Mucahit.net Kimin Sitesi Dersiniz?

İnternette araştırma yaparken denk geldim. www.mucahit.net diye bir site var. Merak edip girdim. Site TSK’ya ait çıktı. Şok olmadım; ama çok şaşırdım.

Siteyi gayri resmi bir site sanmayın. Hani geçen gün medyaya yansıyan ve Genelkurmay’ın da itiraf edip “kurduk ve işlettik” dediği ve biz (kamuoyu) duyana kadar gizli kalan gayri resmi sitelerden biri değil mucahit.net, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yerleşik olan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı'nın resmi internet sitesi…

Mücahit: Dilimize Arapçadan geçen bu kelime ‘Allah yolunda cihat eden’ anlamına geliyor. Hadi daha dar anlamda ele alalım. ‘Cihat eden…’ Şaşırmamın sebebi bu! TSK ve cihat… Çok ilginç bir kombinasyon oluşturuyor.

Her ne kadar TSK, her fırsatta “bizi din düşmanı gibi göstermek isteyenler var; biz din düşmanı değiliz” diye beyanat verse ve ben de öyle olmalarını umsam da TSK’nın cihat ve mücahit gibi kelimelere oldukça mesafeli olduğunu biliyorum.

Başka bir yazımda da değindiğim gibi TSK’yı anlamak gerçekten zor vesselam…

Süleyman S. Aras

Güneydoğu'ya Kuşbakışı

İki günlük bir ziyaret için Siirt’e gittim. İnanın gezip gördüklerimi anlatacak değilim. Size yaşadığım şaşkınlığı anlatacağım.

Yaşadığım şaşkınlığın en önemli sebebi, bölgedeki terörün ekonomik sebeplere dayandırılarak yıllarca kandırılmış olduğumuzu anlamamdır. Güneydoğu’nun tamamını görmedim, halkının arasında çok fazla dolaşmadım, insanlarla röportaj yapmadım, bölge halkına terörün nedenlerini sormadım vs.

Olayın ekonomik olmadığının en önemli delilini, bölgeye kuşbakışı bakarken yakaladım. Uçağımız Güneydoğu semalarında süzülürken ben aşağıları seyrediyordum. Türkiye’de böyle bir bölge daha var mı bilmiyorum. Belki Konya ovası ve Trakya…

Bir kere bölge Türkiye’nin verimli bölgelerinden… Tarlalar çok güzel düzenlenmiş, sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği belli olan tarlaların makineli tarıma elverişli olduğu da anlaşılıyor. İşgücü deseniz o da var.

Diyeceksiniz ki, Güneydoğu’nun tamamı böyle değil, çok dağlık ve tarıma elverişli olmayan alanlar da var. Doğru! Ancak diğer noktalardaki terörün sebebi de ekonomik değil, olamaz. Bölgenin diğer kesimlerinin de özellikle hayvancılık (özellikle küçükbaş) için ideal olduğunu biliyoruz. Ancak tarım ve hayvancılık meselesi konuşulmaya her başlandığında “bu hükümet (bu cümle her hükümet için kuruluyor) tarım ve hayvancılığı bitirdi.” kolaycılığına kaçanlar gibi davranmamak gerekiyor. Ülkemize ve potansiyelimize güvenmemiz lazım!

Bölge insanı, Türkiye’nin birçok bölgesine ırgat olarak gitmek, büyük şehirlerde inşaat ameleliği yapmak, en kötüsü dağda askere kurşun sıkmak yerine doğup büyüdüğü topraklara değer verse bir mucizeye imza atılır.

Peki, terörün sebebi ne? Bu sorunun cevabını bu ülkede bilmeyen kimse yok. Ben yine de tekrar edeyim: Terörün kaynağını, o bölgenin ovalarında veya dağlarında aramak cahillik olur. Türkiye’nin başındaki bütün belalar, kapalı kapılar ardında yazılıp senaryolaştırılır. Sonra da içerideki maşalar eliyle de uygulamaya geçirilir.

Evet, Güneydoğu’ya iki şekilde kuşbakışı bakabilirsiniz: birisi benim uçaktan baktığım gibi olur ki, buna çıplak gözle bakmak diyoruz. Diğeri de kuş beyinli monşerlerin masa başından baktığı gibi olur ki ona da üç maymun bakışı diyoruz.

Süleyman S. Aras

Kurtlar Vadisi Demokratik Açılımı Sabote mi Etmek İstiyor?

Kurtlar Vadisi Pusu dizisinin geçen hafta yayınlanan bölümünde (5 Kasım 2009), hükümetin demokratik açılım projesi bağlamında çeşitli temalar da işlendi. Senaryo gereği de olsa, dizinin son bölümünü oldukça tehlikeli mesajlarla yüklenmiş buldum.

Mesela, bir taraftan dağdan inişler, örgütten kopuşlar yaşanırken diğer tarafından İskender Büyük, eski kulağı kesiklerden yeni bir ekip oluşturarak bu süreci tersine çevirmeye çalışıyor. Bu ekibin yapacağı operasyonlar arasında sırf kargaşa çıkarmak için kapkaç terörünü yeniden hortlatma, dağa çıkacak yeni kişiler toplama, örgütlü hırsızlık gibi şeyler yer alıyor.

Tamam, dizi gündemi takip ediyor; ama olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek de yanlıştır.

Özellikle, Kurtlar Vadisi Pusu dizisi ile Ergenekon yapılanması arasında bir ilişkinin var olabileceğine dair iddialar henüz hafızalardayken dizinin senaryosuna böyle bir müdahale yapılması oldukça manidar.

Sıradan bir senaryo nelere yol açmaz ki?

Kurtlar Vadisi dizisinin sözkonusu bölümünün yaptığı, durup dururken “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek” değil mi? Ortada yaşanan, pamuk ipliğine bağlı (ve aslında bana göre de pek sağlıklı yürümeyen) bir süreç varken bunu tersine çevirmek isteyenlere çanak tutmanın, durumdan vazife çıkarmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmenin ne âlemi var?

Bırakın; dağdan inen insin, dağa yeni insan çıkmasın, kökü kazınan kapkaç terörü yeniden hortlamasın… Analar artık ağlamasın. Türkiye artık kaybetmesin.

Kimi çakallar pusuda beklerken Kurtlar Vadisi Pusu onlara akıl verip yol göstermesin.

Süleyman S. Aras

Cemevi İbadethane midir?

Tunceli’ye giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ildeki Cemevi’ni de ziyaret etti. Bu ziyaretin kendine has özellikleri var. Bazıları:

1. Abdullah Gül, Mustafa Kemal’den sonra Cemevi ziyareti gerçekleştiren ilk cumhurbaşkanı oldu.
2. Abdullah Gül, Özal’dan sonra Tunceli’ye giden ilk cumhurbaşkanı oldu.
3. Abdullah Gül’ün ziyareti demokratik açılım çalışmaları ile aynı döneme denk gelmesi açısından da ayrı bir önem taşıyor.

Bunlar bir tarafa, bu ziyaretle birlikte Cemevleri konusu tekrar tartışma konusu yapıldı. Olay medyada tartışılmasının yanı sıra Aleviler arasında da tekrar gündeme geldi. Mesela, Abdullah Gül’ün ziyaret ettiği Cemevi’nin bağlı bulunduğu Hacı Bektaş-ı Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Celal Karagöz şöyle bir açıklama yaptı: “Bizim açımızdan Cumhurbaşkanımızın Cemevimizi ziyaret etmesi artık Türkiye'de Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi anlamına geliyor.”

Sayın Karagöz’ün böyle bir açıklama yapması ne kadar gerekliydi? Bu açıklama ile istediğini elde edebilir mi? Bunlar tartışılır; ama bu ziyaretten böyle bir sonuç çıkarılmasını anlamsız buldum. Yani resmi ve yönetici kimliği olan birisi (bu cumhurbaşkanı bile olsa) bir yeri ziyaret etmekle, bir yerin açılışını yapmakla, bir yere temsilci göndermekle oraya yasal, resmi veya dini bir kimlik kazandıramaz. Cumhurbaşkanı özellikle dini bir kural koyamaz. Hele günümüz Türkiye’sinde bu imkânsızdır. O dediğiniz, yöneticilerin, aynı zamanda dini bir kimliği olduğu dönemlerdeydi.

Şahsi düşünceme göre -Alevi kardeşlerimiz bu yaklaşımı her ne kadar kabul etmese de- Cemevleri ibadethane değildir. Ben olaya tamamen dini bütünlük ve gelenek açıcından bakıyorum. Bir şeyi sonradan icat edemezsiniz. İslâm dinine inananlar için ibadet mekânları ve bunların tanımları gayet açıktır. Şimdi burada ansiklopedik bilgi vermemize gerek yok.

Cemevlerinin tarihi arka planı, nasıl ortaya çıktığı, bu mekânlarda ne gibi faaliyetler yapıldığı ortadadır. Bırakın, Cemevleri Aleviliğin folklorik bir sembolü olarak kalsın.

Peki, içinde semah dönülen, saz eşliğinde deyiş söylenen, cem yapılan, çeşitli zikirler çekilen bu mekânlarda ibadet yapılamaz mı? Elbette yapılır; ama sırf ibadet yapılıyor diye bir yere ibadethane denilemez, ibadethane kimliği verilemez. Mesela bütün Müslümanlar evlerinde namaz kılar ama hiçbirisi evine ibadethane demez.

Devlet, Cemevlerine ibadethane demezse, o kimliği vermezse Aleviler “ibadethanesiz kalmayalım; bari camiye gidelim” demeyecekler elbette; ama Cemevlerine ibadethane kimliği verildiğinde de Alevilerin o mekânlarda yaptığı çoğu şey ibadet falan olmayacak.

Bu açılardan bakınca, Cemevleri konusundaki ısrarlı beklentilerin yanlış olduğunu düşünüyorum. Alevilerin bir kısmı sittin sene camiye gitmeyecek olsa da günün birinde Cemevleri ibadethane statüsü alacak olsa da ben böyle düşünüyorum.

Süleyman S. Aras

TSK'nın Andıçlı Siteleri Listesinde Yer Alamadık. Duyurulur!

TSK içinde yuvalanmış bir cunta tarafından hazırlandığı iddia edilen internet siteleri andıcına baktığımda Eski Kafa! isimli blogumuzun listede olmadığını gördüm. Açıkçası çok üzüldüm. O listede yer alamamak benim açımdan utanç verici!

292 tane sitenin yer aldığı listede birçok blog var. Belki diyeceksiniz ki, “gerçekten de bölücü olan birçok sitenin arasında Eski Kafa! Blog’un ne işi var?” Olaya o açıdan bakınca doğru. Ama başka bir açıdan daha bakmak lazım…

Elbette bölücülükle işimiz yok bizim. Ancak o listede, tarafsız internet sitesi, irticai internet sitesi, TSK karşıtı site, AKP yanlısı veya karşıtı site gibi kategoriler de var. En azından irticai internet sitesi olarak yer almamız lazımdı o listede. En azından bunu hak etmedik mi?

Şimdi başımı ellerimin arasına gömüp uzun uzun düşündükten sonra bazı sonuçlar çıkardım:

1. Demek ki, yeterince irticai (dini içerikli yani) yazılar yazmamışım.
2. Demek ki, bir sürü konuda yeterince TSK karşıtlığı (yanlışları eleştirme yani) yapmamışım.
3. Demek ki, yeterince bölücülük (Kürt kimliğini veya Kürtçeyi kabul etme vs.) yapmamışım.
4. Demek ki, örneğin “Ey AKP, Şemdinli’nin altından nasıl kalkacaksın?” diye bağırıp yeterince AKP karşıtı olamamışım.
5. Demek ki, AK Parti’nin doğru icraatlarıyla ilgili yazı yazıp AKP yandaşı olmamışım.
6. Ya da TSK’nın dikkatini çekecek veya onlar için tehlikeli sayılacak kadar ziyaretçi trafiğim olmadığı için blogumu görmezden geldiler.
7. En kötü ve son ihtimal: Benim blogumu hiç görmediler!

Sonuç olarak diyorum ki, bu sefer olmadı ama artık daha çok çalışıp ümitle önümüzdeki andıçları bekleyeceğiz.

Süleyman S. Aras

Hiç Değilse İsimlerimizi Rahat Bırakın

Televizyon dizilerimizin tamamına yakını içerik açıcından iğrençlik çizgisinin çok altında… Bu bir gerçek! Artık eskisi gibi “seviye yerlerde” diyemiyoruz. Çünkü seviye falan kalmadı.

Seviye meselesini bir kenara bırakmadan önce, dikkatimi çeken çok önemli bir konu var. Öncelikle bunu paylaşacağım. Bu konu özellikle bilinçaltımız ile ilgili…

Dizilerin bilinçaltımıza yerleştirdiği imajlar o kadar etkili ki, artık hayatımıza birileri bizden daha çok sahip. Aynı merkezden çıktığı izlenimi veren bu dizilerin senaristleri ne yazıyor ve oyuncuları ne oynuyorsa biz artık biz değil, oyuz. Kimsenin kendine ait bir karakteri kalmadı.

O diziler o kadar ileri gitti ki, dinimizi, dilimizi, kültürümüzü, örf ve âdetlerimizi, sosyal ve demografik yapımızı vs. deforme etti; deforme etmekle kalmadı, aşağıladı. Çoğu insan ‘gerçek kendi’nden utanır hale geldi. Dizilerdeki ‘hayvani hayat formu’ dışındaki yaşam biçimleri “tu kaka!” yapılıp bir kenara atıldı. Oysa hayvanlar âlemiyle ilgili ne kadar belgesel izlerseniz izleyin, onların dünyasında bile dizilerimiz kanalıyla pompalanmaya çalışılan kadar çarpık, çıplak, rencide edici, aşağılık, iğrenç bir sosyal yapılanma bulamazsınız.

Şimdi seviye meselesini bir kenara bırakıp diğer konuyu paylaşmak istiyorum.

Dizilerdeki karakterlerin isimlerini biraz irdeleyince şunu fark ettim: Özellikle olumsuz karakterlerin isimleri genelde bizim dinimizde, kültürümüzde, geleneğimizde, önemli yeri olan hatta zirvelere çıkmış simge şahsiyetlerden seçiliyor. Nerede saf, aptal, hırsız, saldırgan, küfürbaz, güvenilmez, yalancı, üçkâğıtçı, içten pazarlıklı, namussuz, hain, devlet düşmanı, geri kafalı (dindar anlamında değil) vs. karakter varsa hepsinin ismi özenle seçilmiş gibi.

Yıllar önce, “İnek Şaban” ve “İnek Kemal” özelinde bu konuyu Şevki Yılmaz gündeme getirdiğinde onu çok ciddi bulmamıştım. Yapılan araştırmalarda, artık insanların çocuklarına Şaban ismini vermeye pek yanaşmadığı ortaya çıkınca, Şevki Yılmaz’ın ne kadar haklı olduğunu anladım.

Sanki Hz. Muhammed ismi etrafında bir hassasiyet seziliyor. Ancak onun dışında genelde olumsuz imajlara verilen isimler, az önce bahsettiğim gibi hep önünde hürmeten eğileceğimiz insanların da sahip olduğu isimler.

Ama yeter artık! Hatice’yi, Bekir’i, Osman’ı, Ali’yi, Sıddık’ı, Faruk’u, Ayşe’yi (Aişe), Fatma’yı (Fatıma), Hacer’i, Recep’i, Şaban’ı, Ramazan’ı, Kâmil’i, Cebbar’ı, Gafur’u, Haydar’ı, Burhan’ı, Mennan’ı vs. vs. rahat bırakın. Gidin; kirletmek ve aşağılamak, üzerinden mesaj vermek ve nefret ettirmek için kendinize başka isimler bulun. Binlerce yıldır çocuklarımıza verdiğimiz isimlerden utandırmayın, nefret ettirmeyin.

Tüm değerlerimizi deforme ettiniz… Hiç değilse isimlerimizi rahat bırakın.

Süleyman S. Aras

Domuz Gribi İle İlgili Bazı Soru İşaretleri

Geçen TV’de izlediğim bir tartışma programında profesörün biri şu ilginç istatistikleri verdi:

- Her yıl dünyada yaklaşık 400.000.000 (dört yüz milyon) insan normal gribe yakalanıyor.
- Gribe yakalanan bu insanların yaklaşık 300.000 (üç yüz bin) tanesi gripten ölüyor.
- ABD’de her yıl normal gripten ölenlerin sayısı 30 ile 40.000 kişi arasında.

Şimdi bu istatistiklerden yola çıkarak -tüm dünyada domuz gribinden ölenlerin sayısının henüz binlerle ifade edildiğini de hatırlayarak- soralım:

Domuz gribinden oluşturulmaya çalışılan korku dalgasının altında ne gibi bir domuzluk var? Tüm dünyaya aşı satarak iyice semirmek isteyen ve özellikle Yahudi sermayesinin güdümünde olan ilaç şirketleri bu durumdan ne kadar çıkar sağlayacak? ABD ve İsrail ekonomisi suni ekonomik krizi bu yolla mı atlatacak?

Kuş gribi nerelere kaçtı? Deli dana hastalığının kökünü kim kazıdı? Birçok suni korku birden bire ortadan nasıl kalktı? Bu soruları kendi kendimize soruyor muyuz?

Suni ekonomik krizin de ABD ve bazı aptal zengin Arap şirket/devlet sermayesinin birkaç vampir Yahudi tarafından, hortumlanması sonucu ortaya çıktığını, birçok global krizdeki ve yerel-bölgesel tüm savaşlardaki Yahudi parmağını düşünürsek soruların cevapları kendiliğinden ortaya çıkıyor. Gibi…

Süleyman S. Aras