Yazıya başlamadan önce bu yazının tüm Alevileri kapsamadığı bilgisini belirtmek isterim. Çünkü Türkiye’deki Alevilerin dini, siyasi, kültürel ve düşünsel açılardan farklı gruplara ayrıldığını hepimiz biliyoruz. Bu yazının kimseyi rencide etme gibi bir gayesi de yoktur. Ayrıca din kaygısı haricinde herhangi bir kaygı ile de yazılmış değildir.
Türkiye’de yaşayan Alevilerin cemevi konusundaki talepleri, AK Parti iktidarı ile başlayan süreçle birlikte ısrar boyutuna yükseldi. Bu ısrar geçtiğimiz günlerde zirve noktasına ulaştı. Ankara’da toplanan onlarca Alevi grubu, örgütü ve çeşitli siyasi oluşumlar, cemevi talebini doğrudan devlete iletmekte bir beis görmediler.
Bir taraftan Diyanet gibi dini bir kuruluşa karşı olup öbür taraftan cemevi, Alevi Diyaneti, devletten ödenek gibi taleplerde bulunmak ne kadar tutarlı bir davranıştır. Ben, bu taleplerin özellikle Ak Parti iktidarında zirveye ulaşmasını, CHP güdümündeki tutarsız dini/siyasi muhalefetin bir yansıması olarak görüyorum.
Eğer Alevilerin cemevi, Alevi Diyaneti veya -Ali Balkız’ın hayalini görmekle fena halde yanıldığı- ayrı bir din olma gibi talepleri eskiden beri var idiyse bunu ülke genelinde tartışmasız söz sahibi oldukları tek parti (CHF ve CHP) iktidarı döneminde pek âlâ gerçekleştirebilirlerdi. O zamanlar tarifsiz bir suskunluk, talepsizlik, anlamsız bir devletçi ve iktidar yanlısı tutum benimseyen Alevilerin bugünkü muhalif duruşu çelişkilerle doludur. Yoksa o dönemdeki Alevi kadrolaşmanın baş döndürücü oluşu bu çelişkiyi ortadan kaldırmaya yetiyor muydu? Devlette kadrolaşırken iktidar yanlısı olan bir akımın, arka bahçe olduğu siyasi parti iktidardan düşünce, çeşitli taleplerle muhalif kanada çekilmesi onu siyasi bir oluşum hüviyetine sokmaz mı?
Aleviler o dönemde rahatlıkla elde edebilecekleri ve ancak -ne hikmetse- şimdi istemeyi akıl ettikleri şeyleri garip bir şekilde son yıllara kadar erteleyip durdular. O halde akla bazı şüpheler takılıyor. Örneğin o dönemde cemevi gibi sonradan uydurulmuş bir dini mekân fikri henüz gelişmemiş miydi? Ya da o dönemde ibadet etmeyi düşünmeyen (yahut hâlâ camilere giden) Alevilerin cemevinde ibadet edesi mi geldi? Ya da “şu an meydanlara doluşan Alevilerin ne istediklerinden kendilerinin bile haberi mi yok?”
Değerli okur; aslında meselenin özü şudur. Olay,yazının başlığında yer alan "vicdan" konusunda düğümleniyor. Ne İslâm tarihinde ne de Aleviliğin kendi özel tarihinde cemevi diye bir şey yoktur, cem vardır. Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Cafer ve diğer imamlar başta olmak üzere, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli gibi erken ve orta dönem Şii/Alevi kanaat önderleri, vakit gelince veya ezan sesi duyunca abdestlerini alıp doğruca camiye gidiyorlardı. Onlar namazlarını kılıyorlardı. Günümüz cemevi taleplerinin varmaya çalıştığı sonuç, türkü eşliğinde samah dönmeyi ibadet seviyesine yükseltme ve ibadethaneyi ise türkü-bar seviyesine indirgeme çabalarından başka bir şey değildir. İşte tam da bu noktada birilerinin elini vicdanına koyup birkaç kere daha düşünmesi gerekiyor.
İşin bir de rant kısmı var. O da Alevi toplumunun bir kısmını peşinden koşturmayı başaran, kimisinin ateist olduğu bile bilinen, önde gelen bazı isimlerin Alevileri epey bir istismar ederek onlardan nemalandığı gerçeğidir. Bu durum sadece Alevilere özgü değildir. Türkiye’de muhalif tutum benimseyen tüm gruplar için bu tür, amacı karanlık aktörler her zaman olmuştur.
O aktörler, tüm zamanlarda işlevseldir. Sağa karşı sol, sola karşı sağ; Sünni’ye karşı Alevi, Alevi’ye karşı Sünni; şeriatçıya karşı laik, laiğe karşı şeriatçı vs. vs. rengârenk boyanarak her zaman kullanılmışlardır.
Şu günlerde Alevi talepleriyle ilgili yaşanan olaylar bana göre tamamen dramdır, dramatiktir! Ancak bu dram kelimesi devlet ve hükümet otoritesinin Alevilere karşı tutumundan doğan bir sonucu ifade etmiyor. Bilakis bu dram, Alevilerin kendi dramlarıdır. İnandıkları değerleri yerle bir etmelerinin, gerçek köklerine sırt çevirmelerinin, zorlama dini müesseseler uydurmalarının ve bunu talep etmelerinin, siyasi görüş ayrılıklarını dini bünyeye zarar verecek dereceye getirmelerinin dramıdır.
Bitirirken sözü Ali Şeriati’yle birlikte söylemek istiyorum: “Ne Hz. Ebu Bekir Sünni’ydi ne de Hz. Ali Şiî/Alevi’ydi.” Ve fakat ikisi de camiye/mescide gidiyordu.
Süleyman S. Aras