Israrlı Teklifler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Israrlı Teklifler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2012

Darısı Başımıza, En Büyük Ceza En Başımıza

Susann Bashir… ABD’nin en büyük telekom şirketlerinden biri olan AT&T’de teknik eleman olarak çalışıyordu; Hıristiyan’dı. 2005 yılında, 41 yaşındayken Müslüman oldu. AT&T’de başörtülü olarak çalışmaya başladı. Süreç onun için zor olamaya başladı. Başörtülü olarak çalışmasına katlanamayan yöneticileri onu sık sık sözlü olarak saldırmaya ve taciz etmeye başladı. Bu durumu şirketin üst yönetimine bildiren Susann Bashir, -daha akıllıca ve insani ve evrensel- bir çözüm yokmuş gibi işten çıkarıldı.

İşten çıkarılınca mahkemeye başvuran Susann Bashir, davayı kazandı. Mahkeme, şirketin ayrımcılık yaptığı hükmüne vararak, AT&T’ye 5 milyon dolar para cezası verdi.

AT&T sözcüsü Marty Richter, şirket olarak her türlü milletten (buraya dikkat; vurgu millete dine değil) çalışanları kabul ettiklerini mahkemenin verdiği kararı doğru bulmadıklarını söyledi.

Evet, darısı başımıza… Mesela, BMV’nin Türkiye Distribütörü Borusan’a, Merinos’a, eski YÖK yöneticilerine, eski rektörlere, başörtüsü yasağını savunan köşe taşlarına, aydın geçinen cahil zevata, eski iktidarlara ve başörtüsü yasağını kamuda hâlâ kaldırmayan mevcut iktidarı temsilen (yazının başlığında da vurgu yapılan başımız) Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a maddi-manevi cezalar verilmeli.

Yeni ve huzurlu bir Türkiye için başörtüsünün bir insan hakkı, inanç hürriyeti ve yaşam biçimi olduğu herkesin anlayacağı dil kullanılarak belletilmeli. ABD bunu yaparken para cezası vermiş.

Bizde de kesin çözüme ulaşıncaya kadar benzer yollar denenmeli. Kimine, döve döve; kimine, söve söve; kimine de seve seve anlatılmalı.

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

3 Mart 2012

Emniyet Kemerini Bir Daha Düşünün (Harika Bir Video İle)

Emniyet kemeri kullanıyor musunuz? Bu soru hem kendi aracı olanlara hem de başkasının aracına binenlere… Cevabınız “hayır” ise aşağıdaki videoyu izleyin ve bir kere daha düşünün. Eğer cevabınız “evet” ise yine izleyin ve ne kadar doğru bir şey yaptığınızı görün. Emniyet kemerinin sizi nelere bağladığını veya nelerden koparmadığını daha net göreceksiniz... 


İzlediğiniz video için çok güzel bir sosyal sorumluluk çalışması denebilir. "Embrace Life (Hayatı Kucakla veya Hayata Bağlan)" sloganı ile bitiyor. Çalışma, İngiltere'de yol güveliğinden sorumlu kuruluş tarafından yapılmış. İzlerken kendinize, emniyet kemeri ile ilgili bazı sözler vermenizi sağlayabilir. Bu kadar kreatif olmasa da emniyet kemeri ile ilgili ülkemizde yapılan reklam çalışmalarının sloganını hatırlayalım: "Emniyet kemeri sizi sevdiklerinize bağlar." Lütfen unutmayın!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

3 Ocak 2012

Yeni Anayasa Çalışmaları ve ÖNDER’in Önerileri

İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER) Genel Başkanı Hüseyin Korkut, yeni Anayasa çalışmalarına yönelik hazırladıkları raporu, TBMM Başkanı Cemil Çiçek'e sundu.
İşte, ÖNDER’in raporunda öne çıkan bazı öneriler:  

•Anayasa, tüm toplum kesimlerinin katılımı ile toplumsal uzlaşma zemininde hazırlanmalı.

•Mevcut Parlamentonun, tüm partilerin uzlaşması üzerine bir anayasa yapması tercih edilmeli; bunun mümkün olmaması halinde Anayasa’nın 175. maddesinde yapılacak bir değişiklikle, Mevcut Parlamento Anayasayı tümden değiştirecek asli kurucu iktidar haline getirilmeli.

•Cumhuriyetin nitelikleri arasında evrensel ilkeler haline gelen, insan haklarına saygı, demokrasi, hukuk devleti ve sosyal devlet ilkeleri muhafaza edilmeli.

•Bayrak, milli marş, başkent ve resmi dil, devletin ortak sembolleri olarak kabul edilmeli.

•Anayasa’da mutlak manada değiştirilemez maddeler bulunmamalı.

•Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Egemenliğin milletvekilleri tarafından temsil edildiği; kullanacak organların ise, yasama, yürütme ve yargı organları olduğu belirtilmeli.

•Egemenliğin devrini ya da paylaşılmasını gerektiren uluslararası örgütlere üyeliğe ilişkin antlaşmalar, zorunlu halk oylamasına tabi tutulmalı.

•Eşitlik ilkesi, hiç kimsenin din ve vicdan özgürlüğünden dolayı ayrımcı bir uygulamaya sebep olmayacağı şekilde formüle edilmeli.

•Tabi hak anlayışına uygun olarak insan haklarının, doğuştan ve insan onurundan kaynaklandığı açıkça belirtilmeli.

•Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin güvenceler aynen korunurken, hiçbir uluslararası belgede yer almayan ‘laik cumhuriyetin gerekleri’ ifadesi Anayasada yer almamalı.

•Olağanüstü hallerin bir hukuk rejimi olduğu vurgulanarak, olağanüstü hal kanun hükmünde kararname uygulamasına son verilmeli.

•Kişisel ve siyasal hak ve özgürlükler, insan hakları sözleşmelerine uygun bir içerikle düzenlenmeli.

•Vatandaşlık tanımı, objektif kriterlere bağlanmalı, etnik kimlik vurgusu yapılmamalı.

•Siyasi partilerin kapatılmasında, terör ve teröre çağrı, şiddet unsurları esas alınmalı; kapatma davası açılmadan önce ihtar ve Meclis’ten ön izin alınması koşulları getirilmeli; kapatma yaptırımından önce, yardım kesme, seçime katılmama gibi ara tedbirler uygulanmalı.

•Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar kapsamına, çocuk hakları, engelli hakları, kadın hakları, yaşlı hakları, çevre hakkı, tüketici hakları, ayrı bir madde ile dahil edilmeli.

•Anneliğin ve ailenin, nesillerin ve gençlerin korunması bakımından özel tedbirler öngörülmeli; din ve inançlara göre her ailenin aile hayatını düzenleme hakkına saygı vurgulanmalı.

•Engellilerin, kendi durumlarına uyarlanmış bir şekilde, din ve vicdan özgürlüğünden yararlanmasını sağlayacak, her türlü imkâna kavuşturacak tedbirler alınmalı.

•Çalışma hayatına ilişkin haklar bakımından, işçi ve memur ayrımı yapmadan toplu sözleşme ve grev hakkı tanınmalı; çalışma hayatında çalışanların din ve vicdan özgürlüğünden yararlanmasını engelleyen uygulamalara imkân verilmemeli.

•Milletvekillerinin seçiminde yüz Türkiye Milletvekilliği uygulamasına geçilerek, temsilde adalet sorunu giderilmeli; seçilme koşulları, seçme ve seçilme hakkının özüne zarar verecek derecede zorlaştırılmamalı.

•Türkiye Büyük Millet Meclisi, “tek meclisli” yapısını sürdürmeli.

•Yasama sorumsuzluğu mutlak bir şekilde tanınmalı, ancak dokunulmazlığın kapsamından yargılama çıkarılmalı.

•Kanunların teklif edilmesi sürecine halk da dâhil edilmeli, kanunlar bakımından da referandum tanınmalı.

•İnsan hakları antlaşmaları kanunlardan üstün hale getirilmeli ve kanunların insan hakları sözleşmelerine uygunluğunun denetiminin önü açılmalı.

•Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edilmeli ve Cumhurbaşkanının yetkileri sınırlandırılmalı; Cumhurbaşkanının dokunulmazlığı ve görevi gereği işlediği suçlar konusuna açıklık getirilmeli.

•Milli Güvenlik Kurulu, Anayasal bir kuruluş olmaktan çıkarılmalı; Genel Kurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanına bağlanmalı; Kuvvet Komutanlarının atanmasında Milli Savunma Bakanı da müdahil olmalı.

•İdarenin bütünlüğü ilkesi korunmalı, yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmeli ve yerel yönetimler güçlendirilmeli.

•Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkim teminatı en üst düzeyde olmalı; iddia ve savunma makamı eşit hale getirilmeli; Askeri yargı ve Askeri Yüksek Mahkemeler kapatılmalı; Yüksek Seçim Kurulu yargı bölümünde bir yargı organı olarak düzenlenmeli.

•Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna, TBMM tarafından daha fazla üye seçilmesine imkân tanınmalı; Adalet Bakanı’nın Kurul üyeliğine son verilmeli.

•Anayasa Mahkemesinin üye sayısı, bireysel başvurulara cevap verecek kadar artırılmalı; Mahkemeye TBMM’den üye seçilme yöntemi benimsenmeli; Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekçelerinin bağlayıcı olmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

•Anayasa’nın tümden ve kısmen değiştirilme yöntemi açıkça düzenlenmeli; halkın da anayasa değişikliği teklifi verebilmesinin önü açılmalıdır.

•Anayasanın başlangıcının yazımında, inançlara saygı vurgulanmalı; dini dışlayıcı anlayıştan uzaklaşılmalı.

•Milletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozacak, insanlar arasında ayrışmaya ve ötekileştirmeye yol açacak ifadeler terk edilmeli; inancın birleştirici ve bütünleştirici gücünden yararlanılmalı.

•Türkiye’de çoğulcu demokratik toplumun oluşmasını engelleyen, milliyetçilik ve laiklik ilkeleri Cumhuriyetin nitelikleri arasından çıkarılmalı.

•Avrupa’da yaygın olduğu şekliyle, din ve devlet ilişkileri ayrı bir maddede açıkça düzenlenmeli.

•Diyanet İşleri Başkanlığı, özerk bir kuruluş haline getirilmeli; çoğulcu bir yapıya kavuşturularak, farklı inançların temsiline imkân tanınmalı.

•Din ve vicdan özgürlüğü her boyutuyla Anayasada güvence altına alınmalı.

•Objektif ve tarafsızlık ilkelerine uygun, belli bir din ve inanca dayanmayan, Din Kültürü ve Ahlak dersi, eğitimin her kademesinde, herkes bakımından zorunlu hale getirilmeli.

•Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri eğitimin tüm kademelerinde zorunlu dersler arasında yer almalıdır.

•Belli bir din ve inanca dayalı din dersleri, küçüklerin velisi, büyüklerin kendi isteğine bağlı olarak seçmeli ders haline getirilmeli.

•Din eğitimi ve öğretimi dersleri küçüklerin velisi büyüklerin kendi isteğine bağlı olarak eğitimin her kademesinde verilmelidir.

•Her anne ve babaya, kendi inançları doğrultusunda çocuklarına dini eğitim sağlayabileceği özel okulların açılmasına imkân tanınmalı.

•Din ve inanca dayalı kılık ve kıyafet her bakımından bir hak olarak tanınmalı ve hayatın her safhasında serbest olmalı; kamu görevlileri ve öğrenciler için kılık ve kıyafet uygulamaları, inançların gereğini yerine getirmeye engel olmayacak şekilde düzenlenmeli.

•İnançları ya da felsefi düşünceleri gereği askerlik yapmak istemeyen vicdani retçiler için alternatif hizmet öngörülmeli.

•Cumhurbaşkanı ve milletvekilleri için isteklerine bağlı olarak dini yemin tanınmalı.

•Zorunlu ilk ve ortaöğretim kesintili olmalı; ortaokuldan itibaren mesleğe yönelme getirilmeli.

•Ailenin çocuğuna özel okulda ya da evde eğitim verebilmesi imkânları tanınmalı.

•Yüksek öğretimde özerklik ilkesi, hem kurumlar bakımından hem de öğretim üyeleri ve öğrenciler için en geniş bir şekilde tanınmalı; özel üniversitelere kendi müfredatlarını belirleme konusunda daha fazla yetki verilmeli; YÖK bir koordinasyon kurulu haline getirilmeli.

•Eğitimin her aşamasında isteğe bağlı olarak ve yeterli talebin olması şartıyla, anadilde eğitim imkânı tanınmalı; anadilde eğitim konusunda özel okul açma hakkı verilmelidir.

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

19 Ağustos 2011

PKK Sosyal Medyada Said Nursi ve Nurculuğu Kullanıyor

“Gördüğün her sakallıyı deden zannetme!” Bu cümleyi, ilk psikoloji dersinde duymuştum. Bu cümlenin hayat düsturu yapılması gerektiğini düşünüyorum. Dikkat edin, şimdi paylaşacağım olay bu cümle ile çok ilgili…

 

Çalıştığım şirketin sosyal medyadaki profillerini de kontrol ettiğim için internette epey vakit geçiriyorum ve çok sayıda insan tipiyle, farklı görüş ve düşünce yapısındaki insanlarla karşılaşıyorum. Antrparantez, çalıştığım şirket, Said Nursi’nin öğretilerini benimseyen bir yapıya sahip ve bu yönüyle ülkemizin önde gelen gruplarından biridir.

 

Dolayısıyla sosyal medyadaki takipçilerimizin çoğu bu düşünceyi benimseyen insanlardan oluşuyor. Buna rağmen gelen arkadaşlık isteklerini tek tek değerlendiriyorum. Ayrıntıya inip profil sahibinin neler paylaştığına (yazı, resim, video, link), kimlerle arkadaş olduğuna bakıyorum. Nedeni çok açık… Yazımın ekindeki fotoğrafta da görüldüğü gibi, profil ismi ve resmi Said Nursi olan herkes iyi niyetli değil ve -dolayısıyla- arkadaşımız olmaya da layık değil. İnternette, bu şekilde olan; saygın isimleri kötü emellerine, iğrenç felsefe ve propagandalarına alet eden -tahmin edemeyeceğiniz sayıda- profil mevcut. Bunu özellikle PKK’lılar ve PKK sempatizanları yapıyor.

 

Bu bağlamda herkesin internette azami dikkatli olması gerekir kanaatindeyim. Gelen arkadaşlık istekleri titiz bir elemeye tabi tutulmalı diye düşünüyorum.

 

Bu arada; ünlü isimleri, şirketleri, vakıfları, dernekleri, kulüpleri, akımları, cemaatleri vb. sosyal medyada takip etmek veya arkadaş olarak eklemek istiyorsanız öncelikle kendilerine ait olduğundan emin olduğunuz sitelerinden verilen bağlantılardan yola çıkarak takip edin. Siteleri veya sitelerinde bağlantıları yoksa telefonla bilgi alıp böyle bir profilleri olup olmadığını öğrenin. Sahte olmadığını, bu yollardan biriyle doğrulatamadığınız profilleri takip etmeyin. İnternette kimi takip ettiğinizi, kime ve neye hizmet ettiğinizi bilmek istiyorsanız bu yazıyı dikkate alın derim -âcizane-.

 

Yoksa çok sayıda sahte ve zararlı profili takip edersiniz. Said Nursi’yle arkadaş oldum sanırken Apo’ya methiye klipleri izlersiniz.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

22 Mayıs 2011

Sen Yine de Çok Özgür Yaşama!

Vodafone’nun gençlere özel uygulaması FreeZone’un reklamlarında diyor ya hani; “gençlik bir kere yaşanır, özgürce yaşa!” diye. 'Sen yine de böyle sloganlara pek rağbet etme' derim ben; hayat böyle tatlı ve süslü sloganlardan ibaret değildir. Çok da özgür yaşama bence… Seni sınırlayan şeyler olsun.


 


Adam doğru söylüyor aslında; ama eksik söylüyor “gençlik bir kere yaşanır…” ve çok kısadır. Önünde ise yaşayacağın uzun bir sonsuzluk var. Kısa gençliğini ona göre yaşa. Tarifeni, uygulamalarını, davranışlarını ve özgürlüğünün sınırlarını ona göre seç.


 


Genç adam ve genç hanım… Sen yine de çok özgür yaşama… Tarifeni aşma.


 


Öte tarafta bir FreeZone yok!


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

14 Mayıs 2011

Altın Çileğin Laneti

"Altın Çiçeğin Laneti" adında bir film vardı. Çağrışımın herhangi bir yerinden tutmak zor belki; ama şimdilerde piyasada Altın Çilek laneti var. Ve bu ciddi ciddi moda!


 


Umut tacirleri, bu moda ile hayat söndürmeye devam ediyor. Henüz sadece ölüme çare bulamayan; ölüm dışında her türlü hastalık ve bağımlılığa çare bulan umut tacirleri, uyduruk ürünlerle insanları kandırmaktan ve bazılarının da hayatını karartmaktan vazgeçmiyor.


 


Son olarak Bartın’dan gelen bir habere göre, Altın Çilek adlı uyduruk zayıflama haplarından kullanan Fatma Sinaplı adında 50 yaşındaki bir kadın hayatını kaybetti.


 


İnsanlarımız nedense böyle mucizevî, sihirli, sınırsız vaatleri olan ürünlerin peşinde koşmaktan kendini alamıyor. En ciddi hastalıklarda bile bir doktorun “ameliyat” demesiyle yetinmeyip ikna olmayan ve on doktor gezen hastalarımız, uyanık simsarların mucizevî kremlerine, haplarına, tozlarına, marmelatlarına ve şuruplarına balıklama atlıyor.


 


Gelin vazgeçin… Üç kuruşluk otları birbirine karıştırarak size yüz katı fiyatlarla satanlar, apartman ve plaza dikerken siz kendi ellerinizle, zar-zor kazandığınız paralarınızla kendi mezar taşınızı dikmeyin.


 


Altın Çileğin ve bilumum uyduruk ilaçların(!) ve onları üretip satan şarlatanların peşinden koşmayın. Zayıflama, sigara bırakma, çocuk sahibi olma vb. konularda mutlaka doktor ve klinik kontrolünde olun.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

27 Haziran 2010

Terörü Bitirmek İçin


 

Terörü bitirmek mi istiyorsunuz? Alın size bir reçete:

 

-Ya tüm özel televizyonları ya da tüm özel televizyonların kapılarını (ekranlarını) terör uzmanı geçinen, örgütün ekmeğine yağ süren toplum mühendislerine kapatın.

 

-Sabah-akşam terör konuşan/konuşturan programcıları ve yapımcılarını İmralı’ya gönderin.

 

-Örgütün eylemlerini şişire şişire anlatan, korku imparatorluğu yaratmak isteyen haberleri engelleyin.

 

Gerisi hükümetin, polisin, askerin işi… Bu noktadan sonra en berbat çözüm planı bile işe yarayacaktır. Yeter ki bizi medyanın ve onun yumurtladığı uzmanların şerrinden kurtarın.

 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Terörü Bitirmek İçin

Terörü bitirmek mi istiyorsunuz? Alın size bir reçete:

-Ya tüm özel televizyonları ya da tüm özel televizyonların kapılarını (ekranlarını) terör uzmanı geçinen, örgütün ekmeğine yağ süren toplum mühendislerine kapatın.

-Sabah-akşam terör konuşan/konuşturan programcıları ve yapımcılarını İmralı’ya gönderin.

-Örgütün eylemlerini şişire şişire anlatan, korku imparatorluğu yaratmak isteyen haberleri engelleyin.

Gerisi hükümetin, polisin, askerin işi… Bu noktadan sonra en berbat çözüm planı bile işe yarayacaktır.

Yeter ki bizi medyanın ve onun yumurtladığı uzmanların şerrinden kurtarın.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

26 Haziran 2009

Çevik Bir'in İfade Vermesi Yetmez

28 Şubat Süreci’nin karanlık ismi Çevik Bir, dün, Ergenekon savcılarından Zekeriya Öz’e “şüpheli” sıfatıyla ifade verdi. Şüphe, bir suikast planıyla ilgiliydi. İddiaya göre, Çevik Bir, Başbakan Erdoğan ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’e suikast planlıyordu.



Çevik Bir’in geçmişine bakınca ona “şüpheli” demek zorlama bir ifade olur. O, olsa olsa olağan suçlu olabilir.



Bunlar çok da önemli değil aslında. Sayın Savcı, siz suikast planını falan boş verin de Mason üstadı Çevik Bir devşirmesine 28 Şubat’ın hesabını sorun.



Sadece ifade de almayın.



Türkiye’ye kaybettirmesinin, halkı birbirine düşürmesinin, Firavunlaşıp onları köle yerine koymasının, karanlık toplumsal operasyonlarının, demokrasiye balans ayarı yapmasının, devleti tamamen İsrail eksenine çekmesinin hesabını sorun. Toplumun içindeki öfkeyi dindirecek bir bedel ödetin.



28 Şubat’ın işgal subayı Çevik Bir, bir ifadeyle kurtul-a-mamalı. Bu halktan ve devletten aldıklarının tamamını geri vermeli.



Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Çevik Bir'in İfade Vermesi Yetmez

28 Şubat Süreci’nin karanlık ismi Çevik Bir, dün, Ergenekon savcılarından Zekeriya Öz’e “şüpheli” sıfatıyla ifade verdi. Şüphe, bir suikast planıyla ilgiliydi. İddiaya göre, Çevik Bir, Başbakan Erdoğan ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’e suikast planlıyordu.

Çevik Bir’in geçmişine bakınca ona “şüpheli” demek zorlama bir ifade olur. O, olsa olsa olağan suçlu olabilir.

Bunlar çok da önemli değil aslında. Sayın Savcı, siz suikast planını falan boş verin de Çevik Bir devşirmesine 28 Şubat’ın hesabını sorun.

Sadece ifade de almayın.

Türkiye’ye kaybettirmesinin, halkı birbirine düşürmesinin, Firavunlaşıp onları köle yerine koymasının, karanlık toplumsal operasyonlarının, demokrasiye balans ayarı yapmasının, devleti tamamen İsrail eksenine çekmesinin hesabını sorun. Toplumun içindeki öfkeyi dindirecek bir bedel ödetin.

28 Şubat’ın işgal subayı Çevik Bir, bir ifadeyle kurtul-a-mamalı. Bu halktan ve devletten aldıklarının tamamını geri vermeli.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

5 Nisan 2009

Türkiye Azerbaycan'a Yanlış Yapmamalı

Bir süredir Türkiye ile Ermenistan arasında geliştirilmeye çalışılan ve Diasporaya rağmen devam eden diyalog çalışmalarının Azerbaycan’ı rahatsız edecek bir zemine yaklaştığı iddiaları gündemde…


 


Wall Street Journal gazetesinin iddiasına göre Türkiye ile Ermenistan arasında 16 Nisan’da imzalanacak anlaşma; sınırların resmen tanınması ve sınır kapılarının açılmasını, diplomatik ilişkilerin tamamen yeniden başlamasını, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların çözülmesi için ortak komisyonların kurulmasını kapsıyor.


 


Bu iddianın doğru olduğuna inanmak istemiyorum. Eğer doğruysa Türkiye, Azeri kardeşlerine çok büyük bir haksızlık yapmış olacak. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’nın dış politika danışmanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır problem” stratejisi gereğince geliştirilen bu diyaloglar bir yönüyle elbette doğrudur. Olması gereken de budur. Ancak Ermeni işgali altındaki Dağlık Karabağ meselesi halledilmeden, hele hele Ermeni-Azeri sınırında yer yer çatışmalar yaşanırken Türkiye’nin Ermenistan ile diyalog dışında bir ilişki geliştirmesini, sıradan bir vatandaş olarak ben de doğru bulmuyorum.


 


Türkiye kamuoyunda, Azerbaycan’ın KKTC’yi henüz tanımamasından dolayı, ‘onlar da bizden yana tavır almıyorlar, biz neden onları destekleyelim’ gibi basitçe geliştirilmiş bir söylem var. Azerbaycan’ın bu konuda elinin kolunun bağlı oluşuyla bizim dış politikadaki ağırlığımızı kıyasladığımızda, Azerbaycan’ın bizden beklentilerinin çok daha fazla olmasını, Ermenistan konusundaki her adımımızdan rahatsızlık duymasını anlayışla karşılamamız ve Azeri kardeşlerimizi incitmememiz gerektiğini düşünüyorum. Türkiye, özellikle son yıllarda dış politikada ağırlığını hissettirebilen bir ülke iken Azerbaycan kendi ayaklarının üzerinde yeni yeni durmaya çalışan bir ülkedir. Özellikle bundan dolayı Azerileri incitmememiz, Azerbaycan’a yanlış yapmamamız gerekiyor.


 


Bizim anlam dünyamıza kazınmış çok muhteşem bir ifade vardır; onunla bitirmek istiyorum: “Gönül umduğundan küsermiş." Azerbaycan bizden çok şey umuyor; onları küstürmeyelim.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

Türkiye Azerbaycan'a Yanlış Yapmamalı

Bir süredir Türkiye ile Ermenistan arasında geliştirilmeye çalışılan ve Diasporaya rağmen devam eden diyalog çalışmalarının Azerbaycan’ı rahatsız edecek bir zemine yaklaştığı iddiaları gündemde…

Wall Street Journal gazetesinin iddiasına göre Türkiye ile Ermenistan arasında 16 Nisan’da imzalanacak anlaşma; sınırların resmen tanınması ve sınır kapılarının açılmasını, diplomatik ilişkilerin tamamen yeniden başlamasını, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların çözülmesi için ortak komisyonların kurulmasını kapsıyor.

Bu iddianın doğru olduğuna inanmak istemiyorum. Eğer doğruysa Türkiye, Azeri kardeşlerine çok büyük bir haksızlık yapmış olacak. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’nın dış politika danışmanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır problem” stratejisi gereğince geliştirilen bu diyaloglar bir yönüyle elbette doğrudur. Olması gereken de budur. Ancak Ermeni işgali altındaki Dağlık Karabağ meselesi halledilmeden, hele hele Ermeni-Azeri sınırında yer yer çatışmalar yaşanırken Türkiye’nin Ermenistan ile diyalog dışında bir ilişki geliştirmesini, sıradan bir vatandaş olarak ben de doğru bulmuyorum.

Türkiye kamuoyunda, Azerbaycan’ın KKTC’yi henüz tanımamasından dolayı, ‘onlar da bizden yana tavır almıyorlar, biz neden onları destekleyelim’ gibi basitçe geliştirilmiş bir söylem var. Azerbaycan’ın bu konuda elinin kolunun bağlı oluşuyla bizim dış politikadaki ağırlığımızı kıyasladığımızda, Azerbaycan’ın bizden beklentilerinin çok daha fazla olmasını, Ermenistan konusundaki her adımımızdan rahatsızlık duymasını anlayışla karşılamamız ve Azeri kardeşlerimizi incitmememiz gerektiğini düşünüyorum. Türkiye, özellikle son yıllarda dış politikada ağırlığını hissettirebilen bir ülke iken Azerbaycan kendi ayaklarının üzerinde yeni yeni durmaya çalışan bir ülkedir. Özellikle bundan dolayı Azerileri incitmememiz, Azerbaycan’a yanlış yapmamamız gerekiyor.

Bizim anlam dünyamıza kazınmış çok muhteşem bir ifade vardır; onunla bitirmek istiyorum: “Gönül umduğuna küser”miş. Azerbaycan bizden çok şey umuyor; onları küstürmeyelim.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

27 Kasım 2008

Okunası Bir Kitap

“Bütün kitaplar, bir tek kitabı anlamak (veya anlatmak) için yazılmıştır.” Burada konu edineceğim kitap, o tek kitabı anlama çabalarının bir sonucu olarak yazılan kitapların en başarılılarından biridir. Bosna Hersek’in merhum cumhurbaşkanı Ali (Aliya/Alija) İzzetbegoviç tarafından kaleme alınan “Doğu ve Batı arasında İslâm” adlı kitaptan biraz bahsetmek istiyorum.



Kitap, Nehir Yayınları tarafından basılmış. Özellikle internet başta olmak üzere birçok yerden temin etmek mümkün… Kitapla ilgili teknik ayrıntılara girmek istemiyorum. Ancak okunması gereken en önemli kitaplardan birisi olduğunun altını ısrarla çiziyorum.



Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Bilge Kral lakaplı yazar Ali İzzetbegoviç bu kitabında, dünyanın bütün büyük fikri blokları arasında İslâm’ın müstesna yerini tespit ediyor. Özellikle bu fikri blokların en önemlileri olan materyalizm ve Hıristiyanlık, birçok konuda değerlendirilerek eksiklikleri ve bu iki bloğun iki aşırı uçtaki duruşları belirtiliyor. Birinin aşırı maddiyatçı, diğerinin aşırı maneviyatçı görüşleri, temelleri, tutarsızlıkları ve teoride ne kadar başarılı olsalar da uygulamada başarılı olamamaları ve bunun nedenleri anlatılıyor. Hıristiyanlığın, insanın doğasında var olan tüm insani özelliklerini törpüleme ve onu “melek” yapma güdüsü; materyalizmin ise insanın manevi yönünü tamamen inkâr ederek insanı “mükemmel hayvan” olarak görmesi reddedilmiş, tüm bunların karşısında üçüncü bir yolun mutlaka var ve bunun da İslâm’ın ta kendisi olduğunu ortaya koyuyor. İslâm’ın, insanın her iki yönünü de göz önünde bulundurarak kurduğu sitemin ne kadar mükemmel, akla ve ilahi projeye ne kadar uygun olduğu tereddüde yer bırakmayacak bir şekilde anlatılıyor kitapta.



İnanın, benim kelimelerim Bilge Kral’ın, “Doğu ve Batı Arasında İslâm” kitabını anlatmaya yetmiyor. Eğer okumadıysanız (kim olursanız olun; hangi din, mezhep veya dünya görüşünü benimsiyorsanız benimseyin; ama) bu kitabı mutlaka okuyun derim.



Ben, şahsen, kitabı okumadan önce, Ali İzzetbegoviç’i sadece bir komutan, Bosna Devlet Başkanı veya bir hareket önderi olarak tasavvur ederdim. Bu kitabı okuduktan sonra “bilge” ve “kral” kelimelerinin nasıl bir araya gelebildiğini ancak anladım. Neden sonra, bu "Bilge Kral" sıfatının yalnız ve yalnız ona yakışabileceğini düşünüyorum.



Daha önce başka bir yerde kurduğum cümleyi tekrar kuruyorum: “Bilge Kral! Sen… Keşke bize doğsaydın…” Ruhuna Fatiha!



Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Okunası Bir Kitap

...
“Bütün kitaplar, bir tek kitabı anlamak (veya anlatmak) için yazılmıştır.” Burada konu edineceğim kitap, o tek kitabı anlama çabalarının bir sonucu olarak yazılan kitapların en başarılılarından biridir. Bosna Hersek’in merhum cumhurbaşkanı Ali (Aliya/Alija) İzzetbegoviç tarafından kaleme alınan “Doğu ve Batı arasında İslâm” adlı kitaptan biraz bahsetmek istiyorum.

Kitap, Nehir Yayınları tarafından basılmış. Özellikle internet başta olmak üzere birçok yerden temin etmek mümkün… Kitapla ilgili teknik ayrıntılara girmek istemiyorum. Ancak okunması gereken en önemli kitaplardan birisi olduğunun altını ısrarla çiziyorum.

Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Bilge Kral lakaplı yazar Ali İzzetbegoviç bu kitabında, dünyanın bütün büyük fikri blokları arasında İslâm’ın müstesna yerini tespit ediyor. Özellikle bu fikri blokların en önemlileri olan materyalizm ve Hıristiyanlık, birçok konuda değerlendirilerek eksiklikleri ve bu iki bloğun iki aşırı uçtaki duruşları belirtiliyor. Birinin aşırı maddiyatçı, diğerinin aşırı maneviyatçı görüşleri, temelleri, tutarsızlıkları ve teoride ne kadar başarılı olsalar da uygulamada başarılı olamamaları ve bunun nedenleri anlatılıyor. Hıristiyanlığın, insanın doğasında var olan tüm insani özelliklerini törpüleme ve onu “melek” yapma güdüsü; materyalizmin ise insanın manevi yönünü tamamen inkâr ederek insanı “mükemmel hayvan” olarak görmesi reddedilmiş, tüm bunların karşısında üçüncü bir yolun mutlaka var ve bunun da İslâm’ın ta kendisi olduğunu ortaya koyuyor. İslâm’ın, insanın her iki yönünü de göz önünde bulundurarak kurduğu sitemin ne kadar mükemmel, akla ve ilahi projeye ne kadar uygun olduğu tereddüde yer bırakmayacak bir şekilde anlatılıyor kitapta.

İnanın, benim kelimelerim Bilge Kral’ın, “Doğu ve Batı Arasında İslâm” kitabını anlatmaya yetmiyor. Eğer okumadıysanız (kim olursanız olun; hangi din, mezhep veya dünya görüşünü benimsiyorsanız benimseyin; ama) bu kitabı mutlaka okuyun derim.

Ben, şahsen, kitabı okumadan önce, Ali İzzetbegoviç’i sadece bir komutan, Bosna Devlet Başkanı veya bir hareket önderi olarak tasavvur ederdim. Bu kitabı okuduktan sonra “bilge” ve “kral” kelimelerinin nasıl bir araya gelebildiğini ancak anladım. Neden sonra, bu "Bilge Kral" sıfatının yalnız ve yalnız ona yakışabileceğini düşünüyorum.

Daha önce başka bir yerde kurduğum cümleyi tekrar kuruyorum: “Bilge Kral! Sen… Keşke bize doğsaydın…” Ruhuna Fatiha!

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

21 Ekim 2008

Denklik Sorununun Çözümü ve Yeni YÖK

Denklik Sorununun Çözümü Yeni YÖK'ün Boynunun Borcudur


 

Türkiye gariplikler ülkesi! Üniversitelerde geçmişte ve günümüzde yaşananlar, yurtdışındaki üniversitelerden alınan diplomalara uygulanan denklik kriterleri de bunun bir göstergesi. Örneğin, YÖK, bugün tanıdığı bir üniversitenin denkliğini yarın iptal edebiliyor. YÖK’ün yeni başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan’dan önceki dönemde çok keyfi ideolojik kaygılarla çorap değiştirir gibi denklik kararları da değişebiliyordu.


Önceki dönemde başörtüsü ve katsayı problemi yaşayan hanımlar ile katsayı problemi olan İmam-Hatip Lisesi mezunu erkeklerin yurtdışındaki üniversitelere olan yoğun ilgisi ve oralarda yakaladıkları başarılı grafik, dönemin militarist YÖK’ünün zırt pırt denklik değişikliklerine gitmesine sebep oluyordu.


Bunun için yeni dönem için “Yeni YÖK” tabirini kullanıyorum. Eğitim dünyasının Yeni YÖK’ten beklentileri hayli artmış durumda. Denklik sorunu yaşayan tüm gençlerin ve ailelerinin de bu sorunun çözümü yönünde beklentileri var. Bunun için denklik meselesinin çözümü Prof. Yusuf Ziya Özcan ve ekibinin boynunun borcudur. Zaman geçtikçe de bu yükün ağırlığı artmaktadır.


Çözümsüzlük devam ettikçe, üniversite bitirmiş gençler büyük sorunlarla yüzleşiyorlar. Mesela erkek mezunlar denklikleri iptal olduğu için askerlik, akademik kariyer veya özel sektörde olmasa da kamuda iş bulma sorunu yaşıyorlar. Bayan mezunlar da askerlik dışında aynı sorunları yaşıyorlar.


Bu mağduriyetlerin bir an önce bitirilmesi adına YÖK’ün evrensel kriterlere ve eğitim felsefesine uygun bir denklik yönetmeliği hazırlamasının zarureti ortadadır. Birçok uluslararası popüler üniversiteye denklik ambargosu uygulama ayıbında ısrar etmenin de mantıklı bir açıklaması yoktur.


Ne yazık ki, bu durum devam ettikçe, hem uluslararası eğitim camiasında gülünç duruma düşüyoruz hem de yalnız ve geri kalıyoruz.


Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Denklik Sorununun Çözümü Yeni YÖK'ün Boynunun Borcudur

Türkiye gariplikler ülkesi! Üniversitelerde geçmişte ve günümüzde yaşananlar, yurtdışındaki üniversitelerden alınan diplomalara uygulanan denklik kriterleri de bunun bir göstergesi. Örneğin, YÖK, bugün denkliğini tanıdığı bir üniversitenin denkliğini yarın iptal edebiliyor. YÖK’ün yeni başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan’dan önceki dönemde çok keyfi ideolojik kaygılarla çorap değiştirir gibi denklik kararları da değişebiliyordu.

Önceki dönemde başörtüsü ve katsayı problemi yaşayan hanımlar ile katsayı problemi olan İmam-Hatip Lisesi mezunu erkeklerin yurtdışındaki üniversitelere olan yoğun ilgisi ve oralarda yakaladıkları başarılı grafik, dönemin militarist YÖK’ünün zırt pırt denklik değişikliklerine gitmesine sebep oluyordu.

Bunun için yeni dönem için “Yeni YÖK” tabirini kullanıyorum. Eğitim dünyasının Yeni YÖK’ten beklentileri hayli artmış durumda. Denklik sorunu yaşayan tüm gençlerin ve ailelerinin de bu sorunun çözümü yönünde beklentileri var. Bunun için denklik meselesinin çözümü Prof. Yusuf Ziya Özcan ve ekibinin boynunun borcudur. Zaman geçtikçe de bu yükün ağırlığı artmaktadır.

Çözümsüzlük devam ettikçe, üniversite bitirmiş gençler büyük sorunlarla yüzleşiyorlar. Mesela erkek mezunlar denklikleri iptal olduğu için askerlik, akademik kariyer veya özel sektörde olmasa da kamuda iş bulma sorunu yaşıyorlar. Bayan mezunlar da askerlik dışında aynı sorunları yaşıyorlar.

Bu mağduriyetlerin bir an önce bitirilmesi adına YÖK’ün evrensel kriterlere ve eğitim felsefesine uygun bir denklik yönetmeliği hazırlamasının zarureti ortadadır. Birçok uluslararası popüler üniversiteye denklik ambargosu uygulama ayıbında ısrar etmenin de mantıklı bir açıklaması yoktur.

Ne yazık ki, bu durum devam ettikçe, hem uluslararası eğitim camiasında gülünç duruma düşüyoruz hem de yalnız ve geri kalıyoruz.

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

21 Haziran 2008

>Günün Potpurisi

>
Genelkurmay! Kışlana Dön

Yeter artık! Asker misiniz; sosyal hayatın kurdu musunuz? Ömrümüzü, birliğimizi, siyasi hayatımızı, dinimizi, demokrasimizi, örfümüzü, âdetimizi kısacası bizim de millet olarak hak ettiğimiz -en azından asgari- evrensel değerlerimizi ve kazanımlarımızı yıpratmaktan, kemirmekten, aşağılamaktan bıkmadınız mı?

Zorunuza giden ne? Halkın, nato mermer nato kafa olmaması mı? Sizden daha demokrat olması mı? Dindar olması mı? Siz kimsiniz ki, halkı şekillendirme görevine soyunuyorsunuz? Sizin mantalitenizi 5 ay gibi kısa bir zamana denk gelen askerliğimde daha net olarak çözmüş bir sivil olarak, elimden, içler acısı halinize üzülmekten başka bir şey gelmiyor.

Demokrasiye balans ayarı çekmekten, darbe seviciliğinden, günlükleri bile darbe hülyalarıyla doldurmaktan; yargıyı, medyayı, akademisyenleri Genelkurmay malı yapmaktan, askeri gazinolarda alkol manyağı olmaktan, din düşmanlığı beslemekten, halkı küçük görmekten daha asli görevleriniz varken sizin ne işiniz var sivil alanda?

Sizin operasyonlarınız, bulunduğunuz kurumu yıpratmaktan öte halkın kışladan soğumasına sebep oluyor. Şu masa başı anketlerde en güvenilir kurum olarak çıkmanız da palavradan başka bir şey değil.

Sokağına Sahip Çık!

Bugün 21 Haziran Cumartesi. Genç Siviller’in başını çektiği çeşitli sivil toplum kuruluşları, partiler ve kişiler (SDP, DSİP, DTP, EMEP, Mazlum-Der, KEG, İHD, Siyasal Ufuk Hareketi, Gönüllü Teşekkürler Vakfı, DurDe Girişimi, Henüz Özgür Olamadık İnisiyatifi, Lambdaistanbul, TGTV, Sosyalist Parti Girişimi, Barış Meclisi, Gönüllü Teşekküller Vakfı, Oyuncu Lale Mansur, Mor ve Ötesi Grubu’ndan Harun Tekin,) bugün Darbeye Karşı Ses Çıkar yürüyüşü düzenliyor. Slogan şu: Yılın en uzun ve en aydın gününde geleceğimizin hiç kararmaması için yürüyoruz. Askeri darbeye, yargı darbesine, 9’lar çetesinin sultasına, postal saksocularına, Google’dan belge toplayan aymaza karşı yürüyoruz.

Efendim, inşallah ben de orada olacağım. Saat 17:00 de Tünel’den başlayacak yürüyüş Taksim’de son bulacak. “D” (darbeci, derin, devşirme, dönme) tipi yapılanma hariç, Türkiye’nin tamamının temsilcileri orada olacak. Göbeğini kaşıyanlar(!), damacana kafalar(!), çobanlar(!), ayaklar(!), paryalar(!), hacılar, hocalar, irticacılar(!), mustazaflar, mazlumlar, çeşmenin çok uzağındakiler, kara köylüler, zenci Türkler, bir zamanlar cendermeye bile “Baş efendi” çekenlerin çocukları… Hepimiz oradayız ve çok şımardık biz(!) Bu şımarıklılığımızın elimizden alınmaması için özgürce dolaşacağımız sokaklarımıza sahip çıkmak için yürüyoruz.

Bizim Çocuklar Harika

Euro2008’de bizim çocuklar yarı finalde. Kadroda benden büyükler de var küçükler de… Fakat tabir olmuş işte: Bizim Çocuklar… Futbol Milli Takımız bize tarihindeki en büyük heyecanlarından birini yaşatıyor.

Dünya genelinde Futbolla ilgilenen herkesin dikkatlerini üzerine çeken, sempati kazanan milli takımımız, son üç maçında geriye düşmesine rağmen müthiş geri dönüşler yaparak yarı finale kalmayı başardı. Dünya medyasına manşet oldu, övgüler aldı, parmak ısırttı, şapka çıkarttırdı…

Tam her şey bitti derken sahneye öyle bir dönüyoruz ki, insanın aklına Türk ordularının “hilal taktiği” geliyor. Teknik, taktik, bireysel başarı, takım ruhu, taraftar duası her şey işin içinde. Bizim Çocuklar yoluna devam ediyor.

Yarı finaldeki rakibimiz tam bir turnuva takımı olan Almanya… Olsun. Onları daha önce yenmiştik; yine yeneriz. Bu inat, inanç, kenetlenmişlik, tutku, dua sizinle oldukça kupasız dönmezsiniz. Korkmayın! (ki artık korkmuyorsunuz) İnanın…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

Günün Potpurisi

Genelkurmay! Kışlana Dön

Yeter artık! Asker misiniz; sosyal hayatın kurdu musunuz? Ömrümüzü, birliğimizi, siyasi hayatımızı, dinimizi, demokrasimizi, örfümüzü, âdetimizi kısacası bizim de millet olarak hak ettiğimiz -en azından asgari- evrensel değerlerimizi ve kazanımlarımızı yıpratmaktan, kemirmekten, aşağılamaktan bıkmadınız mı?

Zorunuza giden ne? Halkın, nato mermer nato kafa olmaması mı? Sizden daha demokrat olması mı? Dindar olması mı? Siz kimsiniz ki, halkı şekillendirme görevine soyunuyorsunuz? Sizin mantalitenizi 5 ay gibi kısa bir zamana denk gelen askerliğimde daha net olarak çözmüş bir sivil olarak, elimden, içler acısı halinize üzülmekten başka bir şey gelmiyor.

Demokrasiye balans ayarı çekmekten, darbe seviciliğinden, günlükleri bile darbe hülyalarıyla doldurmaktan; yargıyı, medyayı, akademisyenleri Genelkurmay malı yapmaktan, askeri gazinolarda alkol manyağı olmaktan, din düşmanlığı beslemekten, halkı küçük görmekten daha asli görevleriniz varken sizin ne işiniz var sivil alanda?

Sizin operasyonlarınız, bulunduğunuz kurumu yıpratmaktan öte halkın kışladan soğumasına sebep oluyor. Şu masa başı anketlerde en güvenilir kurum olarak çıkmanız da palavradan başka bir şey değil.

Sokağına Sahip Çık!

Bugün 21 Haziran Cumartesi. Genç Siviller’in başını çektiği çeşitli sivil toplum kuruluşları, partiler ve kişiler (SDP, DSİP, DTP, EMEP, Mazlum-Der, KEG, İHD, Siyasal Ufuk Hareketi, Gönüllü Teşekkürler Vakfı, DurDe Girişimi, Henüz Özgür Olamadık İnisiyatifi, Lambdaistanbul, TGTV, Sosyalist Parti Girişimi, Barış Meclisi, Gönüllü Teşekküller Vakfı, Oyuncu Lale Mansur, Mor ve Ötesi Grubu’ndan Harun Tekin,) bugün Darbeye Karşı Ses Çıkar yürüyüşü düzenliyor. Slogan şu: Yılın en uzun ve en aydın gününde geleceğimizin hiç kararmaması için yürüyoruz. Askeri darbeye, yargı darbesine, 9’lar çetesinin sultasına, postal saksocularına, Google’dan belge toplayan aymaza karşı yürüyoruz.

Efendim, inşallah ben de orada olacağım. Saat 17:00 de Tünel’den başlayacak yürüyüş Taksim’de son bulacak. “D” (darbeci, derin, devşirme, dönme) tipi yapılanma hariç, Türkiye’nin tamamının temsilcileri orada olacak. Göbeğini kaşıyanlar(!), damacana kafalar(!), çobanlar(!), ayaklar(!), paryalar(!), hacılar, hocalar, irticacılar(!), mustazaflar, mazlumlar, çeşmenin çok uzağındakiler, kara köylüler, zenci Türkler, bir zamanlar cendermeye bile “Baş efendi” çekenlerin çocukları… Hepimiz oradayız ve çok şımardık biz(!) Bu şımarıklılığımızın elimizden alınmaması için özgürce dolaşacağımız sokaklarımıza sahip çıkmak için yürüyoruz.

Bizim Çocuklar Harika

Euro2008’de bizim çocuklar yarı finalde. Kadroda benden büyükler de var küçükler de… Fakat tabir olmuş işte: Bizim Çocuklar… Futbol Milli Takımız bize tarihindeki en büyük heyecanlarından birini yaşatıyor.

Dünya genelinde Futbolla ilgilenen herkesin dikkatlerini üzerine çeken, sempati kazanan milli takımımız, son üç maçında geriye düşmesine rağmen müthiş geri dönüşler yaparak yarı finale kalmayı başardı. Dünya medyasına manşet oldu, övgüler aldı, parmak ısırttı, şapka çıkarttırdı…

Tam her şey bitti derken sahneye öyle bir dönüyoruz ki, insanın aklına Türk ordularının “hilal taktiği” geliyor. Teknik, taktik, bireysel başarı, takım ruhu, taraftar duası her şey işin içinde. Bizim Çocuklar yoluna devam ediyor.

Yarı finaldeki rakibimiz tam bir turnuva takımı olan Almanya… Olsun. Onları daha önce yenmiştik; yine yeneriz. Bu inat, inanç, kenetlenmişlik, tutku, dua sizinle oldukça kupasız dönmezsiniz. Korkmayın! (ki artık korkmuyorsunuz) İnanın…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

19 Şubat 2008

İdam Cezası Geri Gelsin; Hemen!

Bu yazıyı okuyan herkes aynı fikri, dolayısıyla aynı duyarlılığı paylaşmayabilir. Ancak ben, kendim, şahsım, idam cezasının büyük bir nimet olduğunu düşünmeye başladım. Devrimleri seve seve(!) kabul ettirme dönemleri ve siyasi suçlar hariç, ülkemizde uygulandığı pek görülmese de idam cezasının caydırıcılığı asla tartışılmaz. Yürürlükte olduğu dönemde de idamın caydırıcılığı hiç tartışılmadı; sadece insani boyutu düşünüldü, birinin hayatına devletin son vermesinin kabul edilebilirliği tartışıldı.


Gün geldi, Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde idamın kaldırılmasına karar verildi. Sanki Avrupa Birliği’ne üye tüm ülkelerde idam kaldırıldı da sadece bizde kaldı. İdam, batıda da doğuda da, en geri kalmışından en ileri gitmişine kadar birçok ülkede uygulanıyor. (ve inanın o ülkelerin hemen hepsi asayiş bakımından bizden daha huzurlular ve daha temiz bir sicile sahipler) Türkiye’de, idam cezasının kaldırılmasını müteakip terör, kasti öldürme, kapkaç veya gasp yoluyla öldürme suçlarında patlama yaşandı. Bu suçların artış trendinde olması yetmiyormuş gibi bir de kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen kâbus gibi bir af 2000 yılında yürürlüğe girdi.


İdama karşı olanlar şimdi gözlerini açıp etraflarına, gazetelere ve televizyonlara bir baksınlar, görmeye çalışsınlar; kulaklarını açıp etraflarından gelen feryatları duymaya çalışsınlar. Hayat; içki masalarından, konken partilerinden, barlarda yaşanan köpük rezaletinden, kültür turlarından, yurtdışı tatillerinden, sokak eylemlerinden, özgürlük taleplerinden, yasadışı bildiri dağıtmaktan vs. ibaret değildir.


Her gün onlarca terör, öldürme, tecavüz haberi okuduğu ve bu suçları işleyenlerin üç-beş yıl yatıp çıktıktan sonra aynı suçları artırarak işlediklerini bildiği halde kim, hangi akla ve vicdana sığdırarak idama karşı oluyor; anlamak mümkün değil.


İdama karşı olanlar, aynı zamanda terör ve gasp yoluyla öldürmeyi, kapkaç yaparken otomobilin peşinde sürüyerek hamile bir kadını öldürmeyi, cinselliğin ne olduğunu bilecek yaşa bile gelmemiş kız ve erkek çocuklarına tecavüzü, kapkaç-dilenci-tinerci çetelerine katmak için insanların el-kol-bacaklarının kesilmesini de onaylamış olmuyorlar mı? Acaba bu tür haberleri duyunca neler hissediyorlar. Yoksa Ortaçağ Roma’sında, ringde birbirlerini öldüresiye döven (ki biri diğerini öldürmek zorundadır. O kafesten tek kişi sağ çıkacak; ölen köle, fahişe konteslerin, prenseslerin, kraliçelerin; hasta ruhlu, insan azmanı kontların, derebeylerin, kralların aslanlarına, timsahlarına yem olacaktır) köleleri izleyen barbar Avrupalılar gibi bu haberleri duyunca tuhaf bir haz yaşayan sapıklar mı var aramızda?


Yasadışı horoz ve köpek dövüşü düzenleyenlerle ilgili haberleri duyunca gündemin altını üstüne getirenler, kurulan cümlelerde, aktarılan haberlerde nesne insan olunca aynı duyarlılığı neden gösteremiyorlar. Yoksa burada da tuhaf bir hayvanlaşma mı söz konusu?


Bir günlük huzurumuzu dahi Avrupa Birliği’ne feda edemeyiz. İdam geri gelmeli ve tavizsiz uygulanmalıdır. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmamalıdır.


Devlet burada gereken cezayı versin; orada Allah (c.c.) ne yapacağını kendi bilir.


Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: