlar baş döndürücü bir bilgi trafiğine sebep oldu.

Tam da şu anda, dünyanın akla gelebilecek veya gelemeyecek bir noktasında, yeni bilgiler üretiliyor, yeni şeyler keşfediliyor. Şu an benim eklediğim bu blog yazısıyla eşzamanlı olarak binlerce blog yazısı daha ekleniyor. Yeni ve okunmayı bekleyen binlerce kitap basılıyor; dünyanın geçmişi, bugünü ve geleceğiyle ilgili onlarca yeni teori üretiliyor. Onların bir kısmı tekrar sayılırken birçoğu da ya yeni bilgiler ya da yeni fikirler içeriyor ve bunları bilen insanların sayısı oldukça az. Doğal olarak, başka insanların bildiği fakat benim bilmediğim oldukça fazla bilgi var.

Dünya bir yerlere koşuyor ve maalesef biz yetişemiyoruz. Bilgi akışı, elektrik akımını yakalamaya çalışıyor gibi!

Tüm bunlar teoriyi güçlendiriyor: Günümüz insanı, yığılan bilginin esiri olma ve onu ihata edememe açısından ilk çağların insanlarına oranla daha fazla bilgiye sahip olmakla beraber ondan daha cahil görünüyor. Formül basit: Geçmişte “A” kadar bilgi varsa o devrin insanları o bilginin tamamına sahipti. Ve fakat günümüzde bir milyon “A” kadar bilgi varsa günümüz insanı bu bilginin kaç “A” kadarına sahip?

Evet, bilgi trafiği he geçen gün artıyor. Ve insanlık giderek cahilleşiyor.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: