Öyle Ağıza Böyle Tıpa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öyle Ağıza Böyle Tıpa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2012

28 Şubat Gazetecileri ve ‘Vatan Hainliği’

Bugün 28 Şubat’ın yıldönümü. O günler tekrar hatırıma gelince kinim ve öfkem depreşti. Ne yalan söyleyeyim, bendeki 28 Şubat kini ve öfkesi ebediyete kadar sürecek.

Ülkemizi ele geçirmek isteyen bir gurup haramzadenin oynadığı ve 1000 yıl süreceği iddia edilen tiyatronun, 10 yıl geçmeden kendi içlerinde patlaması şerefine, Eski Kafa! blogda da varsın +18 bir yazı yayınlansın.

Dediğim gibi, yazı +18 ve Hasan Karakaya’ya ait... Facebook’da paylaşılınca haberim oldu. Okudum ve biraz olsun öfkem azaldı -gibi oldu-.

Yazıyı okuyacaksanız +18 konusuna dikkat etmenizi öneririm. Argo ve sin-kaflı konuşma ve yazma üslubu size ters ise yazıyı okumamanızı öneririm. Yok, ‘ben de okuyayım, belki biraz sakinleşirim diyorsanız, okumaya devam ediniz.

‘…Bugün yazmak gelmiyor içimden... Sövmek istiyorum öncelikle; böyle bir yazıyı kaleme almış olmaktan dolayı hepinizden, özellikle de hanımlardan özür diliyorum. bugün; "seviye" beklemeyin benden... Çünkü "çukur"ların seviyesine inmek ve kulaklarına bağırmak istiyorum. Ahlak, edep, medeniyet, hoşgörü de beklemeyin. zira; kendimde değilim bugün. son derece öfkeli, kızgın ve kendimi kaybetmiş durumdayım. Vücut kimyam bozuk. Ağzıma geleni, kağıda döküyorum. Kusura bakmayın... Özür diliyorum hepinizden...

Bugüne kadar; bu köşeyi hanımlar da okuyor diye, mümkün olduğu kadar ''argo" kullanmamaya, mümkün olduğu kadar "sövmemeye" özen gösterdim. ne var ki; okuma hakları ellerinden alınan "başörtülü" öğrenciler için "fahişe" diyebilecek kadar adileşen, pespayeleşen bir "orospu çocuğu"na, hak ettiği dilden cevap vereceğim.

Dikkat edin; "orospu'nun çocuğu" değil, "orospu çocuğu" diyorum. Çünkü; "ana"sının kabahati yok. bilseydi, büyüyünce böyle bir "mahlukat" olacağını hiç doğurur muydu onu?.. Evet; o, kafası orospulaşmış bir fahişe!.. O, bir orospu çocuğu!.. O, mümkün değil ki, anasının rahminde büyümüş bir "cenin" olamaz!.. Olsa olsa; ''9 ay 10 gün çektiği kabızlık"tan sonra makatından defettiği bir "bok"tur!.. Düşünüyorum da; bir "insan"dan, mümkün değil, böyle bir "yaratık" çıkamaz!.. Bir kadın, böyle bir "enik" doğuramaz! aklım, havsalam almıyor. Hiçbir ana-baba, böylesine bir "pislik", böylesine bir "mikrop" üretemez!.. Hele hele; 9 ay boyunca taşıyamaz bünyesinde!..

O halde, nereden çıktı bu mahluk?.. "İnsan" desen, insana benzemiyor!.. "Hayvan" desen, tüm mahlukata hakaret olur!.. Kendi dışkısını yiyen "domuz" bile temiz kalır bu "necaset"in yanında!.. İyi de; kim bu alçak?.. Nereden çıktı bu şerefsiz?.. Öyle bir "necaset parçası" ki, hiçbir "ana"nın rahminden çıkması mümkün değil!.. Onun gözünde; okumak için üniversite kapısında bekleyen "başörtülü" öğrenciler birer "fahişe!.." Hem de; "bellenmesi gereken bir fahişe!.." Depremde çektikleri "acı"ların üzerine, bir de "okula girememe" baskısıyla karşılaşan bir "depremzede öğrenci"nin zulmü protesto için açtığı "7.4 yetmedi mi?" pankartına takmış kafayı.

Diyor ki; "size neyin yetip yetmediğini ben biliyorum da, size değmez!.. onu yapmaya bile değmezsiniz!.. Sizi gidi alçak fahişeler sizi!.." Ben de diyorum ki; hayır; böyle bir "şey"e "insanca" cevap vermek mümkün değil... Ona neyin yetip-yetmeyeceğini ben de çok çok iyi biliyorum ama, değmez!.. Çünkü; yazdığı kalem bile "küçük" gelir ona!.. O ki; oturduğu "cola şişesi"nden bile zevk alan bir "homoseksüel"dir!.. Dolayısıyla; "kalem"ler, "şişe"ler değil, "budaklı odun" lazım, bu alçak homoseksüele!.. Ya da, çok iyi bildiği "çarpışan mızrak"lardan ikisi!.. Bu "necaset" var ya; program yaptığı" kanalizasyon"dan aradım kendisini: "o şimdi burada yok, denize doğru akıyor o bok!" dediler!.. Ağzından "kusmuk" kaleminden "irin" dökülen bu it, asla "yazar" olamaz. büyük bir ihtimalle ya "boynuzlu" bir pezevenk, ya da en yakınlarını pazarlayan bir "deyyus"tur!..

Sırf "başörtülü" oldukları için okuma hakkı gasp edilen kız öğrenciler için "200 milyonu bastır soyunsunlar, 300 milyonu ver başka şey yapsınlar" diyebilecek kadar bayağılaştığına göre, merak ediyorum; böyle bir hayvana tahammül edebilmesi için, karısına ne kadar "vizite parası" ödediler?.. Ya da; karısı kaç milyona soyunuyor?.. "Yatak ücreti" kaç paradır?.. Yoksa; "lüks yaşantısı"nı, debdebeli hayatını, karısının "vizite ücretleri"nden kazandığı paralara mıborçlu bu pezevenk?.. Rıdvan Dilmen'in sözünü ettiği "yazar"lar arasında bu "boynuzlu"da var mı acaba? "Daha fazla maaş"için, o da "patron"larına "gönderiyor"mu karısını?.. Öyle ya; "kimin kaça soyunacağı" konusunda bu kadar "uzman" olduğuna göre!.. Ne demiş eskiler; "kişi, başkalarını da kendisi gibi bilirmiş!.."

Zaman zaman; bazı hanım okurlarımın "hassasiyet"lerine duyarlı davranır ve bu "pespaye tetikçi"lere daha ağır ifadeler kullanmamak için kendimi zor tutardım. Hayır; bugün çıkaracağım ağzımdaki baklayı. ister kızın, ister darılın, isterse telefonlara sarılın; ama n'olur, bu kafasındaki "irin"leri satarak para kazanan "orospu çocuğu"na, bugün olsun anladığı dilden cevap vereyim. Böyle "it oğlu it"lere az bile yazıyorum. Bunlar "balans ayarı"ndan hoşlanır... Elleri kızarıncaya kadar alkış tutarlar bütün "dayatma"lara!.. Bunlara var ya; balans ayarı değil, aslında iyi bir "alyans ayarı" yapacaksın!.. Bol taşlı,büyük başlı "yüzük"leri geçireceksin "büzük"lerine, döndüre döndüre ayar yapacaksın!.. Hayır; bunlara karşı "anladığı dilden" konuşmak da çare değil. bundan böyle; anladıkları "stil"den konuşmalıbunlarla!.. Nasıl "bellenmek" istiyorlarsa, öyle bellemeli!.. Hem de "gazete" diye çıkardıkları "paçavra"ların üzerinde!.. Görsünler bakalım; "Allah'ın emri" olan başörtüsünü taktığı için namus timsali olan o mağdur öğrencilere "fahişe" demek neymiş!..

Görsünler; budaklı odun, "cola şisesi"nin üzerine oturmaya benziyor muymuş!.. Görecek!.. Bir gün gelecek, cümle alem görecek bu "homo"ların rezilliğini!.. Bakalım "o gün" geldiğinde nereye açacaklar?.. Ama; dünyanın öteki ucuna da kaçsalar, en ücra köşeye de sinseler, girdikleri delikten çıkarıp, teşhir edeceğim bunları!.. Tıpkı; "yahudi"lerin, "naziler"i arayıp, bulduğu ve yargılattırdığı gibi!.. Bu "kazurat takımı"nın yaptıkları asla yanlarına kar kalmayacak. "Adalet" önünde verecekler hesabını. Verdirtmezsem, şerefsizim!.. Dost-düşman bilsin gayet iyi biliyorum ki; "Ankara"dakilerin özünde, ben bir "vatan haini"yim!.. bir "devlet düşmanı" ve bir "bölücü"yüm!.. Ben, "pkk'lıdan da tehlikeli" biriyim!.. Çünkü ben "şeriatçı"yım!.. Beni öyle görüyorlar, öyle deklare ediyorlar.

Ammaaa... "PKK için mayın" üreten ve yüzlerce Mehmetçiğin şahadetine, yüzlercesinin sakat kalmasına yol açan valsella'nın faaliyette bulunduğu İtalya bir "müttefik", Ankara’nın gözünde!.. PKK'ya 12 bin küsur "mayın" satan valsella'nın bağlı olduğu fiat, Rahmi Koç hazretlerinin "koç holding"i ile "ortak"mış, kimin umurunda? Ankara, ilan etmiş bir kere; İtalya müttefik, fiat dost, Rahmi Koç vatansever!.. Bu ahval veşerait içinde, ben de bir "devlet düşmanı"ymışım, iyi mi?..’

İsterseniz bu ‘devlet düşmanlığını’ da Nazım Hikmet’in; ‘Vatan Haini’ şiiri ile birleştirerek bir kere daha yorumlayalım;

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
Ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
Kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
Fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
Vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
Vatan, mızraklı ilmihalse, vatan, polis copuysa,
Ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
Vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
Vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
Ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

İşte böyle bir şey 28 Şubat’ı anmak… ‘1000 yıl sürecek’ bir rezilliğin 10 yıl bile sürmeden geberip-gitmesini görmek…

Süleyman Aras alıntıladı.
Bu yazıyı paylaş:

26 Aralık 2011

‎Türkiye ve Fransa: Dejavu

Türkiye (Osmanlı) ve Fransa ilişkilerinin tarihi seyrine baktığımızda, dejavu hissine kapılmamak elde değil. Aşağıda okuyacağınız, tarih boyu yaşanmış birkaç olay bu fikrimi destekliyor.

Kutsal Roma-Cermen imparatoru Şarlken, Fransa kralı Fransuva'yı 24 Şubat 1525'te kuzey İtalya’da Pavia muharebesinde mağlup edip esir aldı. Fransızlar, Şarlken karşısında aciz kalınca, o dönemde Hıristiyanlığın en büyük düşmanı olarak kabul edilen Osmanlılardan, devrin kudretli padişahı Kanuni’den yardım istedi.  Kanuni, ona şu fermanı gönderdi:

"Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç veren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır'ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han Oğlu Sultan Selim Han Oğlu Sultan Süleyman Han'ım… Sen ki, Fransa vilayetinin kralı Fransuva'sın. Hükümdarların sığındığı kapıma, elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah’ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. Böyle biliniz.”

Şu mektubu da başı beladan kurtulmayan Fransa Kralı II. Henry, Kanuni'ye göndermiştir.

"Su anda Fransa'nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Padişah hazretlerinden başka hiçbir yerden ümidi de yoktur. Ancak, bundan önce de birçok defa padişah hazretlerinin yardımlarını görmüştür. Eğer biraz para ve mal yardımı yaparlarsa, Fransa buna ebediyen minnettar kalacaklar ve Osmanlı cömertliği bir defa daha cihana nam salacaktır. Bu yardım, padişah hazretleri için bir hiç mesabesindedir."

Osmanlı’nın son dönenlerine gelindiğinde, Paris tiyatrolarında sahnelenmeye çalışılan ve İslâm’a hakaret içeren bir piyes, Sultan Abdülhamid Han tarafından verilen ültimatom sayesinde sahnelenemedi. Fransızlar o zaman da başlarda, “Fransa’ya saygı gösterin” gibi zırvalarla oyalama taktiklerine başvurmuşlar ve fakat Abdülhamid Han’ın diplomasi gücü karşısında geri adım atmak zorunda kalmışlardı. Piyes, sadece Fransa’da değil, İngiltere ve ABD’de de sahnelenememişti.

Gelelim bugüne: Sözde Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan bir yasa çıkaran ve buna Türkiye’nin tepki göstermesini, ilişkilerini gözden geçirmesini ve ciddi yaptırımlar yapmaya hazırlanmasını anlamakta zorlanan Fransa’nın yeni Henry’si, Fransuva’sı şöyle diyor: “Türkiye, Fransa’ya saygı göstersin.” Tam bir ezik psikolojisi… Tarih boyunca böyle bir şey hiç yaşanmadı ki! Çünkü Fransa, Türklere özgü saygıyı hak edecek bir devlet kimliğine hiçbir zaman sahip olmadı!

Çok değil, en fazla 5-10 yıl sonra sefil bir Fransa Cumhurbaşkanı Türkiye’nin yöneticilerine şöyle bir mektubu yine gönderecektir:

"Şu anda Fransa'nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Büyük Türkiye Devleti’nden başka hiçbir yerden ümidi de yoktur. Ancak, bundan önce de birçok defa ülkenizin yardımlarını görmüşüzdür. Her seferinde de nankörane davranmışızdır. Sonuçta yine burnumuz sürtmüş ve zor duruma düşmüşüzdür. Eğer biraz para, silah ve mal yardımı yaparsanız, Fransa buna ebediyen minnettar kalacaktır ve Türkiye cömertliği bir defa daha cihana nam salacaktır. Bu yardımlar ile bizi yeniden şımartmanız sizin için bir hiç mesabesindedir. Yine, yeniden esirgemeyiniz, bahşediniz."

Bu blog yazısını yayın, paylaşın ve bir yerde saklayın; emin olun lazım olacak!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

17 Kasım 2011

Benetton, “Unhate” Deyip Nefretini Kusmuş


 

İtalyan giyim markası Benetton, Unhate yani “nefrete karşı” sloganını içeren son reklam çalışmasıyla adeta kedi nefretini kusmuş. Çoğu kez, 14-15 yaş üstü çocukların çıplak bedenlerini reklamlarında kullanarak adeta çocuk pornografisini ve pedofiliyi (sübyancılık) özendiriyormuş izlenimi veren firma, bu kez kendini biraz daha aşarak din alanına da el atmış.

 

Dünyanın birbirine düşman veya aşırı muhalif liderlerini -cinsiyet farkı gözetmeksizin- dudak dudağa öpüşürken resmeden reklam çalışmalarında, küstahlığın da ilerisine geçilerek Papa ile El Ezher Üniversitesi’nin (Mısır) imamlarından birinin öpüştüğü bir çalışmanın koleksiyona eklenmesi ihmal edilmemiş.

 

Reklam çalışması haber olduktan sonra, Vatikan’dan gelen tepki üzerene, Papa ile İmamın dudak dudağa öpüştüğü reklam çalışması kampanyadan çıkarılmış. Benetton bunu da pişkin bir açıklama ile duyurmuş. Şirketten yapılan açıklamada, fotoğrafın inananların hassasiyetini yaralamış olmasından üzüntü duyulduğu belirtilerek, "Bu kampanyanın amacının her türlü nefret kültürüyle özel olarak mücadele etmek olduğunu hatırlatırız" ifadesi kullanılmış.

 

“Her türlü nefret kültürü” ne demek? Ben size başka nefret kültürlerinden bahsedeyim: Benetton’un da yaptığı gibi, insanların inançlarına ve yaşam biçimlerne karşı duyulan nefret; muhafazakâr düşünce ve inanç biçimine karşı nefret; homoseksüelliği, lezbiyenliği ve her türlü cinsel sapmayı tercih(!) değil de hastalık ve sapkınlık gören düşünceye karşı nefret; çıplaklık cehaletiyle mücadele edenlere karşı nefret…

 

[FOTO GALERİYİ SLAYT OLARAK AÇMAK İÇİN OKA TIKLAYINIZ]

 


[oqeygallery id=1]



 

Evet, Benetton, bu reklam çalışmasıyla kendi nefretini ve bilinçaltındaki düşmanlığını en iğrenç ve alçak biçimde kusmuş oldu. Aynı zamanda hayal ettiği uniseks dünyayı resmetmiş oldu.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

21 Ağustos 2011

Ben de Hedef Gösteriyorum: Katil Sizsiniz


Fotoğraftakiler:

Birinci Sıra: Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak, Leyla Zana, Murat Bozlak, Erol Dora, Ertuğrul Kürkçü, Altan Tan, Esat Canan, Sırrı Sürreya Önder, Hasip Kaplan, Ayla Akat Ata, Nursel Aydoğan, Pervin Buldan

İkinci Sıra: Nazmi Gür, İbrahim Binici, Adil Kurt, Sebahat Tuncel, Sırrı Sakık, Demir Çelik, Halil Aksoy, Hüsamettin Zenderlioğlu, İdris Baluken, Özdal Uçar, Bengi Yıldız, Abdullah Levent Tüzel, Şerafettin Elçi, Osman Baydemir

 

Çukurca’da meydana gelen menfur pusu/saldırıdan sonra; -önceki gün- Yeni Şafak gazetesi BDP’lileri (PKK Partisi) kastederek “Katil Sizsiniz” manşetiyle çıktı. Bazı BDP’liler (başta Selahattin Demirtaş), ‘Yeni Şafak bizi hedef gösteriyor’ diye saçma-sapan ve haksız bir itiraz geliştirdiler ve gazeteyi, PKK’ya hedef göstererek terör örgütü yandaşlarının tehditlerine maruz bıraktılar.

 

Yani, Yeni Şafak haksız mı? Otuz küsur yıldır yaşanan sürecin şu aşamasında şehit edilen askerlerin katili siz değil misiniz? Bırakın askerleri; dağda ölen Kürt çocuklarının katili siz değil misiniz. Şiddetin bu kadar tırmanmasının baş sorumlusu siz değil misiniz? Barış mı istiyorsunuz yani? Hiç inandırıcı değilsiniz ve -gerçekten- katilsiniz.

 

Bu girişten sonra, söz konusu yazıya göz atmakta fayda var diye düşünüyorum. Dolayısıyla Yeni Şafak gazetesinin o yazısını paylaşmayı bir zorunluluk ve bir görev olarak görüyorum.

 

Buyrun;

 

KATİL SİZSİNİZ

 

Türkiye, Çukurca'da şehit düşen fidanlar için gözyaşı dökerken, kanlı tablonun baş sorumlusu demokrasi kılıfı ile her fırsatta teröre destek veren BDP oldu. Kandil'in sözünden çıkmayan, kardeşlik projesini sabote etmek için her yolu deneyen, canlı bombayı 'şehit' ilan eden BDP katliamların ortağı haline geldi.

 

Yeni Anayasa, demokratik Türkiye' vaadinin millet tarafından seçim sandıklarında tam destek görmesiyle birlikte terör örgüt PKK'nın kanlı eylemleri hız kazandı. Son olarak dün Hakkari'nin Çukurca ilçesinden duyulan 11 şehit haberi, tüm Türkiye'yi bir kez daha yasa boğarken gözler, tek sermayesi 'terör' olan Barış ve Demokrasi Partisi'ne (BDP) çevrildi. Terör örgütü PKK'nın eylemlerine insanlık adına 'dur' demek bir yana olumsuz bir tek eleştiri getirmeyen BDP, son 1 ayda gerçekleşen katliamlar karşısında yine sessiz kalmayı tercih etti. PKK'nın dağ kadrosuna büyük şehirlerden eleman devşirmek gençlik kolları teşkilatlarını seferber eden, sivilleri hedef alan canlı bombaları şehit ilan eden, hiçbir sosyal meselesine ilgi duymadığı Kürt vatandaşlara zorla terörist yası tutturan BDP, örgüte verdiği doğrudan destekle katliamların ortağı oldu.

 

ÖRGÜTÜN DEMOKRASİ KILIFLI UZANTISI

 

Yakın geçmişte 'Kürt'lerin temsilcisiyiz' iddiasıyla kurulan ve sözde siyaset yapan partilerin devamı olan BDP, politik tavrını sadece 'terör' ve 'terör örgütü PKK' üzerinden şekillendirdi. Diğer siyasi partiler gibi 'ekonomi, kadın, tarım veya sağlık' gibi alanlarda parti programı geliştirmeyen BDP, tüm adımlarını teröristbaşı Abdullah Öcalan ve Kandil'in emirleri doğrultusunda attı. Terörü yücelten söylemi siyasete sokan BDP, sorunun çözümüne katkı sunmak yerine ülke gündemini germek ve ayrımcılığı körüklemek için teröristleri şehit ilan etmekten, Doğu ve Güneydoğu'da yaşayan vatandaşlara zorla terörist yası tutturmaktan geri durmadı. BDP, bu tavrıyla siyasi parti olmaktan çok PKK'nın Türkiye'deki 'demokrasi kılıflı' uzantısı izlenimi verdi.

 

BDP, söylemini sürekli 'terörü' yüceltme ve tehdit unsuru olarak kullanma üzerine şekillendirdi. Bu amaçla ilk olarak Ahmet Türk gibi partinin ılımlı isimleri yönetimden tasfiye edildi. Yerlerine, Kürt sorununu çözmekten çok tırmandırmak için gayret sarf eden şahin kanadın temsilcileri getirildi. Şahin kanadın temsilcileri, bütün açıklamalarında şiddeti körükledi. Demokratik açılım sürecinin başladığı günlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Güzel günler olacak" derken BDP'li Aysel Tuğluk, "Türkiye'yi çok fena günler bekliyor" diyerek tehditkâr üslubunu ortaya koydu.

 

AÇILIMA KÖSTEK OLDULAR

 

'Kürtlerin temsilciyiz' iddiasını ağzından düşürmeyen BDP, terör örgütü çizgisinde yürüttüğü siyaset kapsamında bölge halkının hak ettiği hayat standardını ve taleplerini görmezden geldi. Bu amaçla iktidar partisi tarafından başlatılan 'Milli birlik, beraberlik ve kardeşlik' projesini baltalamak için PKK ile ortak hareket etti. Demokratik açılım kapsamında 'inkar' politikası bir tarafa bırakılırken TRT 6 aracılığıyla anadilde yayın yapılması sağlandı. Ülke çapında Kürtçe özel kurslar açılarak anadillerini bilmeyen Kürt kökenli vatandaşlara kolaylık sağlandı. Bölgedeki yerleşim yerlerinin isimleri eski isimleriyle yazılmaya ve söylenmeye başlandı. Dersim, Norşin kelimeleri bizzat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından zikredildi. Doğrudan bölge insanının yararına olan bu girişimler ise bölge insanını ve Kürt kökenlileri temsil ettiğin söyleyen BDP tarafından kesinlikle destek görmedi. Açılım değil destek olmak sürekli olarak köstek olmayı tercih ettiler. Açılımla ilgili olarak yapılan yasa düzenlemelere BDP'li vekiller TBMM'de el kaldırmadı. Ülkeye huzur ve barış gelmesi adına BDP çatısı altında siyaset yapmaya çalışan bazı milletvekillerinin de bu süreçte susması dikkat çekici bulundu.

 

SALDIRIYI KINARKEN BİLE TEHDİT

 

Türkiye'deki artan şiddet olaylarının en önemli sorumlularından biri olarak gösterilen BDP'liler 11 şehit için yayınladığı cılız 'taziye' mesajında bile tehdit dili kullandı. Parti adına yazılı açıklama yapan Grup Başkanı Selahattin Demirtaş, "Barışın önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız karşılıksız kaldı. Yaşadığımız günler daha fazla tehditle geçiştirilebilecek günler değildir" dedi.

 


 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

19 Mayıs 2011

22 Ağustos İnternetin Sonu mu?

15 Mayıs Pazar günü birçok ilde olduğu gibi İstanbul’da da “İnternetime Dokunma!” eylemi yapıldı. İstanbul’daki eylemin adresi Taksim’deki İstiklal’di. Ben de o gün -tesadüfen- oradaydım.


 


Hakikaten 22 Ağustos internetin sonu mu? İnternete sansür mü uygulanacak? Kimse istediği siteye giremeyecek mi? BTK istediği siteyi engelleyecek mi?


 


Elbette böyle bir durum yok! Fakat ülkemizde her fırsatta eylem planlama, yenilikleri ajite etme, muzır üretme merkezleri var ve iyi çalışıyorlar. Sağ olsun BTK da 22 Ağustos itibariyle nelerin değişeceğini tam olarak anlatabilmiş değil. Maalesef bizim devlet kurumlarımızın bu türden “halkla ilişkiler” sorunları devam ediyor.


 


22 Ağustos 2011’den sonra Türkiye’deki tüm internet aboneleri, kendi seçtikleri bir profil üzerinden internete bağlanabilecek. Bu profiller; standart, aile, çocuk ve yurtiçi başlıklarından oluşuyor. Standart profil şu an kullandığımız profili ifade ettiğine ve seçilebilecek profiller arasında yer aldığına göre yasak nerede, sansür nerede, engel nerede. Devletin amacı diğer profillerle çocukları ve aileyi korumak. Yani isteyen aboneler de çocuklarını ve -varsa zaafı olanlar- kendilerini korumak için diğer paketlerden birini seçip kendi kendini kontrol etmiş olacak.


 


Senin İnternetine ve İnternet Anlayışına Dokunmalı


 


Peki, Taksim’de kimler yürüdü? Yürüyenler arasından BTK’yı gerçekten anlamış olsaydı oraya gelmeyecek gruplar yok muydu? Bence vardı. Peki, koşa koşa kimler gitti? Küfürbaz sözlükçüler, pornocular, internet üzerinden haberleşen yasadışı örgütler; internet üzerinden uyuşturucu, kadın ve silah ticareti yapan uluslar arası şebekelerin Türkiye temsilcileri, çocuk pornocuları vb.


 


Tabi bu gurupların internete filtre getiren uygulamaları istemesi mümkün değil. Çünkü abonelerin filtreli profillere geçmesi demek, muzır yayıncılar için ziyaretçi kaybı demek. Yani ne kadar az ziyaretçi o kadar az kurban; o kadar az hit, o kadar az reklam ve o kadar az para! Elbette o kadar az kargaşa…


 


Bu bakımdan “temiz internet” için 22 Ağustos 2011 bir devrimdir, milattır, tarihi bir gündür.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

9 Mayıs 2011

Herkes İçin CHP! Herkes İçin Tehlike!

Yeni Dersimler, Maraşlar, Çorumlar, Sivaslar ve Başbağlar için CHP! Herkes için CHP!


 



Menderes gibi CHP zihniyetinde olmayan başbakanları (Erdoğan gibi) asmak için CHP! Herkes için CHP!



 



Kemal Kılıçdaroğlu, "Ana, a..." diye başlayan masum cümlelerini utanmadan, korkusuzca tamamlayabilsin diye CHP! Herkes için CHP!



 



Kemal Kılıçdaroğlu SSK (SGK) ile yetinmeyip tüm Türkiye'yi soysun diye CHP! Herkes için CHP!



 



Yeni Ergenekonlar, Balyozlar, Eldivenler, andıçlar için CHP! Herkes için CHP!



 



Ayrımcılık, adam kayırmacılık, çifte standart ve partizanlık için CHP! Herkes için CHP!



 



Başörtüsünün sokaklarda bile yasaklanması için CHP! Herkes için CHP!



 



Yeni 61’ler, 80’ler, 28 Şubatlar için CHP! Herkes için CHP!



 



Her köye bir Halk Evi, her köye bir "ikna odası" için CHP! Herkes için CHP!



 



Hurşit Güneş, Kürtlere daha rahat sövebilsin diye CHP! Herkes için CHP!



 



Dönmelerin, devşirmelerin, masonların iktidarı için CHP! Herkes için CHP!



 



Çetelerin ve örgütlerin iktidarı için CHP! Herkes için CHP!



 



Şalvarlıların, kasketlilerin, köylü kılıklıların, aristokrat olmayanların şehirlerden özellikle Ankara’dan sürülmesi için CHP! Herkes için CHP!



 



Hastane, banka, akaryakıt kuyrukları ve her şeyi yeniden karneye bağlamak için CHP! Herkes için CHP!



 



Baronların sırtını sıvazlayıp vergi memurlarını yeniden köylere salmak için CHP! Herkes için CHP!



 



Memlekette önemli tüm noktalara “Prof. Dr. Türkan Saylan bilmem nesi” tabelası asmak için CHP! Herkes için CHP!



 



Evet, görüldüğü gibi “Herkes için CHP tehlikedir, geri gidiştir, geçmişe dönüştür”



 



Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

7 Mayıs 2011

O Bir Maganda! [34 BM 7076]


"O  b i r  m a g a n d a !"


 


-İstanbul’un orta yerinden canlı yayın:


-Yer: Bağcılar Belediyesi’nin karşısı, BİM marketin önü.


-Tarih: 6 Mayıs 2011 Cuma


 


Bu satırların yazarı, belediyedeki işini bitirmiş, işyerine dönmek için araç beklemektedir. Durduğu yer yolun ortası falan da değildir. Fakat tam o sırada magandanın birinin, aracını park ederken aynı zamanda telefonla lak lak ettiğinin ve aynalarla pek alakadar olmadığının fakında değildir. İşyerine döneceği aracı beklerken ters yöne baktığı için de arkasında park etmeye çalışan araçtan habersizdir. Birden kendini ittiren ve yavaş yavaş üzerine çıkmaya çalışan beyaz bir kütleyle karşılaşınca irkilir, sinirlenir ve soluğu beyefendi görünümlü magandanın bulunduğu camın yanında alır, camı tıklatır, maganda camı açınca da “ne yapmaya çalışıyorsun, arkana bakmıyor musun, bana çarptın?” diye çıkışır. Maganda, bozuntuya vermeden, hiçbir üzüntü belirtisi göstermeden “görmüyor musun yanaşıyorum, arakaya da bakıyorum, sanki 200’le mi geliyorum?” diye cevap verir. Yani -güya- bakıyor, görüyor, fakat orada bir insanın olmasını umursamıyor. Telefon hâlâ kulağında, birinden fırça yiyorsa (sevgilisinden veya karısından, babasından veya patronundan; kapatamıyor da!) benim haberim yok! Tam bir maganda profili! En ufak bir iyi niyet belirtisi yok…


 


Bu satırların yazarı iyice sinirlenir ve evet, sesini yükselterek “aynaya bakmıyor musun, bana çarptın, hatalısın, bari bir özür dile” der ve olayın kapanmasını bekler. Tam o sırada üste çıkmaya karar veren magandamız (tüm magandalar böyledir), telefon konuşmasını -henüz- bitirmeye tenezzül ederek “sen bana bağıramazsın, sen kimsin, kavga mı etmek istiyorsun?” diye avazı basarak kendini aracın dışına atar. Ama nasıl bağırıyor: sanrısın ki koltukta değil de vites kolunda oturuyormuş da oradan kalkıyor.


 


Bu satırların yazarı pek kavga etmez, birini incitse üzülür, orada da kavga etmek istemiyordu. Bir magandanın kendisini yok saymasına sinirlenmişti. O kadar!


 


Magandamız araçtan indikten sonra da kendini yırtmaya devam ediyor. Bu bağırtıların sonucunda gelenler araya girince kavga mavga olmuyor, magandamız amacına ulaşamıyor. Ama bu satırların yazarı da amacına ulaşamıyor. Çünkü kendisinden özür dilenmiyor. Küstah bir magandanın küstahça tavrı devam ediyor.


 


Bu satırların yazarı, magandaya ders vermeye kararlıdır: Aracın 34 BM 7076 olan plakasını not edip kendi aracına doğru giderken magandamız plakasının alındığını fark edince ne yapacağımı bilemediği için bağırmaya devam etmektedir: “git kime şikâyet edersen et; Genelkurmay’a git!”


 


Evet, sayın maganda. Günün birinde bu yazı sana kadar ulaşacak ve benim o plakayı neden not ettiğimi ancak o zaman anlayacaksın. Sen işlerini magandaca yürütürsün; ben böyle yürütürüm.


 


Yazının başında senin için beyefendi görünümlü maganda demiştim, açıklayayım; takım elbise, beyaz gömlek, kravat ve illaki günlük tıraş: magandaların beyefendiliğe terfi modifiyesi… Kaput değişse de içi aynı pislik yani…


 


Evet, sayın okur; 34 BM 7076… Beyaz bir Renault… Bu plakaya dikkat et. Tır kullanıyor olsan bile yol ver. Kuduz olabilir, uyuz olabilir; Allah korusun!


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

29 Nisan 2011

CHP'nin Çılgın Projesi


Ak Parti ve Erdoğan'ın "çılgın projesi" Kanalİstanbul'a karşı, CHP'nin Tünelİstanbul Projesi... Zaman gazetesinden Dağıstan Çetinkaya iyi görmüş. Teşekkürlerimizle paylaşıyoruz. [www.zaman.com.tr]


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

25 Haziran 2010

PKK Zaten Muhatap Alınıyor

Bu PKK’yı muhatap alsak da mı haşlasak, muhatap almasak da mı haşlasak? (Ünlü olmaya aday Türk tekerlemesi)

 

Son zamanlarda patlak veren tartışma: PKK muhatap alınmalı mı, alınmamalı mı? Bu konu üzerinden birbirini hainlikle suçlayanlar bile var. Ancak tartışmaya gerek yok. Türkiye PKK’yı zaten muhatap alıyor. Sadece muhatap almıyor; ciddiye de alıyor.

 

İşte PKK’nın muhatap (ve ciddiye) alındığının delilleri:

 

-Bir örgüte operasyon düzenlemek, kan kusturmak, inlerini başlarına yıkmak onu muhatap almak değil midir? Türkiye’nin muhatap alma biçimi böyledir. İşinize gelirse!

 

-Terörün belini doğrultamaması için sınır içinde ve sınır ötesinde operasyonlar devam ediyor.

 

-Dünyada terörle uğraşan diğer devletler bir teröriste 10 asker verirken (onlarda 10 asker verip bir terörist almak bile başarı sayılıyor) Türkiye, çoğu kez şehit vermeden 5-10 (bazen daha fazla) teröristi birden avlıyor. -Keşke hiç olmasa- ama bazen de şehit veriliyor.

 

-Öte yandan terörü oluşturan derin bataklığın kurutulması çalışmaları da devam ediyor.

 

Türkiye PKK’yı muhatap alıyor hem de ciddiyetle muhatap alıyor. Öyle de olmalı. Hatta eskisinden daha ciddi yaklaşmalı olaya. Çünkü Türkiye’nin ve bu topraklarda yaşayan, yetmiş milyonu aşan milletin hainler topluluğu bir taşeron örgütle 30 yıl daha kaybetme lüksü yok!

 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

PKK Zaten Muhatap Alınıyor

Bu PKK’yı muhatap alsak da mı haşlasak, muhatap almasak da mı haşlasak? (Ünlü olmaya aday Türk tekerlemesi)

Son zamanlarda patlak veren tartışma: PKK muhatap alınmalı mı, alınmamalı mı? Bu konu üzerinden birbirini hainlikle suçlayanlar bile var. Ancak tartışmaya gerek yok. Türkiye PKK’yı zaten muhatap alıyor. Sadece muhatap almıyor; ciddiye de alıyor.

İşte PKK’nın muhatap (ve ciddiye) alındığının delilleri:

-Bir örgüte operasyon düzenlemek, kan kusturmak, inlerini başlarına yıkmak onu muhatap almak değil midir? Türkiye’nin muhatap alma biçimi böyledir. İşinize gelirse!

-Terörün belini doğrultamaması için sınır içinde ve sınır ötesinde operasyonlar devam ediyor.

-Dünyada terörle uğraşan diğer devletler bir teröriste 10 asker verirken (onlarda 10 asker verip bir terörist almak bile başarı sayılıyor) Türkiye, çoğu kez şehit vermeden 5-10 (bazen daha fazla) teröristi birden avlıyor. -Keşke hiç olmasa- ama bazen de şehit veriliyor.

-Öte yandan terörü oluşturan derin bataklığın kurutulması çalışmaları da devam ediyor.

Türkiye PKK’yı muhatap alıyor hem de ciddiyetle muhatap alıyor. Öyle de olmalı. Hatta eskisinden daha ciddi yaklaşmalı olaya. Çünkü Türkiye’nin ve bu topraklarda yaşayan, yetmiş milyonu aşan milletin hainler topluluğu bir taşeron örgütle 30 yıl daha kaybetme lüksü yok!

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

5 Mart 2010

Ordu İktidarları Boykot Ederken Neredeydin?

Türkiye’nin; tüm çelişkilerine, yanlışlarına, yamukluklarına, rağmen kendiyle barışık olmayı başarabilen ender yazarlarından biri olan Emin Çölaşan, bugünkü yazısında, iktidar mensuplarının Kış Tatbikatına katılmamalarını eleştirerek ‘ilk defa bir iktidar kendi ordusunu boykot ediyor’ demiş. Çok gülünçsünüz nam-ı diğer Bulaşan…


 


TSK da açıklama yaptı, iktidar kanadı da… TSK, tatbikatın sadece askerlere yönelik olduğunu, iktidar cephesi ise program uyuşmazlığını gerekçe gösterdi. Bunlar bahane de olabilir. Kaldı ki, ben de bunun bal gibi boykot olduğunu düşünüyorum. Hâlihazırda açılmış bir dava var ve bu davanın bir numaralı sanığı, devasa bir tatbikatı yönetiyor. İktidar gidip o sanığa sahip çıkıp onun tatbikat yönetmesine ayrı bir meşruiyet mi kazandırmalıydı?


 


Emin Çölaşan, senin gibiler hep madalyonun tek tarafına bakmak ve olayların tek boyutunu yansıtmakla ilgilenirler. Tamam, eski asker olmandan kaynaklanan yanlı ve yanlış reflekslerini biliyoruz; ama buna da bir yere kadar katlanılabilir. Yani Aydın Doğan bile sana sınırsız kredi veremediyse bizden bekleme!


 


Çölaşan, TSK’nın tarihine bir bak ve onların bazılarının asiliğini, şımarıklığını, sivil otoriteyi hiçe saydığı dönemleri ve özellikle kendi Genelkurmay Başkanlarını bile tekmeleyecek kadar haddi aşan haramzade teğmenleri de gör ve üşenmeden bazı yazılarını da onlara ayır. Basmakalıp yazılarla gazete sayfalarını ve milletin gözlerini kirletme.


 


Biz, asker tarafından boykot edilen diğer davetleri, resepsiyonları ve eşli-eşsiz davet saçmalıklarını da biliyoruz. Bunların unutulduğunu veya unutulabileceğini sanma. Bunlarla ilgili tek kelime ettin mi? Bu tür boykotlar, ayrımcılıklar yapılırken sen alttan alttan postal yalamaya devam ediyordun. Bunlar unutuldu mu? Asla!


 


Yahu, insan; ikiyüzlü, çifte standartçı, ayrımcı olur da bu kadar mı olur?


 


Pardon doğru ya! Her şeye rağmen kendinle barışık olman gereği böyle yazman ve davranman icap ediyordu. Pardon! Çok pardon!


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Ordu İktidarları Boykot Ederken Neredeydin?

Türkiye’nin; tüm çelişkilerine, yanlışlarına, yamukluklarına, rağmen kendiyle barışık olmayı başarabilen ender yazarlarından biri olan Emin Çölaşan, bugünkü yazısında, iktidar mensuplarının Kış Tatbikatına katılmamalarını eleştirerek ‘ilk defa bir iktidar kendi ordusunu boykot ediyor’ demiş. Çok gülünçsünüz nam-ı diğer Bulaşan…

TSK da açıklama yaptı, iktidar kanadı da… TSK, tatbikatın sadece askerlere yönelik olduğunu, iktidar cephesi ise program uyuşmazlığını gerekçe gösterdi. Bunlar bahane de olabilir. Kaldı ki, ben de bunun bal gibi boykot olduğunu düşünüyorum. Hâlihazırda açılmış bir dava var ve bu davanın bir numaralı sanığı, devasa bir tatbikatı yönetiyor. İktidar gidip o sanığa sahip çıkıp onun tatbikat yönetmesine ayrı bir meşruiyet mi kazandırmalıydı?

Emin Çölaşan, senin gibiler hep madalyonun tek tarafına bakmak ve olayların tek boyutunu yansıtmakla ilgilenirler. Tamam, eski asker olmandan kaynaklanan yanlı ve yanlış reflekslerini biliyoruz; ama buna da bir yere kadar katlanılabilir. Yani Aydın Doğan bile sana sınırsız kredi veremediyse bizden bekleme!

Çölaşan, TSK’nın tarihine bir bak ve onların bazılarının asiliğini, şımarıklığını, sivil otoriteyi hiçe saydığı dönemleri ve özellikle kendi Genelkurmay Başkanlarını bile tekmeleyecek kadar haddi aşan haramzade teğmenleri de gör ve üşenmeden bazı yazılarını da onlara ayır. Basmakalıp yazılarla gazete sayfalarını ve milletin gözlerini kirletme.

Biz, asker tarafından boykot edilen diğer davetleri, resepsiyonları ve eşli-eşsiz davet saçmalıklarını da biliyoruz. Bunların unutulduğunu veya unutulabileceğini sanma. Bunlarla ilgili tek kelime ettin mi? Bu tür boykotlar, ayrımcılıklar yapılırken sen alttan alttan postal yalamaya devam ediyordun. Bunlar unutuldu mu? Asla!

Yahu, insan; ikiyüzlü, çifte standartçı, ayrımcı olur da bu kadar mı olur?

Pardon doğru ya! Her şeye rağmen kendinle barışık olman gereği böyle yazman ve davranman icap ediyordu. Pardon! Çok pardon!

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

4 Mart 2010

Çarşaf Yakan CHP Zihniyeti Başka Neler Yapabilir?

Dün, önemli bir gündü, önemli birkaç olayın yıldönümüydü. 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırıldı, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi. Ancak dün, CHP Mersin Kadın Kolları için bu tarihi olaylardan birini kutlama bahanesi ile öfke kusma, milleti tahrik etme adına bulunmaz bir gündü.


 


Sözüm ona Mustafa Kemal’in devrimlerini yâd eden bazı yabaniler, Hilafetin kaldırılmasını kutlarken kara çarşaf yakıp güzelce rahatladılar. Efendim, ülke üzerinde kara bulutlar dolaşıyormuş da bu menopoz azgınları çarşaf yırtarak kara bulutları dağıtmak istemişler! Bu, çakma çağdaşlar toplumun önemli bir kesiminin benimsediği, benimsemekle kalmayıp kutsallık atfettiği ve hayatının vazgeçilmez parçası yaptığı bir sembolü parçalayıp ayaklar altına almaktan çekinmediler.


 


Dün ülkem adına endişelendim. ‘Kazara CHP zihniyeti geri gelse neler olabilir’ diye düşündüm. Gerçekten CHP zihniyetinin de yaptıkları yapacaklarının teminatı ise ve bu zihniyetin başımıza yeniden musallat olma ihtimali varsa yandık.


 


Dünkü azgınlara -faraza- bir süreliğine sınırsız yetki versek (tıpkı tek parti döneminde olduğu gibi) başka ne gibi trajikomik manzaralarla karşılaşabiliriz? Ben, dünkü olaydan sonra CHP zihniyetinin asla iflah olmadığını ve olmayacağını düşündüm. Kimine göre CHP için acımasız sayılacak şu soruları sordum kendi kendime:


 


Sizce de;


 


-Dersim bölgesinde yeni Alevi katliamları yapmayacak kadar evrimlerini tamamlayıp gerçek anlamda insanlaşmışlar mıdır?
-Dersim olaylarındaki ihtiyar Şeyh Rıza ve çocuk yaştaki oğlu örneğinde olduğu gibi yaşlının yaşını küçültüp çocuğun yaşını büyütüp CHP muhaliflerini asmazlar mı?
-Dinine diyanetine bağlı insanları, toplumun önde gelen dini kanaat önderlerini buldukları yerde asmayacak kadar hak, hukuk, yargılama bilincine erişmişler midir?
-Jandarmaları yanlarına alarak, ‘köylerde Arapça ezan okunuyor mu? Çocuklar ve gençler Elifbaları alıp Kur’an öğrenmeye gidiyor mu?’ diye gizli ve sinsi baskınlar yapmazlar mı?
-Sadece CHP’lilerin sandık görevlisi yapılacağı ve açık oy gizli tasnif sisteminin geçerli olacağı seçim sistemini geri getirmezler mi?
-Milletin erkeklerine zorla şapka giydirecek gaddar olamayacaklarını mı ümit edebilir miyiz?
-Milletin kapalı kadınlarının başını sokakta bile açmakla yetinmeyip onları daha açık giymeye zorlamayacaklarını mı bekleyebilir miyiz?
-Çorum, Kahramanmaraş, Sivas ve Başbağlar’da yaptıklarından daha fazlasını yapmazlar mı?


 


Bu listeyi uzatabilirsiniz. İnanın, bu listedekilerin benzeri olan olayları anlatan ve CHP’nin utanç dolu tarihini deşifre eden birçok kitabı piyasada bulabilirsiniz. Gerçekten bu parti Türkiye’ye yakışmıyor, Türk halkı CHP zihniyetini hak etmiyor. Ne yazık ki, ondan kurtulamıyor da…


 


Bu zihniyet; ülkeyi, devrimleri, rejimi, vatanı, millet bilincini, barışı ve huzuru savunduğunu iddia ediyor. Hapsi yalan!


 


Peki, Mustafa Kemal’i madem o kadar seviyorsunuz; devrimlerine ve fikirlerine sahip çıkıyorsunuz, o zaman neden her şeyi yarım yamalak yapıyorsunuz? O, savaş meydanında yere düşen Yunan bayrağını kaldırtacak ve yerlerde sürünmesini engelleyecek kadar -düşmana karşı bile- tahammül ve müsamaha sahibiyken siz nasıl bu kadar yobaz, bağnaz, tahammülsüz, müsamahasız ve insafsız olabiliyorsunuz?


 


Yoksa onun adına anlattığınız o anekdotları özümseyecek kadar özde Atatürkçü olamadınız mı hâlâ? Sizi gidi sözde Atatürkçüler…


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Çarşaf Yakan CHP Zihniyeti Başka Neler Yapabilir?

Dün, önemli bir gündü, önemli birkaç olayın yıldönümüydü. 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırıldı, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi. Ancak dün, CHP Mersin Kadın Kolları için bu tarihi olaylardan birini kutlama bahanesi ile öfke kusma, milleti tahrik etme adına bulunmaz bir gündü.

Sözüm ona Mustafa Kemal’in devrimlerini yâd eden bazı yabaniler, Hilafetin kaldırılmasını kutlarken kara çarşaf yakıp güzelce rahatladılar. Efendim, ülke üzerinde kara bulutlar dolaşıyormuş da bu menopoz azgınları çarşaf yırtarak kara bulutları dağıtmak istemişler! Bu, çakma çağdaşlar toplumun önemli bir kesiminin benimsediği, benimsemekle kalmayıp kutsallık atfettiği ve hayatının vazgeçilmez parçası yaptığı bir sembolü parçalayıp ayaklar altına almaktan çekinmediler.

Dün ülkem adına endişelendim. ‘Kazara CHP zihniyeti geri gelse neler olabilir’ diye düşündüm. Gerçekten CHP zihniyetinin de yaptıkları yapacaklarının teminatı ise ve bu zihniyetin başımıza yeniden musallat olma ihtimali varsa yandık.

Dünkü azgınlara -faraza- bir süreliğine sınırsız yetki versek (tıpkı tek parti döneminde olduğu gibi) başka ne gibi trajikomik manzaralarla karşılaşabiliriz? Ben, dünkü olaydan sonra CHP zihniyetinin asla iflah olmadığını ve olmayacağını düşündüm. Kimine göre CHP için acımasız sayılacak şu soruları sordum kendi kendime:

Sizce de;

-Dersim bölgesinde yeni Alevi katliamları yapmayacak kadar evrimlerini tamamlayıp gerçek anlamda insanlaşmışlar mıdır?
-Dersim olaylarındaki ihtiyar Şeyh Rıza ve çocuk yaştaki oğlu örneğinde olduğu gibi yaşlının yaşını küçültüp çocuğun yaşını büyütüp CHP muhaliflerini asmazlar mı?
-Dinine diyanetine bağlı insanları, toplumun önde gelen dini kanaat önderlerini buldukları yerde asmayacak kadar hak, hukuk, yargılama bilincine erişmişler midir?
-Jandarmaları yanlarına alarak, ‘köylerde Arapça ezan okunuyor mu? Çocuklar ve gençler Elifbaları alıp Kur’an öğrenmeye gidiyor mu?’ diye gizli ve sinsi baskınlar yapmazlar mı?
-Sadece CHP’lilerin sandık görevlisi yapılacağı ve açık oy gizli tasnif sisteminin geçerli olacağı seçim sistemini geri getirmezler mi?
-Milletin erkeklerine zorla şapka giydirecek gaddar olamayacaklarını mı ümit edebilir miyiz?
-Milletin kapalı kadınlarının başını sokakta bile açmakla yetinmeyip onları daha açık giymeye zorlamayacaklarını mı bekleyebilir miyiz?
-Çorum, Kahramanmaraş, Sivas ve Başbağlar’da yaptıklarından daha fazlasını yapmazlar mı?

Bu listeyi uzatabilirsiniz. İnanın, bu listedekilerin benzeri olan olayları anlatan ve CHP’nin utanç dolu tarihini deşifre eden birçok kitabı piyasada bulabilirsiniz. Gerçekten bu parti Türkiye’ye yakışmıyor, Türk halkı CHP zihniyetini hak etmiyor. Ne yazık ki, ondan kurtulamıyor da…

Bu zihniyet; ülkeyi, devrimleri, rejimi, vatanı, millet bilincini, barışı ve huzuru savunduğunu iddia ediyor. Hapsi yalan!

Peki, Mustafa Kemal’i madem o kadar seviyorsunuz; devrimlerine ve fikirlerine sahip çıkıyorsunuz, o zaman neden her şeyi yarım yamalak yapıyorsunuz? O, savaş meydanında yere düşen Yunan bayrağını kaldırtacak ve yerlerde sürünmesini engelleyecek kadar -düşmana karşı bile- tahammül ve müsamaha sahibiyken siz nasıl bu kadar yobaz, bağnaz, tahammülsüz, müsamahasız ve insafsız olabiliyorsunuz?

Yoksa onun adına anlattığınız o anekdotları özümseyecek kadar özde Atatürkçü olamadınız mı hâlâ? Sizi gidi sözde Atatürkçüler…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

21 Ocak 2010

Balyoz Planına İyi Tarafından Bakış

İster Polyannacılık deyin, ister dalgamı geçtiğimi düşünün. Ben Taraf gazetesinin deşifre ettiği Balyoz planının bir kısmına iyi tarafından baktım. ‘Demek ki, her kötü planın iyi sonuçları da olabilirmiş’ diye düşündüm. Tabi, benim bu düşüncem planın deşifre olmasına bağlıydı. Plan deşifre olmasaydı herhangi bir sonuç -zaten- olmayacaktı.


 


Ben olayda şöyle bir hayır gördüm. Söz konusu plan bize Türk basınındaki “adam gibi adamlar” ile “çürük elmalar” listesini sunuyor aslında. Bir bakıma… Bunun için çok faydalı oldu.


 


Plana göre darbe yapılınca tutuklanacak yazarlar, yani aslında en çok okumamız, arkasında durmamız ve itibar etmemiz gereken yazarlar şunlar: Abdullah Aymaz, Abdullah Yıldız, Abdurrahman Dilipak, Ahmet Altan, Ahmet Taşgetiren, Akif Emre, Ali Bayramoğlu, Ali İhsan Karahasanoğlu, Cengiz Çandar, Ekrem Dumanlı, Emre Aköz, Etyen Mahçupyan, Fehmi Koru, Gülay Göktürk, Haluk Örgün, Hasan Celal Güzel, Hasan Karakaya, Hidayet Karaca, Hrant Dink, Hüseyin Gülerce, Kazım Güleçyüz, Mehmet Altan, Mehmet Ocaktan, Murat Belge, Mustafa Erdoğan, Mustafa Kaplan, Mustafa Karaalioğlu, Nazlı Ilıcak, Nuh Gönültaş, Perihan Mağden, Sadık Albayrak, Serdar Arseven, Sibel Erarslan, Umur Talu ve Yavuz Bahadıroğlu. Yani bir avuç iyi insan…


 


İçlerinden bazıları için “Türk basınının yüzkarası” ve “beş para etmez adam” tabiri çok rahat kullanılabilecek ve darbe sonrası işbirliği yapılacak yazarlar dolayısıyla toplum mühendisleri ise şunlar (tabi yine plana göre): Abbas Güçlü, Adnan Bulut, Ali Baransel, Ali Can Değer, Ali Kırca, Ali Sirmen, Alper Turgut, Altemur Kılıç, Arslan Bulut, Ayşe Nur Bulut, Ayşe Nur Arslan, Ayşe Özgün, Baki Şehirlioğlu, Behiç Kılıç, Bekir Coşkun, Bülent Özdemir, Can Ataklı, Cem Aydın, Cüneyt Arcayürek, Coşkun Kırca, Emin Çölaşan, Enis Berberoğlu, Erdal Güven, Erdal Şafak, Erdem Arif Sürek, Ergun Ayaz, Erol Manisalı, Erol Mütercimler, Ertuğrul Özkök, Esin Dalay, Faruk Kırtay, Fatih Altaylı, Fatih Çekirge, Fikret Bila, Filiz Güler, Gül Sülün, Güler Kömürcü, Gündüz Aktan, Güneri Civaoğlu, Güngör Mengi, H. İbrahim Büyükfuran, Hakan Aygün, Haluk Şahin, Hasan Pulur, Hasan Ünal, Hayati Arıgan, Hayrullah Mahmud, Hikmet Bila, Hulki Cevizoğlu, İbrahim Yıldız, İclal Aydın, İlhan Selçuk, İlker Sarıer, İsmail Küçükkaya, İsmail Polat, İsrail K. Kumbasar, Kadri Gürsel, Kemal Yavuz, Kemal Yurteri, Kerim Can Kamal, Levent Gençelli, Leyla Umar, Mehmet Ali Kışlalı, Mehmet Faraç, Mehmet Güler, Mehmet Soysal, Mehmet Şehirli, Mehmet Tezkan, Mehmet Yakup Yılmaz, Melih Aşık, Metehan Demir, Metin Uca, Mine G. Kırıkkanat, Mine Şenocaklı, Muharrem Sarıkaya, Murat Çelik, Murat Demirel, Murat Yetkin, Mustafa Bağdiken, Mustafa Balbay, Mustafa Mutlu, Mümtaz Soysal, N. Oktay Apaydın, Nail Güreli, Namık Kemal Zeybek, Necati Doğru, Necdet Sevinç, Nejdet Coşkun, Nuray Başaran, Nuri Çolakoğlu, Nuri Elibol, Nuri Sefa Erdem, Oktay Ekşi, Olga Ünaydın, Orhan Birgit, Orhan Saat, Özdemir İnce, Rahmi Turan, Rıza Zelyut, Ruhat Mengi, Ruşen Çakır, Sabahattin Önbikar, Saygı Öztürk, Sedat Ergin, Sefer Darıcı, Serdar Akinan, Serhar Alaattinoğlu, Soner Yalçın, Sultan Uçar, Süheyl Batum, Süleyman Arat, Şenol Demirci, Şükran Pakkan, Şükrü Küçükşahin, Taki Doğan, Taşkın Şenol, Tayfun Devecioğlu, Taylan Sorgun, Tufan Türenç, Tuncay Özkan, Ufuk Büyükçelebi, Ugur Cebeci, Uğur Dündar, Uğur Şefkat, Ümit Özdag, Ümit Zileli, Ünal İnanç, Yalçın Bayer, Yalçın Bel, Yaşar Nuri Öztürk, Yavuz Gökalp Yıldız, Yazgülü Aldoğan, Yılmaz Özdil, Yücel Yener, Zafer Mutlu, Zafer Tokuş, Zekeriya Beyaz, Zübeyir Kındıra...


 


İşbirliği yapılacak kişiler listesinde bazı isimlere itiraz hakkımı saklı tutuyorum ama isminin altını çizdiklerime (bold olanlar) dikkat!


 


[Karikatür için Yeni Asya'dan İbrahim Özdabak'a teşekkür ederiz.]


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş: