Kıyas-ı Fukara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıyas-ı Fukara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2011

‎Türkiye ve Fransa: Dejavu

Türkiye (Osmanlı) ve Fransa ilişkilerinin tarihi seyrine baktığımızda, dejavu hissine kapılmamak elde değil. Aşağıda okuyacağınız, tarih boyu yaşanmış birkaç olay bu fikrimi destekliyor.

Kutsal Roma-Cermen imparatoru Şarlken, Fransa kralı Fransuva'yı 24 Şubat 1525'te kuzey İtalya’da Pavia muharebesinde mağlup edip esir aldı. Fransızlar, Şarlken karşısında aciz kalınca, o dönemde Hıristiyanlığın en büyük düşmanı olarak kabul edilen Osmanlılardan, devrin kudretli padişahı Kanuni’den yardım istedi.  Kanuni, ona şu fermanı gönderdi:

"Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç veren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır'ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han Oğlu Sultan Selim Han Oğlu Sultan Süleyman Han'ım… Sen ki, Fransa vilayetinin kralı Fransuva'sın. Hükümdarların sığındığı kapıma, elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah’ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. Böyle biliniz.”

Şu mektubu da başı beladan kurtulmayan Fransa Kralı II. Henry, Kanuni'ye göndermiştir.

"Su anda Fransa'nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Padişah hazretlerinden başka hiçbir yerden ümidi de yoktur. Ancak, bundan önce de birçok defa padişah hazretlerinin yardımlarını görmüştür. Eğer biraz para ve mal yardımı yaparlarsa, Fransa buna ebediyen minnettar kalacaklar ve Osmanlı cömertliği bir defa daha cihana nam salacaktır. Bu yardım, padişah hazretleri için bir hiç mesabesindedir."

Osmanlı’nın son dönenlerine gelindiğinde, Paris tiyatrolarında sahnelenmeye çalışılan ve İslâm’a hakaret içeren bir piyes, Sultan Abdülhamid Han tarafından verilen ültimatom sayesinde sahnelenemedi. Fransızlar o zaman da başlarda, “Fransa’ya saygı gösterin” gibi zırvalarla oyalama taktiklerine başvurmuşlar ve fakat Abdülhamid Han’ın diplomasi gücü karşısında geri adım atmak zorunda kalmışlardı. Piyes, sadece Fransa’da değil, İngiltere ve ABD’de de sahnelenememişti.

Gelelim bugüne: Sözde Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan bir yasa çıkaran ve buna Türkiye’nin tepki göstermesini, ilişkilerini gözden geçirmesini ve ciddi yaptırımlar yapmaya hazırlanmasını anlamakta zorlanan Fransa’nın yeni Henry’si, Fransuva’sı şöyle diyor: “Türkiye, Fransa’ya saygı göstersin.” Tam bir ezik psikolojisi… Tarih boyunca böyle bir şey hiç yaşanmadı ki! Çünkü Fransa, Türklere özgü saygıyı hak edecek bir devlet kimliğine hiçbir zaman sahip olmadı!

Çok değil, en fazla 5-10 yıl sonra sefil bir Fransa Cumhurbaşkanı Türkiye’nin yöneticilerine şöyle bir mektubu yine gönderecektir:

"Şu anda Fransa'nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Büyük Türkiye Devleti’nden başka hiçbir yerden ümidi de yoktur. Ancak, bundan önce de birçok defa ülkenizin yardımlarını görmüşüzdür. Her seferinde de nankörane davranmışızdır. Sonuçta yine burnumuz sürtmüş ve zor duruma düşmüşüzdür. Eğer biraz para, silah ve mal yardımı yaparsanız, Fransa buna ebediyen minnettar kalacaktır ve Türkiye cömertliği bir defa daha cihana nam salacaktır. Bu yardımlar ile bizi yeniden şımartmanız sizin için bir hiç mesabesindedir. Yine, yeniden esirgemeyiniz, bahşediniz."

Bu blog yazısını yayın, paylaşın ve bir yerde saklayın; emin olun lazım olacak!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

18 Kasım 2011

Türkiye'nin Bazı Gazeteleri

Posta gazetesinin reklamında “Türkiye’nin en çok satan gazetesi!” diye bağıran adamın verdiği fikirden yola çıkarak ülkemizin bazı gazetelerini değerlendirmeye çalıştık:

 

Türkiye’nin en çok atan gazetesi:  (desteksiz, masabaşı ve iftira anlamında)

 

Türkiye’nin en çok atan gazetesi:      (atmasyon anlamında)

 

Türkiye’nin en çok batan gazetesi:  (sivri dilli, dikine yorum anlamında)

 

Türkiye’nin en çok batan gazetesi:  (iflas anlamında; şu an yok mesela)

 

Türkiye’nin en çok çatan gazetesi:  (hep eleştirel bakma anlamında)

 

Türkiye’nin en çok katan gazetesi:  (doğruyu-yanlışı karıştıran anlamında)

 

Türkiye’nin en çok satan gazetesi:  (tüm değerleri üç kuruşa satabilme anlamında)

 

Türkiye’nin en çok Satan* gazetesi:  (*İng. Şeytan anlamında: tehlike, tehlike, tehlike)

 

Türkiye’nin en çok satan gazetesi:  (sadece tiraj anlamında)

 

Türkiye’nin en çok yatan gazetesi:  (çünkü o bir bülten; çaylar şirketten)

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

9 Mart 2011

Delilik İle Dâhilik Arasındaki İnce Çizgi

einstein_dilAslında delilik ile dâhilik arasında ince bir çizgi falan yoktur. Delilik ve dâhilik aynı şey olmasına rağmen; akıllılar, arada bir fark varmış görüntüsü vermek için araya ince bir çizgi çekerler. Olmayan bir farkı -sözüm ona- ince bir çizgiyle belirtmeye çalışırlar. Tamamen delilik!


 


Bir insanın dâhi olmasının yolu biraz deli olmasından geçiyor. Yoksa bütün dâhiler deliler arasından çıkar mıydı?


 


Fakat şunu da unutmamak gerekir ki; her dâhi delidir; ama her deli dâhi değildir.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

11 Aralık 2010

Pazartesi Sendromu mu Cumartesi Sendromu mu?

Gerçekten böyle mi bilmiyorum: Herkesin pazartesilerden nefret ettiği söylenir. Haftanın ilk iş, okul ve resmi günü olduğu ve hemen tatilden sonraya denk geldiği için insanlara sendrom yaşattığı iddia edilir: pazartesi sendromu.


 


14 yıllık eğitim, 9 yıllık iş hayatım var; pazartesi sendromu yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. İş hayatına başladığım günden beri -maalesef- cumartesi günleri de çalışıyorum. İnanır mısınız, ilk işe başladığım tarihten beri cumartesi sendromu yaşıyorum.


 


Aslına bakarsanız, haftanın son iş günü, ertesi gün koskoca(!) bir tatil var… Derdin ne? Keyfini çıkarsana! Ama olmuyor işte. Ülkenin ve dünyanın önemli bir kısmı o gün tatil yapıyorken, dinleniyorken ve en önemlisi de tüm resmi kurumlar kapalıyken çalışmak çok sıkıcı… İnanın hiç çekilmiyor. Bilen bilir!


 


İşte bu durum benim için tam bir sendrom oluyor: cumartesi sendromu.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Pazartesi Sendromu mu Cumartesi Sendromu mu?

Gerçekten böyle mi bilmiyorum: Herkesin pazartesilerden nefret ettiği söylenir. Haftanın ilk iş, okul ve resmi günü olduğu ve hemen tatilden sonraya denk geldiği için insanlara sendrom yaşattığı iddia edilir: pazartesi sendromu.

14 yıllık eğitim, 9 yıllık iş hayatım var; pazartesi sendromu yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. İş hayatına başladığım günden beri -maalesef- cumartesi günleri de çalışıyorum. İnanır mısınız, ilk işe başladığım tarihten beri cumartesi sendromu yaşıyorum.

Aslına bakarsanız, haftanın son iş günü, ertesi gün koskoca(!) bir tatil var… Derdin ne? Keyfini çıkarsana! Ama olmuyor işte. Ülkenin ve dünyanın önemli bir kısmı o gün tatil yapıyorken, dinleniyorken ve en önemlisi de tüm resmi kurumlar kapalıyken çalışmak çok sıkıcı… İnanın hiç çekilmiyor. Bilen bilir!

İşte bu durum benim için tam bir sendrom oluyor: cumartesi sendromu.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

25 Aralık 2009

İki Farklı Özgürlük Anlayışı

Kişisel kanaatime göre dünyaya hâkim olan iki farklı özgürlük anlayışı var. Bu özgürlük anlayışlarının ikisinde de -kaçınılmaz olarak- kölelik var! Yine de onlara özgürlük adını veriyoruz. Çünkü insanoğlu, doğası gereği özgür olmak istiyor.


 


Birincisinde özgürlük; sınırsız fikir, inanç ve vicdan özgürlüğünden ibarettir ve bu özgürlük anlayışı kendisini daha çok söylem ile ifade eder. Ancak söylemin bir sınırı vardır. Allah’a köledir, O’ndan başkasına ancak gücü yetmediğinde (kerhen) boyun eğer. Bu özgürlük anlayışı toplumcudur.


 


Diğer özgürlük anlayışında ise özgürlük “tek özne benim ama bedelini ödeyen herkes benim sahibim olabilir” anlayışı hâkimdir. Söylemden çok eyleme meyillidir. Bu anlayışta ise eylemin sınırı yoktur ve eylemin sonuçlarıyla ilgilenmez. Kölesi olduğu binlerce tanrısı ve tanrıçası, ilahı ve ilahesi olabilir. Bu özgürlük anlayışı -görünüşte- bireycidir.


 


İkinci özgürlük anlayışı için ‘görünüşte bireycidir’ dememizin sebebi şudur: Bireycilik ütopyadan ibarettir. Çünkü söz konusu olan, ideolojisini kişi/kişilerin oluşturduğu bir anlayışa diğer insanların katılımı ise (ki böyle) burada da tam anlamıyla bir bireycilik yok. Yani kimse durup dururken bireyci olmuyor. Bireycilik fikrinin/hareketinin etkisinde kalarak ‘bireyciyim’ diyor. Yönlendirme ve güdülemenin olduğu bir yerde bireycilikten bahsedilemez.


 


Sosyal bir varlık olan insanın, ta anne karnından ölünme kadar yönlendirme ve güdülenmeye açık olarak programlandığını düşünürsek, -karakter ve benlik farkları haricinde- bireycilik, ancak rüyası görülebilecek bir düşüncedir.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

İki Farklı Özgürlük Anlayışı

Kişisel kanaatime göre dünyaya hâkim olan iki farklı özgürlük anlayışı var. Bu özgürlük anlayışlarının ikisinde de -kaçınılmaz olarak- kölelik var! Yine de onlara özgürlük adını veriyoruz. Çünkü insanoğlu, doğası gereği özgür olmak istiyor.

Birincisinde özgürlük; sınırsız fikir, inanç ve vicdan özgürlüğünden ibarettir ve bu özgürlük anlayışı kendisini daha çok söylem ile ifade eder. Ancak söylemin bir sınırı vardır. Allah’a köledir, O’ndan başkasına ancak gücü yetmediğinde (kerhen) boyun eğer. Bu özgürlük anlayışı toplumcudur.

Diğer özgürlük anlayışında ise özgürlük “tek özne benim ama bedelini ödeyen herkes benim sahibim olabilir” anlayışı hâkimdir. Söylemden çok eyleme meyillidir. Bu anlayışta ise eylemin sınırı yoktur ve eylemin sonuçlarıyla ilgilenmez. Kölesi olduğu binlerce tanrısı ve tanrıçası, ilahı ve ilahesi olabilir. Bu özgürlük anlayışı -görünüşte- bireycidir.

İkinci özgürlük anlayışı için ‘görünüşte bireycidir’ dememizin sebebi şudur: Bireycilik ütopyadan ibarettir. Çünkü söz konusu olan, ideolojisini kişi/kişilerin oluşturduğu bir anlayışa diğer insanların katılımı ise (ki böyle) burada da tam anlamıyla bir bireycilik yok. Yani kimse durup dururken bireyci olmuyor. Bireycilik fikrinin/hareketinin etkisinde kalarak ‘bireyciyim’ diyor. Yönlendirme ve güdülemenin olduğu bir yerde bireycilikten bahsedilemez.

Sosyal bir varlık olan insanın, ta anne karnından ölünme kadar yönlendirme ve güdülenmeye açık olarak programlandığını düşünürsek, -karakter ve benlik farkları haricinde- bireycilik, ancak rüyası görülebilecek bir düşüncedir.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

6 Kasım 2009

Cemevi İbadethane midir?

Tunceli’ye giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ildeki cemevi’ni de ziyaret etti. Bu ziyaretin kendine has özellikleri var. Bazıları:


 


1.Abdullah Gül, Mustafa Kemal’den sonra cemevi ziyareti gerçekleştiren ilk cumhurbaşkanı oldu.
2.Abdullah Gül, Özal’dan sonra Tunceli’ye giden ilk cumhurbaşkanı oldu.
3.Abdullah Gül’ün ziyareti demokratik açılım çalışmaları ile aynı döneme denk geldi.


 


Bunlar bir tarafa, bu ziyaretle birlikte cemevleri konusu tekrar tartışma konusu yapıldı. Olay medyada tartışılmasının yanı sıra Aleviler arasında da tekrar gündeme geldi. Mesela, Abdullah Gül’ün ziyaret ettiği cemevi’nin bağlı bulunduğu Hacı Bektaş-ı Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Celal Karagöz, şöyle bir açıklama yaptı: “Bizim açımızdan Cumhurbaşkanımızın cemevimizi ziyaret etmesi artık Türkiye'de cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi anlamına geliyor.”


 


Sayın Karagöz’ün böyle bir açıklama yapması ne kadar gerekliydi? Bu açıklama ile istediğini elde edebilir mi? Bunlar tartışılır; ama bu ziyaretten böyle bir sonuç çıkarılmasını anlamsız buldum. Yani resmi ve yönetici kimliği olan birisi (bu cumhurbaşkanı bile olsa) bir yeri ziyaret etmekle, bir yerin açılışını yapmakla, bir yere temsilci göndermekle oraya yasal, resmi veya dini bir kimlik kazandıramaz. Cumhurbaşkanı özellikle dini bir kural koyamaz. Hele günümüz Türkiye’sinde bu imkânsızdır. O dediğiniz, yöneticilerin, aynı zamanda dini bir kimliği olduğu dönemlerdeydi.


 


Şahsi düşünceme göre -Alevi kardeşlerimiz bu yaklaşımı her ne kadar kabul etmese de- cemevleri ibadethane değildir. Ben olaya tamamen dini bütünlük ve gelenek açıcından bakıyorum. Bir şeyi sonradan icat edemezsiniz. İslâm dinine inananlar için ibadet mekânları ve bunların tanımları gayet açıktır. Şimdi burada ansiklopedik bilgi vermemize gerek yok.


 


Cemevlerinin tarihi arka planı, nasıl ortaya çıktığı, bu mekânlarda ne gibi faaliyetler yapıldığı ortadadır. Bırakın, cemevleri Aleviliğin folklorik bir sembolü olarak kalsın.


 


Peki, içinde semah dönülen, saz eşliğinde deyiş söylenen, cem yapılan, çeşitli zikirler çekilen bu mekânlarda ibadet yapılamaz mı? Elbette yapılır; ama sırf ibadet yapılıyor diye bir yere ibadethane denilemez, ibadethane kimliği verilemez. Mesela bütün Müslümanlar evlerinde namaz kılar ama hiçbirisi evine ibadethane demez.


 


Devlet, cemevlerine ibadethane demezse, o kimliği vermezse Aleviler “ibadethanesiz kalmayalım; bari camiye gidelim” demeyecekler elbette; ama cemevlerine ibadethane kimliği verildiğinde de Alevilerin o mekânlarda yaptığı çoğu şey ibadet falan olmayacak.


 


Bu açılardan bakınca, cemevleri konusundaki ısrarlı beklentilerin yanlış olduğunu düşünüyorum.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Cemevi İbadethane midir?

Tunceli’ye giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ildeki Cemevi’ni de ziyaret etti. Bu ziyaretin kendine has özellikleri var. Bazıları:

1.Abdullah Gül, Mustafa Kemal’den sonra Cemevi ziyareti gerçekleştiren ilk cumhurbaşkanı oldu.
2.Abdullah Gül, Özal’dan sonra Tunceli’ye giden ilk cumhurbaşkanı oldu.
3.Abdullah Gül’ün ziyareti demokratik açılım çalışmaları ile aynı döneme denk geldi.

Bunlar bir tarafa, bu ziyaretle birlikte Cemevleri konusu tekrar tartışma konusu yapıldı. Olay medyada tartışılmasının yanı sıra Aleviler arasında da tekrar gündeme geldi. Mesela, Abdullah Gül’ün ziyaret ettiği Cemevi’nin bağlı bulunduğu Hacı Bektaş-ı Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Celal Karagöz şöyle bir açıklama yaptı: “Bizim açımızdan Cumhurbaşkanımızın Cemevimizi ziyaret etmesi artık Türkiye'de Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi anlamına geliyor.”

Sayın Karagöz’ün böyle bir açıklama yapması ne kadar gerekliydi? Bu açıklama ile istediğini elde edebilir mi? Bunlar tartışılır; ama bu ziyaretten böyle bir sonuç çıkarılmasını anlamsız buldum. Yani resmi ve yönetici kimliği olan birisi (bu cumhurbaşkanı bile olsa) bir yeri ziyaret etmekle, bir yerin açılışını yapmakla, bir yere temsilci göndermekle oraya yasal, resmi veya dini bir kimlik kazandıramaz. Cumhurbaşkanı özellikle dini bir kural koyamaz. Hele günümüz Türkiye’sinde bu imkânsızdır. O dediğiniz, yöneticilerin, aynı zamanda dini bir kimliği olduğu dönemlerdeydi.

Şahsi düşünceme göre -Alevi kardeşlerimiz bu yaklaşımı her ne kadar kabul etmese de- Cemevleri ibadethane değildir. Ben olaya tamamen dini bütünlük ve gelenek açıcından bakıyorum. Bir şeyi sonradan icat edemezsiniz. İslâm dinine inananlar için ibadet mekânları ve bunların tanımları gayet açıktır. Şimdi burada ansiklopedik bilgi vermemize gerek yok.

Cemevlerinin tarihi arka planı, nasıl ortaya çıktığı, bu mekânlarda ne gibi faaliyetler yapıldığı ortadadır. Bırakın, Cemevleri Aleviliğin folklorik bir sembolü olarak kalsın.

Peki, içinde semah dönülen, saz eşliğinde deyiş söylenen, cem yapılan, çeşitli zikirler çekilen bu mekânlarda ibadet yapılamaz mı? Elbette yapılır; ama sırf ibadet yapılıyor diye bir yere ibadethane denilemez, ibadethane kimliği verilemez. Mesela bütün Müslümanlar evlerinde namaz kılar ama hiçbirisi evine ibadethane demez.

Devlet, Cemevlerine ibadethane demezse, o kimliği vermezse Aleviler “ibadethanesiz kalmayalım; bari camiye gidelim” demeyecekler elbette; ama Cemevlerine ibadethane kimliği verildiğinde de Alevilerin o mekânlarda yaptığı çoğu şey ibadet falan olmayacak.

Bu açılardan bakınca, Cemevleri konusundaki ısrarlı beklentilerin yanlış olduğunu düşünüyorum. Alevilerin bir kısmı sittin sene camiye gitmeyecek olsa da günün birinde Cemevleri ibadethane statüsü alacak olsa da ben böyle düşünüyorum.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

21 Temmuz 2009

Halkın ve Müesses Sistemin Gözünde Terör Örgütü

Trajikomik Bir Kıyaslama:


 
Terör örgütü veya terörist deyince statükocu devletin ve militarist düşüncenin (müesses sistem) bakışı ile halkın bakışı arasında hemen bir fark oluşur. Her iki bakış da terör dediğine aynı endişelerle yaklaşıyor; onu varlığına yönelmiş bir tehdit olarak algılıyor. Burada aralarında bir farklılık yok. Esas fark terör örgütünün veya terör örgütü gibi algılananın yapıp ettiklerinin sonuçlarıyla ilgili…



Terör örgütü üst başlığımız aslında iç düşman, yakın ve uzak tehlike, bölücülük gibi kavramları da karşılıyor. Olayı bu şekilde okursak yazı daha anlamlı olabilir.



Şimdi, halkın ve müesses sistemin gözünde terör örgütü farklılaşmasına bakabiliriz. Halkın gözünde bir terör örgütü olmasına rağmen fahri avukatlığını CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın yaptığı Ergenekon Terör Örgütü kıyaslanan taraflardan biri ve ilki olacak. -İddialara göre- Türkiye’deki tüm terörist oluşumların üstyapısını ETÖ oluşturduğu için PKK, DHKP-C, MLKP, Hizbullah, İBDA-C, TİKKO, JİTEM vb. örgütlerdense örnek olarak ETÖ’yü seçtik. Müesses sistemin gözünde terör örgütü olarak ise herhangi kurulu ve sistematik bir yapıdan bahsedemeyeceğimiz için direkt olarak halk veya vatandaş terimini kullanacağız.



Özellikle tek parti döneminde yoğun olarak yaşanan baskı rejimi, jandarma dipçiğiyle hizaya sokma biçimi, saçma sapan yasakların ve değişimlerin asker zoruyla uygulanması gibi şeyler halkın terör örgütü muamelesi gördüğünün bir işareti olsa gerek. Tek parti döneminin sona ermesiyle yaşanan kısmi rahatlama 28 Şubat Süreci ile sekteye uğradı. Başını Çevik Bir’in çektiği, içinde asker, siyasetçi, hukukçu, işadamı, medya patronu ve mensubu, (aralarında ipne bile vardı; zavallı TSK ondan da medet ummuş, aslında istediğini de almıştı) yer alan İsrail eğilimli kliğin halka uyguladığı psikolojik harp teknikleri ve orantısız güç kullanımı ile birbirinden iğrenç ve alçak toplumsal operasyonlar günümüzde terör örgütleri tarafından bile kullanılmıyor. İki döneme de baktığımızda, müesses sistemin baskısı hep dine ve toplumsal değerlere dolayısıyla bunları sahiplenenlere yönelmiş durumdadır.



Gerçi Türkiye o günlerden bugünlere de geldi ya… Bunu da büyük bir devrim olarak düşünebiliriz. Bahsettiğim tek parti ve 28 Şubat “karanlık” dönemlerinde terör yuvası basılır gibi kasabalar, köyler, evler, öğrenci yurtları, kimi vakıf ve dernekler, camiler, medreseler ve Kur’an Kursları basılıp -sözümona- suçlular ve suç aletleri toplanıyordu. Şükür ki, günümüzde sadece gerçek terör yuvaları darmadağın ediliyor.



Bu uzun açıklamalardan sonra iki tip terör örgütü ile ilgili kıyaslama yapacağımız esas bölüme geçebiliriz.



1. Tip Terör Örgütü: Halkın gözünde terör örgütü (Ergenekon Terör Örgütü gibi)
ETÖ Operasyonlarında 12 Haziran 2007 tarihinden bugüne kadar ele geçirilen malzemenin dökümü:
- Lav silahı (dolu) [43 adet]
- Lav silahı (boş) [14 adet]
- Roketatar [12 adet]
- Roketatar fişeği ve başlığı [8 adet]
- Lav mermisi [7 adet]
- El bombası [424 adet]
- El bombası (boş) [5 adet]
- Saatli bomba [1 adet]
- Boru tipi bomba [1 adet]
- Dinamit lokumu [53 adet]
- C3 bombası [1 adet]
- Uzun namlulu silah [22 adet]
- Uzun namlulu silah mermisi [46.242 adet]
- Tüfek [44 adet]
- Tüfek mermisi [74 adet]
- Tabanca [175 adet]
- Tabanca mermisi [8.020 adet]
- Top mermisi [84 adet]
- Uçaksavar mermisi (biri boş) [35 adet]
- Havan mermisi [11 adet]
- Bubi tuzağı (kullanılmış/kullanılmamış) [7 adet]
- Hakem bombası [13 adet]
- Sis bombası [28 adet]
- Devlete ait gizli belge [istemediğin kadar]
- Suikast planları [istemediğin kadar]
- Fişleme dosyaları [istemediğin kadar]
- Kaynağı belirsiz para [istemediğin kadar]
- …
- …



2. Tip Terör Örgütü: Müesses sistemin gözünde terör örgütü (Kur’an Kursu, medrese, yurt, öğrenci evi gibi yerler) Bu tür yerlere, bugüne kadar yapılan operasyonlarda yakalanan malzemenin dökümü:
- Kur’an-ı Kerim [çok]
- Elifba [çok]


- Seccade [çok]
- Tespih [çok]
- Cüppe [çok]
- Fes [çok]

- Sarık [çok]
- Rahle [çok]
- İlmihal kitapları [çok]
- Tecvit kitapları [çok]
- Muhtelif dini kitap [çok]
- Muhtelif doğu klasikleri [çok]
- Muhtelif batı klasikleri [çok]
- Bilgisayar [çok]
- Herhangi bir silah [hiç yok]
- Devlete ait gizli belge [hiç yok]
- Suikast planı [hiç yok]
- Fişleme dosyaları [hiç yok]
- …
- …


Şimdi, hâlâ ETÖ’ye terör örgütü değil, ben onların avukatıyım, üç-beş fişekle terör örgütü mü kurulurmuş diyenin de Türkiye için birinci tehdit irticadır (Müslümanları ve Müslümanlığı kastediyorlar) diyenin de…


Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Halkın ve Müesses Sistemin Gözünde Terör Örgütü

Trajikomik Bir Kıyaslama:

Terör örgütü veya terörist deyince statükocu devletin ve militarist düşüncenin (müesses sistem) bakışı ile halkın bakışı arasında hemen bir fark oluşur. Her iki bakış da terör dediğine aynı endişelerle yaklaşıyor; onu varlığına yönelmiş bir tehdit olarak algılıyor. Burada aralarında bir farklılık yok. Esas fark terör örgütünün veya terör örgütü gibi algılananın yapıp ettiklerinin sonuçlarıyla ilgili…

Terör örgütü üst başlığımız aslında iç düşman, yakın ve uzak tehlike, bölücülük gibi kavramları da karşılıyor. Olayı bu şekilde okursak yazı daha anlamlı olabilir.

Şimdi, halkın ve müesses sistemin gözünde terör örgütü farklılaşmasına bakabiliriz. Halkın gözünde bir terör örgütü olmasına rağmen fahri avukatlığını CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın yaptığı Ergenekon Terör Örgütü kıyaslanan taraflardan biri ve ilki olacak. -İddialara göre- Türkiye’deki tüm terörist oluşumların üstyapısını ETÖ oluşturduğu için PKK, DHKP-C, MLKP, Hizbullah, İBDA-C, TİKKO, JİTEM vb. örgütlerdense örnek olarak ETÖ’yü seçtik. Müesses sistemin gözünde terör örgütü olarak ise herhangi kurulu ve sistematik bir yapıdan bahsedemeyeceğimiz için direkt olarak halk veya vatandaş terimini kullanacağız.

Özellikle tek parti döneminde yoğun olarak yaşanan baskı rejimi, jandarma dipçiğiyle hizaya sokma biçimi, saçma sapan yasakların ve değişimlerin asker zoruyla uygulanması gibi şeyler halkın terör örgütü muamelesi gördüğünün bir işareti olsa gerek. Tek parti döneminin sona ermesiyle yaşanan kısmi rahatlama 28 Şubat Süreci ile sekteye uğradı. Başını Çevik Bir’in çektiği, içinde asker, siyasetçi, hukukçu, işadamı, medya patronu ve mensubu, (aralarında ipne bile vardı; zavallı TSK ondan da medet ummuş, aslında istediğini de almıştı) yer alan İsrail eğilimli kliğin halka uyguladığı psikolojik harp teknikleri ve orantısız güç kullanımı ile birbirinden iğrenç ve alçak toplumsal operasyonlar günümüzde terör örgütleri tarafından bile kullanılmıyor. İki döneme de baktığımızda, müesses sistemin baskısı hep dine ve toplumsal değerlere dolayısıyla bunları sahiplenenlere yönelmiş durumdadır.

Gerçi Türkiye o günlerden bugünlere de geldi ya… Bunu da büyük bir devrim olarak düşünebiliriz. Bahsettiğim tek parti ve 28 Şubat “karanlık” dönemlerinde terör yuvası basılır gibi kasabalar, köyler, evler, öğrenci yurtları, kimi vakıf ve dernekler, camiler, medreseler ve Kur’an Kursları basılıp -sözümona- suçlular ve suç aletleri toplanıyordu. Şükür ki, günümüzde sadece gerçek terör yuvaları darmadağın ediliyor.

Bu uzun açıklamalardan sonra iki tip terör örgütü ile ilgili kıyaslama yapacağımız esas bölüme geçebiliriz.

1. Tip Terör Örgütü: Halkın gözünde terör örgütü (Ergenekon Terör Örgütü gibi)
ETÖ Operasyonlarında 12 Haziran 2007 tarihinden bugüne kadar ele geçirilen malzemenin dökümü:
- Lav silahı (dolu) [43 adet]
- Lav silahı (boş) [14 adet]
- Roketatar [12 adet]
- Roketatar fişeği ve başlığı [8 adet]
- Lav mermisi [7 adet]
- El bombası [424 adet]
- El bombası (boş) [5 adet]
- Saatli bomba [1 adet]
- Boru tipi bomba [1 adet]
- Dinamit lokumu [53 adet]
- C3 bombası [1 adet]
- Uzun namlulu silah [22 adet]
- Uzun namlulu silah mermisi [46.242 adet]
- Tüfek [44 adet]
- Tüfek mermisi [74 adet]
- Tabanca [175 adet]
- Tabanca mermisi [8.020 adet]
- Top mermisi [84 adet]
- Uçaksavar mermisi (biri boş) [35 adet]
- Havan mermisi [11 adet]
- Bubi tuzağı (kullanılmış/kullanılmamış) [7 adet]
- Hakem bombası [13 adet]
- Sis bombası [28 adet]
- Devlete ait gizli belge [istemediğin kadar]
- Suikast planları [istemediğin kadar]
- Fişleme dosyaları [istemediğin kadar]
- Kaynağı belirsiz para [istemediğin kadar]
- …
- …

2. Tip Terör Örgütü: Müesses sistemin gözünde terör örgütü (Kur’an Kursu, medrese, yurt, öğrenci evi gibi yerler)
Bu tür yerlere bugüne kadar yapılan operasyonlarda yakalanan malzemenin dökümü:
- Kur’an-ı Kerim [çok]
- Elifba [çok]
- Seccade [çok]
- Tespih [çok]
- Cüppe [çok]
- Fes [çok]
- Sarık [çok]
- Rahle [çok]
- İlmihal kitapları [çok]
- Tecvit kitapları [çok]
- Muhtelif dini kitap [çok]
- Muhtelif doğu klasikleri [çok]
- Muhtelif batı klasikleri [çok]
- Bilgisayar [çok]
- Herhangi bir silah [hiç yok]
- Devlete ait gizli belge [hiç yok]
- Suikast planı [hiç yok]
- Fişleme dosyaları [hiç yok]
- …
- …

Şimdi, hâlâ ETÖ’ye terör örgütü değil, ben onların avukatıyım, üç-beş fişekle terör örgütü mü kurulurmuş diyenin de Türkiye için birinci tehdit irticadır (Müslümanları ve Müslümanlığı kastediyorlar) diyenin de…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

10 Mart 2009

İlkelliğin ve Çağdaşlığın Örtüşmesi

Dinler, fikirler ve kültürler arasındaki tartışmaların merkezini oluşturan “ilkellik” ve “çağdaşlık” vurgusunun aslında aynı şeyi ifade ettiği gerçeği aklımı oldukça meşgul eden bir durumdur. Neyin ilkel neyin çağdaş olduğu tartışması sadece modernitenin ilkeleri üzerine bina edildiği için kimi zihinlerin “biz gerçekten ilkellik içinde miyiz?” sorusunu kendilerine sormalarını kaçınılmaz kılıyor.



Çağdaşlık propagandasını yapan merkez aynı zamanda gücü ve iletişim kanallarını da elinde bulunduran merkez olduğu için sadece onların söyledikleri gerçekmiş gibi algılanıyor. Aslında gerçek hiç de öyle değil.



Çeşitli din, fikir ve kültür algılarını toptan reddetmek ve bu tür olguların toplumlardaki yaşanış biçimini toptan iptal etmek, kişileri ve toplumları yaşadıkları din, kültür ve fikir hayatından utandırmak için geliştirilen “ilkellik” suçlaması “çağdaşlık” savunucularının aslında kendi ilkelliklerini örtbas etme çaba ve kaygısından başka bir amaç gütmüyor.



Mesela çağdaşlık adına yaşanan çoğu rezilliğin sadece “çağdaşlık” kelimesinin süslü ve kulağa hoş gelen tınısı hatrına, toplum tarafından tolore edilmesi, toplumun deruni bir kabulüymüş gibi algılanıyor. Tolumun çok geniş bir kesiminin bugünkü çağdaşlık algısını olduğu gibi kabul etmediğinin anlaşılıp anlaşılmayacağı konusu hâlâ belirsizliğini korumaktayken biz, aslında “ilkellik” kelimesi ile “çağdaşlık” kelimesinin hep aynı anlamları kuşattığını göstermek için birkaç örnekle yetinmeye çalışalım:



Avrupai olan, Batı kültüründen gelen ve modernite tarafından dayatılan “çağdaş” şeylerin neredeyse tamamının, insanlığın ilkel dönemleri diye adlandırılan devirlerde birebir uzantılarının olduğu gerçeği dikkatlerden kaçabiliyor mu? Eğer kaçıyorsa bu göz boyama işini hangi soytarılara, kimlerin yaptırdığına bakmak lazım. İnsanlığın ilkel dönemi olarak adlandırılan dönemdeki bazı yavan, içi boş, kişisel ihtiraslar üzerine kurulu insan ilişkileri günümüzde de aynen devam etmiyor mu? Örneğin toplayıcılık ve vahşi yayılmacılık ilkel dönemdekinden hiç de farklı değil. Sadece o dönemde “emperyalizm” kelimesi henüz icat edilmemişti; o kadar! İnsanlar birbirlerini yemeye devam ediyorlar. İlkel insanın totemleri ve putlarıyla çağdaş insanın meditasyonu, bibloları, ikonları ve parası arasında fark mı var? Kılık-kıyafet açısından bakıldığında, günümüzde çıplaklığın çağdaşlık ölçüsü olarak lanse edilmesi bağlamında ilkel insanın günümüz insanından oldukça çağdaş bir noktada duruyor olması ne kadar da ilginç! Kölelik olgusu düşünüldüğünde, geçmişe kıyasla günümüzde değişen hiçbir şeyin olmadığını görmek manidar değil mi? Kadına bakış söz konusu olduğunda reklam malzemesi, cinsellik objesi, pazarlama kölesi olarak toplumun kirli mezarlarına gömülen kadın, cahiliye döneminde diri diri toprağa gömülen kız çocuğundan veya daha ilkel dönemlerdeki kadından çok mu özgür? Ya cinselliğin yaşanma biçimi? Bu anlamda hayvana doğru evrilen çağdaş insanın durumu, ilkel insanı bile iğrendirecek bir zavallılık arz etmektedir. Yani iki kelimenin arkasına sığınılarak yürütülen tartışma, bahsettiğimiz anlamda çağdaşlık sevicilerin palavralarından başka bir şey değildir.



Her devir kendi tabularını ilginç bir şekilde tedavüle sokuyor… Her devrin kendine özgü ilkelliğini ve çağdaşlığını o devrin insanı üretiyor. Dün ilkel olan bugün çağdaş olabiliyorsa ve devrimizin insanı bu duruma şaşırmıyorsa külahların düşünme konumuna getirilmesiniz zamanı geçmek üzere demektir.



Ben anladım! Anlıyorum. Hiçbir şey göründüğü veya bize bağıra bağıra söylendiği gibi değil… İnsan veya insanlık kelimesi düşünüldüğünde çağdaşlık mezhebi mensuplarında değişen bir şey yok! Değişen, insanın, sadece kendi dışındaki dünyada değiştirdikleridir.



Bir de Son Peygamber (s.a.s.)’in terbiye sisteminden geçen insanın mucizevî değişiminden bahsedebiliriz: O sistem bozulmadan devam ederse mucize devam ediyor demektir.



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

9 Mart 2009

İlkelliğin ve Çağdaşlığın Örtüşmesi

Dinler, fikirler ve kültürler arasındaki tartışmaların merkezini oluşturan “ilkellik” ve “çağdaşlık” vurgusunun aslında aynı şeyi ifade ettiği gerçeği aklımı oldukça meşgul eden bir durumdur. Neyin ilkel neyin çağdaş olduğu tartışması sadece modernitenin ilkeleri üzerine bina edildiği için kimi zihinlerin “biz gerçekten ilkellik içinde miyiz?” sorusunu kendilerine sormalarını kaçınılmaz kılıyor.

Çağdaşlık propagandasını yapan merkez aynı zamanda gücü ve iletişim kanallarını da elinde bulunduran merkez olduğu için sadece onların söyledikleri gerçekmiş gibi algılanıyor. Aslında gerçek hiç de öyle değil.

Çeşitli din, fikir ve kültür algılarını toptan reddetmek ve bu tür olguların toplumlardaki yaşanış biçimini toptan iptal etmek, kişileri ve toplumları yaşadıkları din, kültür ve fikir hayatından utandırmak için geliştirilen “ilkellik” suçlaması “çağdaşlık” savunucularının aslında kendi ilkelliklerini örtbas etme çaba ve kaygısından başka bir amaç gütmüyor.

Mesela çağdaşlık adına yaşanan çoğu rezilliğin sadece “çağdaşlık” kelimesinin süslü ve kulağa hoş gelen tınısı hatrına, toplum tarafından tolore edilmesi, toplumun deruni bir kabulüymüş gibi algılanıyor. Tolumun çok geniş bir kesiminin bugünkü çağdaşlık algısını olduğu gibi kabul etmediğinin anlaşılıp anlaşılmayacağı konusu hâlâ belirsizliğini korumaktayken biz, aslında “ilkellik” kelimesi ile “çağdaşlık” kelimesinin hep aynı anlamları kuşattığını göstermek için birkaç örnekle yetinmeye çalışalım:

Avrupai olan, Batı kültüründen gelen ve modernite tarafından dayatılan “çağdaş” şeylerin neredeyse tamamının, insanlığın ilkel dönemleri diye adlandırılan devirlerde birebir uzantılarının olduğu gerçeği dikkatlerden kaçabiliyor mu? Eğer kaçıyorsa bu göz boyama işini hangi soytarılara, kimlerin yaptırdığına bakmak lazım. İnsanlığın ilkel dönemi olarak adlandırılan dönemdeki bazı yavan, içi boş, kişisel ihtiraslar üzerine kurulu insan ilişkileri günümüzde de aynen devam etmiyor mu? Örneğin toplayıcılık ve vahşi yayılmacılık ilkel dönemdekinden hiç de farklı değil. Sadece o dönemde “emperyalizm” kelimesi henüz icat edilmemişti; o kadar! İnsanlar birbirlerini yemeye devam ediyorlar. İlkel insanın totemleri ve putlarıyla çağdaş insanın meditasyonu, bibloları, ikonları ve parası arasında fark mı var? Kılık-kıyafet açısından bakıldığında, günümüzde çıplaklığın çağdaşlık ölçüsü olarak lanse edilmesi bağlamında ilkel insanın günümüz insanından oldukça çağdaş bir noktada duruyor olması ne kadar da ilginç! Kölelik olgusu düşünüldüğünde, geçmişe kıyasla günümüzde değişen hiçbir şeyin olmadığını görmek manidar değil mi? Kadına bakış söz konusu olduğunda reklam malzemesi, cinsellik objesi, pazarlama kölesi olarak toplumun kirli mezarlarına gömülen kadın, cahiliye döneminde diri diri toprağa gömülen kız çocuğundan veya daha ilkel dönemlerdeki kadından çok mu özgür? Ya cinselliğin yaşanma biçimi? Bu anlamda hayvana doğru evrilen çağdaş insanın durumu, ilkel insanı bile iğrendirecek bir zavallılık arz etmektedir. Yani iki kelimenin arkasına sığınılarak yürütülen tartışma, bahsettiğimiz anlamda çağdaşlık sevicilerin palavralarından başka bir şey değildir.

Her devir kendi tabularını ilginç bir şekilde tedavüle sokuyor… Her devrin kendine özgü ilkelliğini ve çağdaşlığını o devrin insanı üretiyor. Dün ilkel olan bugün çağdaş olabiliyorsa ve devrimizin insanı bu duruma şaşırmıyorsa külahların düşünme konumuna getirilmesiniz zamanı geçmek üzere demektir.

Ben anladım! Anlıyorum. Hiçbir şey göründüğü veya bize bağıra bağıra söylendiği gibi değil… İnsan veya insanlık kelimesi düşünüldüğünde çağdaşlık mezhebi mensuplarında değişen bir şey yok! Değişen, insanın, sadece kendi dışındaki dünyada değiştirdikleridir.

Bir de Son Peygamber (s.a.s.)’in terbiye sisteminden geçen insanın mucizevî değişiminden bahsedebiliriz: O sistem bozulmadan devam ederse mucize devam ediyor demektir.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

14 Şubat 2009

Doğu Medeniyeti & Batı Medeniyeti

Alışılageldiği üzere, dünya, ‘doğu medeniyeti’ ve ‘batı medeniyeti’ diye ikiye ayrılır. Bu, doğu-batı ayırımının dünya fiziki haritasıyla veya güneşin doğduğu ve battığı yerlerle fazla bir ilgisi yoktur. İlgi daha çok siyasi, kültürel en çok da dini haritaya dayanır.



Doğu ve batı medeniyetini tüm bu yönleriyle kıyaslamam veya tahlil etmem bir blog yazısı açısından içinden zor çıkılacak bir durum oluşturacağı için bu iki medeniyetin belli başlı birkaç noktasına değinmek istiyorum. Bu konudaki düşüncelerime geçmeden önce de aşağıdaki resmi paylaşıyorum. Belki de resimden sonra (resmi okuyup yorumladıktan sonra) yazının devamını okumanıza gerek kalmayacak.


 



 


Genellikle İslâmiyet’in ve semavi olmayan bazı dinlerin doğduğu ve hüküm sürdüğü, diğer semavi dinlerin de doğduğu coğrafyalara doğu medeniyeti adı verilir. Öte yandan Hıristiyanlık ve bazı modern veya pozitivist din anlayışları ile ateizmin hüküm sürdüğü coğrafyalara ise batı medeniyeti adı verilir. Burada, Hıristiyanlığın, doğu medeniyetinin hüküm sürdüğü coğrafyada doğmasına rağmen batı medeniyetinde deforme edilmiş bir şekilde yaşanması da oldukça ilgi çekicidir.



Doğu ve batı medeniyetlerinin ağırlık noktaları bazen belli başlı ülkeler veya coğrafyalar olurken bazen uzak coğrafyalarda da bunlardan birinin çeşitli tonlarının hâkimiyetinden bahsedilebilir. Doğu medeniyeti deyince özellikle İslâm dünyası, Hint, Çin ve Japon coğrafyaları akla ilk gelen yerler olur. Batı medeniyeti deyince de Avrupa ve Amerika kıtaları akla ilk gelen yerlerdir. Bazı yerlerde ise her iki medeniyetin birbiriyle iç içe yaşadığı da görülür. Örneğin Rusya’yı düşündüğümüzde burada hem doğu hem de batı medeniyetinin tonlarını bulmak mümkündür. Bir İngiliz sömürgesi olarak tarih sahnesine çıkan Avustralya’nın doğu medeniyeti motiflerine uygun yerli bir kültürü barındırırken zamanla batı medeniyetinin etkisine girmesi gibi örnekler de her zaman olmuştur. Avustralya’nın tam tersi durum Boşnak halkı ve coğrafyası için geçerlidir.



Her iki medeniyetin din gibi bariz ayırt edici özelliklerinin yanı sıra başkaca farklılıkları da vardır. Örneğin doğunun zengin duygu ve his dünyasının karşısında batıda tam bir duygusuzluk ve hissizlik hâkimdir. Doğuda daha çok kalbin rehberliğinden söz edilirken batı aklı rehber edinir. Yani doğu gönül insanı üretirken batı akıl insanı üretir. Doğu medeniyeti sadece görünenlerle ilgilenmeyip daha başka şeylere ve derinlere bakarken batı medeniyeti sadece görüleni veri olarak kullanır. Doğu medeniyeti kalp gözüyle bile görmenin yollarını bulmuşken batı medeniyeti insanın gözünü bile kör etmiştir.



Son olarak doğu medeniyeti eşittir ruh; batı medeniyeti ise eşittir bedendir.



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Doğu Medeniyeti-Batı Medeniyeti

Alışılageldiği üzere, dünya, ‘doğu medeniyeti’ ve ‘batı medeniyeti’ diye ikiye ayrılır. Bu, doğu-batı ayırımının dünya fiziki haritasıyla veya güneşin doğduğu ve battığı yerlerle fazla bir ilgisi yoktur. İlgi daha çok siyasi, kültürel en çok da dini haritaya dayanır.

Doğu ve batı medeniyetini tüm bu yönleriyle kıyaslamam veya tahlil etmem bir blog yazısı açısından içinden zor çıkılacak bir durum oluşturacağı için bu iki medeniyetin belli başlı birkaç noktasına değinmek istiyorum.

Genelde İslâmiyet’in ve semavi olmayan bazı dinlerin doğduğu ve hüküm sürdüğü, diğer semavi dinlerin de doğduğu coğrafyalara doğu medeniyeti adı verilir. Öte yandan Hıristiyanlık ve bazı modern veya pozitivist din anlayışları ile ateizmin hüküm sürdüğü coğrafyalara ise batı medeniyeti adı verilir. Burada, Hıristiyanlığın, doğu medeniyetinin hüküm sürdüğü coğrafyada doğmasına rağmen batı medeniyetinde deforme edilmiş bir şekilde yaşanması da oldukça ilgi çekicidir.

Doğu ve batı medeniyetlerinin ağırlık noktaları bazen belli başlı ülkeler veya coğrafyalar olurken bazen uzak coğrafyalarda da bunlardan birinin çeşitli tonlarının hâkimiyetinden bahsedilebilir. Doğu medeniyeti deyince özellikle İslâm dünyası, Hint, Çin ve Japon coğrafyaları akla ilk gelen yerler olur. Batı medeniyeti deyince de Avrupa ve Amerika kıtaları akla ilk gelen yerlerdir. Bazı yerlerde ise her iki medeniyetin birbiriyle iç içe yaşadığı da görülür. Örneğin Rusya’yı düşündüğümüzde burada hem doğu hem de batı medeniyetinin tonlarını bulmak mümkündür. Bir İngiliz sömürgesi olarak tarih sahnesine çıkan Avustralya’nın doğu medeniyeti motiflerine uygun yerli bir kültürü barındırırken zamanla batı medeniyetinin etkisine girmesi gibi örnekler de her zaman olmuştur. Avustralya’nın tam tersi Boşnak halkı ve coğrafyası için geçerlidir.

Her iki medeniyetin din gibi bariz ayırt edici özelliklerinin yanı sıra başkaca farklılıkları da vardır. Örneğin doğunun zengin duygu ve his dünyasının karşısında batıda tam bir duygusuzluk ve hissizlik hâkimdir. Doğuda daha çok kalbin rehberliğinden söz edilirken batı aklı rehber edinir. Yani doğu gönül insanı üretirken batı akıl insanı üretir. Doğu medeniyeti sadece görünenlerle ilgilenmeyip daha başka şeylere ve derinlere bakarken batı medeniyeti sadece görüleni veri olarak kullanır.

Son olarak doğu medeniyeti eşittir ruh; batı medeniyeti ise eşittir bedendir.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

23 Ağustos 2008

Abdullah Gül ve Ahmet Necdet Sezer

Evet, Abdullah Gül, Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı olduğu günden beri, onun bu göreve layık görülmesini içine bir türlü sindiremeyen çevreler tarafından birçok eleştiriye muhatap oldu ve oluyor. Bu eleştiriler ister istemez bir önceki Cumhurbaşkanının icraatlarını da gündeme getiriyor. Çünkü son Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de görünürde icraatlarıyla eleştiriliyor. Görünüşte diyorum, çünkü eleştirenlerin esas kuyruk acısı, borularını öttürememeleri ve eşi başörtülü birinin Çankaya’ya çıkmasını engelleyememeleridir.



Herkes aşağı yukarı aynı kıyaslamaları yapmış olabilir. Ben de bu konuda bir şeyler söylemek istiyorum. Ben de son iki Cumhurbaşkanını yaptıkları bazı icraatları çerçevesinde karşılaştırmaya çalışacağım.



- Rektör Atamaları
Ahmet Necdet Sezer
, rektör atamalarında adayların CHP eksenli, devşirme-dönme veya Mason olmalarını, statükoyu benimsemelerini tercih nedeni olarak öne çıkardı. Hatta bir defasında kendinden başka kimseden oy alamayan birini rektör olarak atadı. Abdullah Gül, genelde en fazla oyu alan adayı rektör olarak atadı. Atadığı bir-iki rektörün daha önce Ak Parti’den milletvekili adayı olan isimler olduğu bilgisi dışında bir kayırmadan söz edilmedi. Atadığı rektörlerden hiçbirisi “Agop dedemle gurur duyuyorum.” gibi bir beyanatta bulunmadı. Üniversitelerde kocadan karıya, karıdan kocaya, eş-dost ve akrabaya koltuk devretme geleneğine son verdi.



- Diğer Atamalar
Ahmet Necdet Sezer
, bürokrasiye yapılan diğer atamalarda da CHP ekseninin dışına çıkmadı. Hatta 2003 yılında Özdemir Özok’u Anayasa Mahkemesi üyeliğine atamış, onun CHP üyesi olduğu ortaya çıkınca, kıyamet kopmuş Özok bu görevi reddetmişti. Abdullah Gül, yaptığı atamalarda Ak Parti’li olmayı tercih nedeni olarak görmemiş, ancak Ak Parti geleneğinde olduğu gibi sağcı-solcu, Sünni-Alevi, Türk-Kürt demeden çeşitli atamalar yapmıştır.



- Af Yetkisi
Ahmet Necdet Sezer, görev süresi boyunca af rekoru kırdı. Hatta affettiği kişilerin ezici çoğunluğunu sol terör örgütlerinin azılı elemanları oluşturuyordu. Her ne hikmetse onun affettiği teröristlerden bazıları, yine eski kutsal(!) görevine dönüp çatışmalarda öldürülürken veya asker ve polis şehit ederken şehit cenazelerinde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Vecdi Gönül gibi hükümetin önde gelen isimleri yuhalanıyordu. Abdullah Gül, son olarak Necmettin Erbakan’ın ev hapsini affetti. Abdullah Gül’ün, bu ilkede başbakanlık yapmış yaşlı bir insanı -terörist affetmeye nispetle- sağlık meselelerinden dolayı affetmesinin üzerinde durmak abesle iştigal değil de nedir.



- Noter Meselesi
Ahmet Necdet Sezer
, görevi boyunca gerek CHP’nin gerekse Ergenekoncu Doğu Perinçek’in telkinleri doğrultusunda Ak Parti icraatları önünde yıkılmaz bir abide(!) gibi engel oldu. Abdullah Gül, bazı icraatları ve düzenlemeleri meclise geri göndermesine rağmen Ak Parti’nin noteri olarak lanse edildi.



- Milletin Dini Değerleri
Ahmet Necdet Sezer
, görev süresi boyunca diğer din mensuplarının büyük-küçük tüm bayramlarını kutladı. Azınlık din mensuplarına şirin görünmek için elinden geleni yaptı. Ancak bir kerecik olsun Ramazan, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı veya diğer dini günlerde kutlama yayınlamadı. Abdullah Gül, bütün dini ve etnik grupların hepsine aynı mesafede ve öyle de olması gerekiyor.



- Takiye Meselesi
Ahmet Necdet Sezer
, Cumhurbaşkanı olmadan önce (Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde) özgürlükçü olarak görünüyor, statükoyu eleştiriyor ve her türlü yasakçılığa karşı çıkıyordu. Cumhurbaşkanı olduktan sonra ikinci ve çirkin yüzüyle tanışmamız gecikmedi. Abdullah Gül, önceki söylem ve eylemlerinde değişiklik göstermedi.



- İki Sima: Despot Kral ve Baba
Ahmet Necdet Sezer, hap asık suratıyla, tepeden bakan kibirli duruşuyla yansıdı objektiflere. O bu görüntüsüyle despot krallara taş çıkarttı. Abdullah Gül… O hep (gül)ümsüyor. Milletine gülümseyen bir baba gibi…



Ha, bir de köken meselesi var; ama benden bu kadar!



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Herkes Bu İki İsmi Kıyaslıyor: Abdullah Gül ve Ahmet Necdet Sezer

Evet, Abdullah Gül, Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı olduğu günden beri, onun bu göreve layık görülmesini içine bir türlü sindiremeyen çevreler tarafından birçok eleştiriye muhatap oldu ve oluyor. Bu eleştiriler ister istemez bir önceki Cumhurbaşkanının icraatlarını da gündeme getiriyor. Çünkü son Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de görünürde icraatlarıyla eleştiriliyor. Görünüşte diyorum, çünkü eleştirenlerin esas kuyruk acısı, borularını öttürememeleri ve eşi başörtülü birinin Çankaya’ya çıkmasını engelleyememeleridir.

Herkes aşağı yukarı aynı kıyaslamaları yapmış olabilir. Ben de bu konuda bir şeyler söylemek istiyorum. Ben de son iki Cumhurbaşkanını bazı icraatları çerçevesinde karşılaştırmaya çalışacağım.

- Rektör Atamaları
Ahmet Necdet Sezer
, rektör atamalarında adayların CHP eksenli, devşirme-dönme veya Mason olmalarını, statükoyu benimsemelerini tercih nedeni olarak öne çıkardı. Hatta bir defasında kendinden başka kimseden oy alamayan birini rektör olarak atadı. Abdullah Gül, genelde en fazla oyu alan adayı rektör olarak atadı. Atadığı bir-iki rektörün daha önce Ak Parti’den milletvekili adayı olan isimler olduğu bilgisi dışında bir kayırmadan söz edilmedi. Atadığı rektörlerden hiçbirisi “Agop dedemle gurur duyuyorum.” gibi bir beyanatta bulunmadı. Üniversitelerde kocadan karıya, karıdan kocaya, eş-dost ve akrabaya koltuk devretme geleneğine son verdi.

- Diğer Atamalar
Ahmet Necdet Sezer
, bürokrasiye yapılan diğer atamalarda da CHP ekseninin dışına çıkmadı. Hatta 2003 yılında Özdemir Özok’u Anayasa Mahkemesi üyeliğine atamış, onun CHP üyesi olduğu ortaya çıkınca, kıyamet kopmuş Özok bu görevi reddetmişti. Abdullah Gül, yaptığı atamalarda Ak Parti’li olmayı tercih nedeni olarak görmemiş, ancak Ak Parti geleneğinde olduğu gibi sağcı-solcu, Sünni-Alevi, Türk-Kürt demeden çeşitli atamalar yapmıştır.

- Af Yetkisi
Ahmet Necdet Sezer, görev süresi boyunca af rekoru kırdı. Hatta affettiği kişilerin ezici çoğunluğunu sol terör örgütlerinin azılı elemanları oluşturuyordu. Her ne hikmetse onun affettiği teröristlerden bazıları, yine eski kutsal(!) görevine dönüp çatışmalarda öldürülürken veya asker ve polis şehit ederken şehit cenazelerinde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Vecdi Gönül gibi hükümetin önde gelen isimleri yuhalanıyordu. Abdullah Gül, son olarak Necmettin Erbakan’ın ev hapsini affetti. Abdullah Gül’ün, bu ilkede başbakanlık yapmış yaşlı bir insanı -terörist affetmeye nispetle- sağlık meselelerinden dolayı affetmesinin üzerinde durmak abesle iştigal değil de nedir.

- Noter Meselesi
Ahmet Necdet Sezer
, görevi boyunca gerek CHP’nin gerekse Ergenekoncu Doğu Perinçek’in telkinleri doğrultusunda Ak Parti icraatları önünde yıkılmaz bir abide(!) gibi engel oldu. Abdullah Gül, bazı icraatları ve düzenlemeleri meclise geri göndermesine rağmen Ak Parti’nin noteri olarak lanse edildi.

- Milletin Dini Değerleri
Ahmet Necdet Sezer
, görev süresi boyunca diğer din mensuplarının büyük-küçük tüm bayramlarını kutladı. Azınlık din mensuplarına şirin görünmek için elinden geleni yaptı. Ancak bir kerecik olsun Ramazan, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı veya diğer dini günlerde kutlama yayınlamadı. Abdullah Gül, bütün dini ve etnik grupların hepsine aynı mesafede ve öyle de olması gerekiyor.

- Takiye Meselesi
Ahmet Necdet Sezer
, Cumhurbaşkanı olmadan önce (Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde) özgürlükçü olarak görünüyor, statükoyu eleştiriyor ve her türlü yasakçılığa karşı çıkıyordu. Cumhurbaşkanı olduktan sonra ikinci ve çirkin yüzüyle tanışmamız gecikmedi. Abdullah Gül, önceki söylem ve eylemlerinde değişiklik göstermedi.

- İki Sima: Despot Kral ve Baba
Ahmet Necdet Sezer, hap asık suratıyla, tepeden bakan kibirli duruşuyla yansıdı objektiflere. O bu görüntüsüyle despot krallara taş çıkarttı. Abdullah Gül… O hep (gül)ümsüyor. Milletine gülümseyen bir baba gibi…

Ha, bir de köken meselesi var; ama benden bu kadar!

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

17 Ağustos 2008

Önce 'Temiz Toplum' Sonra 'Temiz Kent'

Önceleri defalarca gözümüzün önünden geçmiş gitmiş nesnelere, kişilere, uyarıcılara o zamanlar pek dikkat etmemişken, günün birinde algı mekanizmamız o kadar değişik çalışır ki, bu sefer aynı nesne, kişi veya uyarıcı bizde değişik algılama ve yorumlamalara sebep olur.



Örneğin ben; yıllardır bütün belediyelerin temizlik araçlarında, afiş stantlarında, reklam çalışmalarında hatta çöp kutularında hep aynı sloganı görür, öylesine okur geçerdim: “Temiz kent temiz toplum” Ancak geçen gün, bu sloganı, altını çizerek tekrar okuyunca doğrusunun bu olmadığını, sloganda bir sakatlık olduğunu fark ettim.



Bu slogan bize ne anlatıyor bir bakalım: “Biz iyi bir belediyeyiz; sırf çevremiz, yollarımız, sokaklarımız temiz olsun diye gece-gündüz demeden temizlik yapıyoruz; temiz bir toplum için çalışıyoruz vs.” Peki, böyle bir şey mümkün mü? Yani bir belediyenin toplumu temiz kılmasının imkânı var mıdır? Toplum; ruhen, bedenen, vicdanen, ahlaken ve çevre bilinci açısından kirlenmişse belediye bunu nasıl temizleyebilir kardeşim! Temizleyemez; temizle temizle bitmez ki. Sen temizlerken daha, öbürü kirletiyor; görmüyor musun? Hâlâ aynı sloganla şirin görünmeye çalışmanın anlamı ne?



Hâlbuki her yere şu sloganı yazın: “Temiz toplum temiz kent” Yazın ki, bu slogan; çevresini, çevremizi, sokaklarımızı, dünyamızı vahşice kirleten -doğal olarak kendi de kirlenen- bazı insanlara “Yeter kardeşim, artık kirletme! Sizin yüzünüzden temiz toplum olamıyoruz.” diye bağırsın. Belki utanır da kirletmez o zaman. Sloganı bu şekliyle yazın ki, bilinçaltımıza da bu şekilde yerleşsin.



Ancak olayı sadece slogan yazmaya da indirgemeyin. Konserlere, festivallere, pratik hiçbir değeri olmayan organizasyonlara harcadığınız paraları biraz kısarak eğitim faaliyetlerine, sosyal bilinç kampanyalarına kanalize edin. Belediyelerin görevleri arasında böyle şeyler yok mu?



Neden, Avrupa gören tüm insanların ağzından hep aynı cümleler dökülür sonra? “Onların sokakları tertemiz, insanları saygılı, çocukları bile çevreye duyarlı…” Ben bunu anlamaya çalışıyorum. Sen de saygılı ol, sen de çocuğuna öğreterek gelecek nesillere aynı bilinci aktar. Engelleyen mi var? Evet, var. Çünkü hep yanlış öğretiliyor! Ya da hiç öğretilmiyor. Sloganlar yanlış, yönlendirmeler yanlış, zihniyet yanlış. Hiç öğretmeme tutumu ise apayrı ve daha büyük bir yanlış.



Evet, kesinlikle temiz kentten temiz topluma gidilemez. Çünkü toplum temiz değilse kent zaten temizlenemez. Ancak temiz toplumdan temiz kente gidilebilir. Çünkü kentin “Aman, temiz olayım da toplum da temiz olsun” diye bir bilincinin olması düşünülemez. Önce birey, sonra da toplum temiz olacak ki, kent de temiz olsun.



Ve evet, kentin de ruhu, kimliği ve bilinci vardır; ama bunları kendisi kazanamaz. Bunları kente içinde yaşayan insanlar kazandırır. Eğer o insanların ruhu, kimliği ve bilinci varsa tabi! Olay budur.



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

“Temiz Kent Temiz Toplum” mu Yoksa “Temiz Toplum Temiz Kent” mi?

Başlık biraz uzun ve sanki karmaşık gibi oldu, ama anlatayım. Konuyu detaylandırabilirsem mesele anlaşılmış olacak.

Önceleri defalarca gözümüzün önünden geçmiş gitmiş nesnelere, kişilere, uyarıcılara o zamanlar pek dikkat etmemişken, günün birinde algı mekanizmamız o kadar değişik çalışır ki, bu sefer aynı nesne, kişi veya uyarıcı bizde değişik algılama ve yorumlamalara sebep olur.

Örneğin ben; yıllardır bütün belediyelerin temizlik araçlarında, afiş stantlarında, reklam çalışmalarında hatta çöp kutularında hep aynı sloganı görür, öylesine okur geçerdim: “Temiz kent temiz toplum” Ancak geçen gün, bu sloganı, altını çizerek tekrar okuyunca doğrusunun bu olmadığını, sloganda bir sakatlık olduğunu fark ettim.

Bu slogan bize ne anlatıyor bir bakalım: “Biz iyi bir belediyeyiz; sırf çevremiz, yollarımız, sokaklarımız temiz olsun diye gece-gündüz demeden temizlik yapıyoruz; temiz bir toplum için çalışıyoruz vs.” Peki, böyle bir şey mümkün mü? Yani bir belediyenin toplumu temiz kılmasının imkânı var mıdır? Toplum; ruhen, bedenen, vicdanen, ahlaken ve çevre bilinci açısından kirlenmişse belediye bunu nasıl temizleyebilir kardeşim! Temizleyemez; temizle temizle bitmez ki. Sen temizlerken daha, öbürü kirletiyor; görmüyor musun? Hâlâ aynı sloganla şirin görünmeye çalışmanın anlamı ne?

Hâlbuki her yere şu sloganı yazın: “Temiz toplum temiz kent” Yazın ki, bu slogan; çevresini, çevremizi, sokaklarımızı, dünyamızı vahşice kirleten -doğal olarak kendi de kirlenen- bazı insanlara “Yeter kardeşim, artık kirletme! Sizin yüzünüzden temiz toplum olamıyoruz.” diye bağırsın. Belki utanır da kirletmez o zaman. Sloganı bu şekliyle yazın ki, bilinçaltımıza da bu şekilde yerleşsin.

Ancak olayı sadece slogan yazmaya da indirgemeyin. Konserlere, festivallere, pratik hiçbir değeri olmayan organizasyonlara harcadığınız paraları biraz kısarak eğitim faaliyetlerine, sosyal bilinç kampanyalarına kanalize edin. Belediyelerin görevleri arasında böyle şeyler yok mu?

Neden, Avrupa gören tüm insanların ağzından hep aynı cümleler dökülür sonra? “Onların sokakları tertemiz, insanları saygılı, çocukları bile çevreye duyarlı…” Ben bunu anlamaya çalışıyorum. Sen de saygılı ol, sen de çocuğuna öğreterek gelecek nesillere aynı bilinci aktar. Engelleyen mi var? Evet, var. Çünkü hep yanlış öğretiliyor! Ya da hiç öğretilmiyor. Sloganlar yanlış, yönlendirmeler yanlış, zihniyet yanlış. Hiç öğretmeme tutumu ise apayrı ve daha büyük bir yanlış.

Evet, kesinlikle temiz kentten temiz topluma gidilemez. Çünkü toplum temiz değilse kent zaten temizlenemez. Ancak temiz toplumdan temiz kente gidilebilir. Çünkü kentin “Aman, temiz olayım da toplum da temiz olsun” diye bir bilincinin olması düşünülemez. Önce birey, sonra da toplum temiz olacak ki, kent de temiz olsun.

Ve evet, kentin de ruhu, kimliği ve bilinci vardır; ama bunları kendisi kazanamaz. Bunları kente içinde yaşayan insanlar kazandırır. Eğer o insanların ruhu, kimliği ve bilinci varsa tabi!

Olay budur.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

7 Ağustos 2008

Türkiye’de İran Tipi Katı Rejim Zaten Var

Yılların bitmeyen tartışması ve korku edebiyatıdır: Türkiye, İran olacak mı, olmayacak mı? Türkiye’nin İran olması konusunda yaratılan korku rejimi devletin ve milletin hangi işine yaradı bilmiyorum; ama birileri yıllarca bu söylemden fena halde nemalandı. Yine o birileri çocuklarını da, -o masumların korku duyguları gelişmeye başlar başlamaz- onlara çarşaflı kadınları göstererek “öcü” ile korkuttu.



Aslına bakarsanız, İran tipi katı rejim, İran’dan önce Türkiye’de uygulanmaya başlamış ve Türk halkını insafsız çarkları arasında bir kısır döngüye mahkûm etmiştir. İran tipi rejim hâlâ Türkiye’dedir ve sistemin faşizan bağnazları tarafından işletilmeye devam etmektedir. Maalesef mevcut laiklik yorumu ve yürürlükteki darbe ürünü Anayasa ile bu katı rejimden kurtuluş pek de mümkün görünmüyor.



Düşünce özgürlüğü hem Türkiye’de hem de İran’da dünya standartlarının çok altında. Her iki ülkede de tabuları koruyan saçma sapan yasalar var. Bunun dışında, dikkat edilirse İran’da da Türkiye’de de katı rejimin kurbanları büyük ölçüde kadınlardır. Örneğin her iki rejimde de kadının ne giyeceğine rejimin öküzleri karar veriyor.



Söylenenlere ek olarak belirtmek gerekirse İran’da olup da Türkiye’de olmayan iyi şeyler de var. Örneğin, İran’da kişi başına millî gelir bizden çok fazla; onlar kendi otomobillerini hata savaş uçaklarını kendileri üretebiliyorlar; petrol başta olmak üzere yer altı kaynaklarını bizden daha iyi işliyorlar; nükleer enerji konusunda da bizden ilerideler; onlarda rejim muhalifi küçük gruplar dışında bir toplumsal bölünmeden söz etmek de mümkün değil. Bu ve benzeri artıları göz önüne alındığında insanın “keşke İran olsak” diyesi geliyor.



Kimse korkmasın Türkiye, İran falan olmaz. Türkiye, İran olmayı İran’dan önce başarmış(!) bir ülkedir. Bilakis İran, Türkiye olmuştur; ama kızılın yerine yeşili seçerek…



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: