salih memecan karikatürleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
salih memecan karikatürleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2009

Domuz Gribi İle İlgili Bazı Soru İşaretleri

Geçen TV’de izlediğim bir tartışma programında profesörün biri şu ilginç istatistikleri verdi:


 
-Her yıl dünyada yaklaşık 400.000.000 (dört yüz milyon) insan normal gribe yakalanıyor.
-Gribe yakalanan bu insanların yaklaşık 300.000 (üç yüz bin) tanesi gripten ölüyor.
-ABD’de her yıl normal gripten ölenlerin sayısı 30 ile 40.000 kişi arasında.



Şimdi bu istatistiklerden yola çıkarak -tüm dünyada domuz gribinden ölenlerin sayısının henüz binlerle ifade edildiğini de hatırlayarak- soralım:



Domuz gribinden oluşturulmaya çalışılan korku dalgasının altında ne gibi bir domuzluk var? Tüm dünyaya aşı satarak iyice semirmek isteyen ve özellikle Yahudi sermayesinin güdümünde olan ilaç şirketleri bu durumdan ne kadar çıkar sağlayacak? ABD ve İsrail ekonomisi suni ekonomik krizi bu yolla mı atlatacak?



Kuş gribi nerelere kaçtı? Deli dana hastalığının kökünü kim kazıdı? Birçok suni korku birden bire ortadan nasıl kalktı? Bu soruları kendi kendimize soruyor muyuz?



Suni ekonomik krizin de ABD ve bazı aptal zengin Arap şirket/devlet sermayesinin birkaç vampir Yahudi tarafından, hortumlanması sonucu ortaya çıktığını, birçok global krizdeki ve yerel-bölgesel tüm savaşlardaki Yahudi parmağını düşünürsek soruların cevapları kendiliğinden ortaya çıkıyor. Gibi…


 
Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

22 Temmuz 2009

Üniversite Kapısındaki Katsayı Zulmü Bitti

Bugün çok güzel bir gün… Tarihi bir gün… Yeni bir Türkiye’ye uyanmak elbette güzel ve tarihi olmalı.



28 Şubat Sürecinin dışarıdan kumandalı öküzleri tarafından bu ülkeye atılan büyük kazıklardan biri olan katsayı zulmü YÖK’ün dün aldığı kararla tarih oldu.



Sırf İmam-Hatip Lisesi mezunları, İlahiyat Fakültesi dışında herhangi bir bölüme girmesin diye fırsat eşitliği, adalet, hak-hukuk, insanlık kuralları son haddesine kadar ihlal edilerek uydurulan katsayı sistemiyle Türkiye’de meslek lisesi kavramı neredeyse ortadan kalkmıştı.



Yeni YÖK yönetimi, bu zulme daha fazla seyirci kalamazdı. Süreç içinde eğitim kalitesinin de düştüğü anlaşılınca büyük bir hatadan dönülmüş oldu. Şimdi dilerim, bir aklı evvel bu kararın iptali için dava falan açmaz. Çünkü Türkiye’de böyle hödükler çok…



YÖK’ün dün aldığı kararın ayrıntılarına gelince;



-Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ile Lisans Yerleştirme Sınavı'ndaki (LYS) ağırlıklı puanların her biri, kendi içinde 100-500 arasındaki puanlara dönüştürülecek



-Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanı (AOBP) en büyüğü 500, en küçüğü 100 olacak şekilde hesaplanacak



-Yerleştirme puanları hesaplanırken AOBP 0.15 katsayısı ile çarpılacak



-Adaylardan öğretmen lisesi veya meslek lisesi mezunu olanlar kendi alanlarındaki programları tercih etmeleri halinde AOBP'leri 0.06 ek katsayısı ile çarpılacak ve bulunan değer, 0.15 katsayısı ile hesaplanan puana eklenecek



-Meslek lisesi mezunu adayların ek puanla girebildikleri kendi alanlarındaki her program için bir LYS puan türünün yası sıra bir de YGS puan türü belirlenecek. Meslek lisesi mezunu olup olmadığına bakılmaksızın, adayların bu programlara yerleştirilmesinde her iki türden puanlarının büyük olanı esas alınacak.



Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle ‘28 Şubat Süreci 1000 yıl daha sürecek’ diyenlerin sükûtu hayale uğrama süreci resmen başlamıştı zaten. Bu kararla birlikte kesinleşmiş oldu ki, jakobenizmin ömrü 10 yıl bile değil. Gerçi Ak Parti olmasaydı da 28 Şubat Süreci, zorunlu olarak bitmeye mahkûmdu. Çünkü:



1. Hakkaniyete dayanmayan hiçbir şey kalıcı olamaz.
2. Bu ülkenin asli unsuru Türklerdir. Dolayısıyla devşirmelerin aldığı kararlar kalıcı olamaz.
3. Millet düşmanları plan yaparken “milletin adamları” asla boş durmaz.


 


Edit [2011]: Milletin adamları eşitliği sağlamaya çalışırken "darbeci" İstanbul Barosu da boş durmadı, karar iptal edildi. Sonra yeni bir düzenlleme yapıldı. Buna da uzaktan kumandalı bazı vatandaşlar ve şer odakları yine itiraz etti. YÖK tavizler vere vere yeni düzenlemeler yaptı. Son durum -itiraz eden çıkmazsa- eskisinden daha iyi olsa da eşitsilik kısmen devam ediyor.



Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

30 Ekim 2007

Sen ve Ben... Artık Ayrılamayız!

Hey Kürt! Merhaba… Nasılsın? Bu yazım senin için; ama Türkler de okuyabilir.



Uzun yıllardır ülkemizin güneydoğusunda kötü şeyler oluyor. Yazanlar ve konuşanlar, yönetenler ve yönetilenler, dostlar ve düşmanlar bu kötü duruma çeşitli adlar verdiler. Düşük yoğunluklu savaş diyenler oldu, gerilla hareketi terimini uygun bulanlar oldu, özgürlük mücadelesi yakıştırmasını benimseyenler oldu; ama sonunda olan bize oldu ve bu terör ikimizi de vurdu.



Sağda solda, içeride dışarıda, dost otağında düşman çadırında, sizin evde bizim evde; ama küçük bir çevrede ayrılacağımızı söylemişler. Bu işin sonunun ayrılığa varacağını kabul etmekten başka çare olmadığını ilan edenler öngörüleri kendiliğinden gerçekleşmezse boş durmayacakları tehdidini de savurmuşlar. Zaten boş durmuyorlar.



Fazla uzatmadan sadede geleyim.



Benim askerdeki en iyi arkadaşım bir Kürt’tü; Batmanlıydı. Silahını şakayla da olsa bana hiç doğrultmadı. Ben de ondan hiç korkmadım; ona hiç art niyet beslemedim. Beş ay beş gün birlikte eğitim gördük, yataklarımız yan yanaydı, birbirimizi çok iyi anlıyorduk, evimizi ve “sivil özgürlüğü”nü birlikte özledik.



Daha eskiye gidiyorum. Üniversitede aynı bölümde okuyan dört arkadaş aynı evi paylaştık. Birisi belki de senden daha Kürt’tü. Dört yıl birlikte kaldık. Sadece mutfak masraflarını, kirayı ve diğer giderleri paylaşmadık; çok daha fazla şey paylaştık. Bu dört kişiyi kimse de silah zoruyla bir araya getirmedi. Öğrencilik tarihinin en uyumlu, en keyifli evlerinden birinde kaldık; diğer arkadaşlarımızın akşam oturmalarında, vize ve final çalışma zamanlarında en çok tercih ettiği bir ev hayatımız oldu. En can alıcı tartışmaları da yaptık. Dört yıl boyunca kimse ayrılmadı. Kürt arkadaşımla ve diğer arkadaşlarımla halen görüşüyorum.



“Bunlar çok basit gerekçeler” diyenler olabilir. “Bizi, bu kadar sınırlı birliktelikler ve dostluklar bir arada tutmaya yetmez” diyenler de olabilir. Sorarım sana gerçekten bu kadar sınırlı mı? Yani ayrılmamız çok mu kolay?



Hadi ayrılalım o zaman! O zaman İstanbul’u kim alacak? İzmir’i kime vereceğiz? Antalya, Mersin, Aydın, Erzurum, Çanakkale (birlikte geçilmez kıldığımız olan Çanakkale) kimin olacak? Ya Hatay? Buralarda, hatta güneydoğudaki illerde bile ne Türkler ne de Kürtler gettolarda yaşamıyor ki, araya öresin duvarı, olsun bitsin. Öyle olsa bile, (gettolarla birbirimizden ayrılmış olsak bile) böyle bir ayrılık mümkün mü?



Eğer ısrar ediyorsan ayrılmamız hususunda, ben sana bir yol göstereyim: Önce aldığın kızı geri vereceksin, sonra verdiğin kızı geri alacaksın... Yıllar süren bir mübadele ile akrabalık ilişkilerimizi keseceksin. (Burada halledebileceğimizi hiç sanmadığım bir mesele çıkıyor ortaya: Sana; senin kızını veya bacını geri verirken ondan doğan oğlumu ve kızımı asla sana vermem; sana verdiğim kızımı veya bacımı geri alırken de ondan doğan çocukları yani torunlarımı asla sende bırakmam) Duyamadım… Bunun için savaş mı başlar dedin? Bilirim ki sizin evde de bizim evde de namus çok değerli ve önemlidir. Kimse kimsenin namusunu gelip de evinden alamaz. Buna cesaret edemez.



Bunu baştan düşünecektik. Bunu, ta, Nuh (a.s.) zamanında düşünecektik. Nuh (a.s.)’un oğlu Kenan gemiye binmedi ve yok oldu. Sen ve ben, gemiye binen Yafes’in soyundan geldik. Bu, senin veya bazıları için bir efsane olabilir. İnsan vicdani ve hissi olarak kabul ettiği şeyleri inanç bakımından da kabul edebiliyor. Eğer Yafes çocukları arasında ayrım yaptıysa ve bu düşmanlık(!) ta o zamandan kaynaklanıyorsa bitir artık bu husumeti… Espri bir yana, ben bu rivayeti kabul ediyorum. Benim Orta Asya’dan geldiğim, senin burada yerli olduğun gibi bir teori daha olsa da ben o teoriyi hiç tutmadım. Dolayısıyla o teoriyi kabul etmiyorum.



Olayın Nuh (a.s.) zamanından kaynaklanma ihtimali yok denecek kadar zayıf; “fi” tarihini ise ne sen ne de ben biliyorum. O zaman, Selçuklular ve Osmanlılar ve hatta ilk Türkiye dönemine bakıyorum. Bana düşman olmanı gerektirecek hiçbir durum yok. Ne yani o dönemlerde bizi, Alparslan’ın, Melikşah’ın, Fatih’in, Yavuz’un kılıçları mı bir arada tutuyordu? Benim okuduğum tarih kitaplarında böyle bir bilgi yok. (Tabi burada okuduğumuz tarihi kimin yazdığı da çok önemli. Senin okuduğun tarih kitabını eline tutuşturan ele ve onun hain yüzüne bir kez daha bak. Çünkü sana silahı ve parayı da aynı hain eller veriyor. Lütfen maskesinin arkasına bakmaya, bize karşı beslediği duygulara sızmaya çalış; ama sakın açık açık sorma. Mutlaka seni de yanıltacaktır) Eğer olayı getirip milliyetçiliğe dayandırıyorsan, bunun için hele silahlı mücadeleye hiç gerek yok.



Dağa taşa, kurda kuşa, duvara davara, tuvalet kapılarına, köprü altlarına “Ne mutlu Türküm diyene” yazmakla seni kızdırmış ve kışkırtmış kişi ve kurumlar olabilir. Üzerinde durmana, kafa yormana gerek olmamalı. Bunlar vatanı da bu şekilde kurtarıp kutsuyorlar. Baksana nasıl da ileri gittik! En son duyduğuma göre çok yakın bir zamanda -tabi tabi bekleyin- Aya göndereceğimiz astronotlar, büyük bir muşambanın üstüne “Ne mutlu Türküm diyene” yazdırıp Aya götüreceklermiş. Bu muşambayı, Ayın Google Moon’dan görülebilecek bir yerine açacaklarmış. (Google Earth gibi bir teknolojiyi bize sunan Google, bununla yetinmeyerek Google Moon’u devreye sokarak -biz birbirimizi yemeye devam edelim- Ay yüzeyini de incelememize imkân sunacaktır mutlaka) Bu absürt durumların varlığı da ayrılığımızın gerçekleşmesi için yeterli değildir.



“Türk askerinin bu bölgede ne işi var” diye soranlar da var. Aynı soruyu Amerikan, İngiliz, Alman, Fransız, İsrail, Rum, Rus, Ermeni… ajanlarına sorma mertliğini ve ferasetini ne zaman göstereceksiniz. Bu liste o kadar uzun ki. (Akif’in dediği gibi: “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela…”) Peki, ey Kürt, senin Çanakkale’de ne işin vardı. Ne işin vardı Kudüs’te? Neden birlikte koştun cepheden cepheye? Şimdi Türkiye’nin her yerinde neden birlikteyiz? Düşün; ama özgür düşün! Korkma! Kaybedecek bir şeyin yok.



Tüm bunlar senle benim ayrılığımı imkânsız kılan konular. Bunlar yabana atılır konular değildir. Onun için düşün diyorum. Bir çözüm bulursan bana da anlat.



Erzurumluyum, İspirliyim… Nuh (a.s.)’tan beri Türküm… Ne kadar “Ne mutlu Türküm diyene” ise o kadar da “Ne mutlu Kürdüm diyene”



Söylesene hâlâ ayrılık için umudun var mı? Ve hâlâ düşman mısın bana?



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: