Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2012

Alo Fetva Hattı Yenilenerek Hizmete Girdi

Diyanet İşleri Başkanlığı, vatandaşlardan gelen yoğun talebe daha hızlı cevap verebilmek amacıyla Dini Danışma Hattı’nı yeniledi. “Alo 190 Dini Danışma” olarak yeniden düzenlenen hatta yurt içinden ve cep telefonlarından ücretsiz olarak ulaşılabilecek.

Diyanet İşleri Başkanlığının dini soruları cevaplandırmak üzere kurduğu 444 1 789 numaralı fetva hattında değişikliğe gidildi. Vatandaşlardan gelen yoğun talebe daha hızlı cevap verebilmek ve daha geniş toplum kesimlerine ücretsiz olarak ulaşabilmek amacıyla oluşturulan Dini Danışma Hattı’nın yeni numarası “190” olarak belirlendi.

Sabit ve cep telefonlarından 190 numarasını çevirerek, bulundukları şehrin il müftülüğüne bağlanacak olan vatandaşlar, müftülüklerde bulunan “Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonu” üyelerine sorularını yöneltebilecek.

Hizmet güzel; ücretsiz olması daha da güzel… Allah muvaffak etsin.

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

3 Mart 2012

Emniyet Kemerini Bir Daha Düşünün (Harika Bir Video İle)

Emniyet kemeri kullanıyor musunuz? Bu soru hem kendi aracı olanlara hem de başkasının aracına binenlere… Cevabınız “hayır” ise aşağıdaki videoyu izleyin ve bir kere daha düşünün. Eğer cevabınız “evet” ise yine izleyin ve ne kadar doğru bir şey yaptığınızı görün. Emniyet kemerinin sizi nelere bağladığını veya nelerden koparmadığını daha net göreceksiniz... 


İzlediğiniz video için çok güzel bir sosyal sorumluluk çalışması denebilir. "Embrace Life (Hayatı Kucakla veya Hayata Bağlan)" sloganı ile bitiyor. Çalışma, İngiltere'de yol güveliğinden sorumlu kuruluş tarafından yapılmış. İzlerken kendinize, emniyet kemeri ile ilgili bazı sözler vermenizi sağlayabilir. Bu kadar kreatif olmasa da emniyet kemeri ile ilgili ülkemizde yapılan reklam çalışmalarının sloganını hatırlayalım: "Emniyet kemeri sizi sevdiklerinize bağlar." Lütfen unutmayın!

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş:

28 Şubat 2012

28 Şubat Gazetecileri ve ‘Vatan Hainliği’

Bugün 28 Şubat’ın yıldönümü. O günler tekrar hatırıma gelince kinim ve öfkem depreşti. Ne yalan söyleyeyim, bendeki 28 Şubat kini ve öfkesi ebediyete kadar sürecek.

Ülkemizi ele geçirmek isteyen bir gurup haramzadenin oynadığı ve 1000 yıl süreceği iddia edilen tiyatronun, 10 yıl geçmeden kendi içlerinde patlaması şerefine, Eski Kafa! blogda da varsın +18 bir yazı yayınlansın.

Dediğim gibi, yazı +18 ve Hasan Karakaya’ya ait... Facebook’da paylaşılınca haberim oldu. Okudum ve biraz olsun öfkem azaldı -gibi oldu-.

Yazıyı okuyacaksanız +18 konusuna dikkat etmenizi öneririm. Argo ve sin-kaflı konuşma ve yazma üslubu size ters ise yazıyı okumamanızı öneririm. Yok, ‘ben de okuyayım, belki biraz sakinleşirim diyorsanız, okumaya devam ediniz.

‘…Bugün yazmak gelmiyor içimden... Sövmek istiyorum öncelikle; böyle bir yazıyı kaleme almış olmaktan dolayı hepinizden, özellikle de hanımlardan özür diliyorum. bugün; "seviye" beklemeyin benden... Çünkü "çukur"ların seviyesine inmek ve kulaklarına bağırmak istiyorum. Ahlak, edep, medeniyet, hoşgörü de beklemeyin. zira; kendimde değilim bugün. son derece öfkeli, kızgın ve kendimi kaybetmiş durumdayım. Vücut kimyam bozuk. Ağzıma geleni, kağıda döküyorum. Kusura bakmayın... Özür diliyorum hepinizden...

Bugüne kadar; bu köşeyi hanımlar da okuyor diye, mümkün olduğu kadar ''argo" kullanmamaya, mümkün olduğu kadar "sövmemeye" özen gösterdim. ne var ki; okuma hakları ellerinden alınan "başörtülü" öğrenciler için "fahişe" diyebilecek kadar adileşen, pespayeleşen bir "orospu çocuğu"na, hak ettiği dilden cevap vereceğim.

Dikkat edin; "orospu'nun çocuğu" değil, "orospu çocuğu" diyorum. Çünkü; "ana"sının kabahati yok. bilseydi, büyüyünce böyle bir "mahlukat" olacağını hiç doğurur muydu onu?.. Evet; o, kafası orospulaşmış bir fahişe!.. O, bir orospu çocuğu!.. O, mümkün değil ki, anasının rahminde büyümüş bir "cenin" olamaz!.. Olsa olsa; ''9 ay 10 gün çektiği kabızlık"tan sonra makatından defettiği bir "bok"tur!.. Düşünüyorum da; bir "insan"dan, mümkün değil, böyle bir "yaratık" çıkamaz!.. Bir kadın, böyle bir "enik" doğuramaz! aklım, havsalam almıyor. Hiçbir ana-baba, böylesine bir "pislik", böylesine bir "mikrop" üretemez!.. Hele hele; 9 ay boyunca taşıyamaz bünyesinde!..

O halde, nereden çıktı bu mahluk?.. "İnsan" desen, insana benzemiyor!.. "Hayvan" desen, tüm mahlukata hakaret olur!.. Kendi dışkısını yiyen "domuz" bile temiz kalır bu "necaset"in yanında!.. İyi de; kim bu alçak?.. Nereden çıktı bu şerefsiz?.. Öyle bir "necaset parçası" ki, hiçbir "ana"nın rahminden çıkması mümkün değil!.. Onun gözünde; okumak için üniversite kapısında bekleyen "başörtülü" öğrenciler birer "fahişe!.." Hem de; "bellenmesi gereken bir fahişe!.." Depremde çektikleri "acı"ların üzerine, bir de "okula girememe" baskısıyla karşılaşan bir "depremzede öğrenci"nin zulmü protesto için açtığı "7.4 yetmedi mi?" pankartına takmış kafayı.

Diyor ki; "size neyin yetip yetmediğini ben biliyorum da, size değmez!.. onu yapmaya bile değmezsiniz!.. Sizi gidi alçak fahişeler sizi!.." Ben de diyorum ki; hayır; böyle bir "şey"e "insanca" cevap vermek mümkün değil... Ona neyin yetip-yetmeyeceğini ben de çok çok iyi biliyorum ama, değmez!.. Çünkü; yazdığı kalem bile "küçük" gelir ona!.. O ki; oturduğu "cola şişesi"nden bile zevk alan bir "homoseksüel"dir!.. Dolayısıyla; "kalem"ler, "şişe"ler değil, "budaklı odun" lazım, bu alçak homoseksüele!.. Ya da, çok iyi bildiği "çarpışan mızrak"lardan ikisi!.. Bu "necaset" var ya; program yaptığı" kanalizasyon"dan aradım kendisini: "o şimdi burada yok, denize doğru akıyor o bok!" dediler!.. Ağzından "kusmuk" kaleminden "irin" dökülen bu it, asla "yazar" olamaz. büyük bir ihtimalle ya "boynuzlu" bir pezevenk, ya da en yakınlarını pazarlayan bir "deyyus"tur!..

Sırf "başörtülü" oldukları için okuma hakkı gasp edilen kız öğrenciler için "200 milyonu bastır soyunsunlar, 300 milyonu ver başka şey yapsınlar" diyebilecek kadar bayağılaştığına göre, merak ediyorum; böyle bir hayvana tahammül edebilmesi için, karısına ne kadar "vizite parası" ödediler?.. Ya da; karısı kaç milyona soyunuyor?.. "Yatak ücreti" kaç paradır?.. Yoksa; "lüks yaşantısı"nı, debdebeli hayatını, karısının "vizite ücretleri"nden kazandığı paralara mıborçlu bu pezevenk?.. Rıdvan Dilmen'in sözünü ettiği "yazar"lar arasında bu "boynuzlu"da var mı acaba? "Daha fazla maaş"için, o da "patron"larına "gönderiyor"mu karısını?.. Öyle ya; "kimin kaça soyunacağı" konusunda bu kadar "uzman" olduğuna göre!.. Ne demiş eskiler; "kişi, başkalarını da kendisi gibi bilirmiş!.."

Zaman zaman; bazı hanım okurlarımın "hassasiyet"lerine duyarlı davranır ve bu "pespaye tetikçi"lere daha ağır ifadeler kullanmamak için kendimi zor tutardım. Hayır; bugün çıkaracağım ağzımdaki baklayı. ister kızın, ister darılın, isterse telefonlara sarılın; ama n'olur, bu kafasındaki "irin"leri satarak para kazanan "orospu çocuğu"na, bugün olsun anladığı dilden cevap vereyim. Böyle "it oğlu it"lere az bile yazıyorum. Bunlar "balans ayarı"ndan hoşlanır... Elleri kızarıncaya kadar alkış tutarlar bütün "dayatma"lara!.. Bunlara var ya; balans ayarı değil, aslında iyi bir "alyans ayarı" yapacaksın!.. Bol taşlı,büyük başlı "yüzük"leri geçireceksin "büzük"lerine, döndüre döndüre ayar yapacaksın!.. Hayır; bunlara karşı "anladığı dilden" konuşmak da çare değil. bundan böyle; anladıkları "stil"den konuşmalıbunlarla!.. Nasıl "bellenmek" istiyorlarsa, öyle bellemeli!.. Hem de "gazete" diye çıkardıkları "paçavra"ların üzerinde!.. Görsünler bakalım; "Allah'ın emri" olan başörtüsünü taktığı için namus timsali olan o mağdur öğrencilere "fahişe" demek neymiş!..

Görsünler; budaklı odun, "cola şisesi"nin üzerine oturmaya benziyor muymuş!.. Görecek!.. Bir gün gelecek, cümle alem görecek bu "homo"ların rezilliğini!.. Bakalım "o gün" geldiğinde nereye açacaklar?.. Ama; dünyanın öteki ucuna da kaçsalar, en ücra köşeye de sinseler, girdikleri delikten çıkarıp, teşhir edeceğim bunları!.. Tıpkı; "yahudi"lerin, "naziler"i arayıp, bulduğu ve yargılattırdığı gibi!.. Bu "kazurat takımı"nın yaptıkları asla yanlarına kar kalmayacak. "Adalet" önünde verecekler hesabını. Verdirtmezsem, şerefsizim!.. Dost-düşman bilsin gayet iyi biliyorum ki; "Ankara"dakilerin özünde, ben bir "vatan haini"yim!.. bir "devlet düşmanı" ve bir "bölücü"yüm!.. Ben, "pkk'lıdan da tehlikeli" biriyim!.. Çünkü ben "şeriatçı"yım!.. Beni öyle görüyorlar, öyle deklare ediyorlar.

Ammaaa... "PKK için mayın" üreten ve yüzlerce Mehmetçiğin şahadetine, yüzlercesinin sakat kalmasına yol açan valsella'nın faaliyette bulunduğu İtalya bir "müttefik", Ankara’nın gözünde!.. PKK'ya 12 bin küsur "mayın" satan valsella'nın bağlı olduğu fiat, Rahmi Koç hazretlerinin "koç holding"i ile "ortak"mış, kimin umurunda? Ankara, ilan etmiş bir kere; İtalya müttefik, fiat dost, Rahmi Koç vatansever!.. Bu ahval veşerait içinde, ben de bir "devlet düşmanı"ymışım, iyi mi?..’

İsterseniz bu ‘devlet düşmanlığını’ da Nazım Hikmet’in; ‘Vatan Haini’ şiiri ile birleştirerek bir kere daha yorumlayalım;

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
Ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
Kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
Fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
Vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
Vatan, mızraklı ilmihalse, vatan, polis copuysa,
Ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
Vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
Vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
Ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

İşte böyle bir şey 28 Şubat’ı anmak… ‘1000 yıl sürecek’ bir rezilliğin 10 yıl bile sürmeden geberip-gitmesini görmek…

Süleyman Aras alıntıladı.
Bu yazıyı paylaş:

13 Aralık 2011

Kriz Tellallarına Neden İnanalım?

Rahmi Koç, "Erdoğan önceki krizde haklı çıktı ama bugün 'teğet geçer' diyemeyiz” dedi.

Bir önceki krizde, TÜSİAD ve merkez medya, IMF ile anlaşma ve kriz konusunda hayli yüksekten konuşmuş, karamsar tablolar çizmişti. O zaman öngörüleri tutmamıştı. Bilmiyoruz ki, şimdi neden inanalım onlara?

Teğet, kriz ve IMF’le anlaşma tartışmaları çok yapıldı o dönemde ve TÜSİAD, hâkim basın ve köşe yazarları ile bazı büyük holdingler, krizin Türkiye’yi değil teğet geçmek, delip geçeceği noktasında çok yüksek perdeden ve iddialı konuştular.

Öyle ki, kimi siyasi partiler ve liderleri de bu dalganın beyaz köpükleri üzerinde sörf yaptı. Ama öyle olmadı işte ve AKP iktidarının bahsi geçen mimariye attığı en uzun mesafeli gollerden biri yaşandı.

Bu bahis kapandı sanıyorduk ama evvelsi gün Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç, önceki küresel krizde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın haklı çıktığını ve krizin Türkiye’yi teğet geçtiğini belirterek, “Bugün, o günkü dönem değil. Avrupa’daki kriz Türkiye’yi de etkileyecektir. Bu devir bizi teğet geçti devri değildir” dedi.

Yani defter yeniden açılıyor. Peki, şimdi neden Koç’a inanmalıyız? Bunun için bir sebep gözükmüyor. Fakat ya doğruyu söylüyorsa? Bir tür “yalancı çoban” veya “günde en az iki kere doğruyu gösteren bozuk saat” açmazı ile karşı karşıyayız.

Diğer tarafta ise daha önceki sözü doğru çıkmış ve bunu sonuna kadar savunmuş bir Başbakan bulunuyor. Bu süreçte gelen yüksek enflasyon rakamları, sene sonu düzeltmeleri ile cari açık söylemleri işaret olabilir mi? Çoğuna göre hayır ve adı geçen bozulmalar dönemsel ve tek defalık.

O halde Koç neden bu tür cümleler kuruyor? Belki de sır, AB üzerinden gelen krizin Koç Topluluğu ile bağında saklı; zira topluluk tüm ticaretinin yüzde 55’ini Avrupa Birliği ülkeleriyle yapıyor.

Ama Türkiye de öyle. Burada bir yavaşlama olacağı kesin. Zaten “teğet” bu demek. Fakat Koç’u haklı çıkartacak ve teğeti aşan sertlikte mi olacak bekleyip, göreceğiz. Çünkü bu sefer de teğet geçerse, Koç'tan nasıl bir açıklama geleceği hayli merak konusu olacak.

Alıntı [iyibilgi.com]
Bu yazıyı paylaş:

2 Aralık 2011

Bağımsız Doktorlar Kolesterol Hakkında Ne Diyor?

İlaç sektörünün duymak istemediği kolesterol  gerçeği!  

 

Kolesterol tartışmaları kızıştı. Türk Kardiyoloji Derneği, bir basın toplantısı düzenleyerek ilaç firmalarının gözünden kolesterolü değerlendirdi. Engizisyon mahkemesi havası içinde geçen toplantıdan sonra, gıyabında yargılanan ve ilaç endüstrisinin finanse ettiği kimi araştırmalara şüpheyle yaklaştıkları için aforoz edilmekle tehdit edilen ‘bağımsız’ doktorlar ise halk sağlığını korumak ve insanları doğru bilgilendirmek için aşağıdaki açıklamayı yapma gereği duydu.


İşte üç profesör ve bir biyologun (Prof. M. Canan Efendigil Karatay, Prof. Ahmet Rasim Küçükusta, Prof. Ahmet Aydın ve Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş) kolesterol ve kolesterol ilaçları hakkındaki görüşleri…

 



Prof. M. Canan Efendigil Karatay,
İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalları Öğretim Üyesi (“Karatay Diyeti” ve “Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık” kitaplarının yazarı)

 

“Kolesterol damarları tıkamaz”


“Kolesterol bir gerçektir. Bütün hayvanların, insanların ve bitkilerin hücrelerinin yapı taşını kolesterol meydana getirir, yani olmazsa olmaz bir gerçektir. Kolesterol bilinenin aksine yağ değildir, kolesterol bir steroid hormondur. Yani vücudumuzun streslere karşı koruyucu olarak fazlaca ürettiği bir hormondur! Örneğin ateşli bir hastalıkta, bakteri ve virüslerle mücadele etmek için akyuvarlar, yani kan lökositleri yükselmektedir. Ateşli hastalığın sebebi lökositler midir? Yoksa mikropları öldürmek için mi lökositlerimiz yükselmiştir? 


Kolesterol bakterisittir, yani bakterileri öldürür. Kolesterol virüsittir, yani virüsleri öldürür. Kolesterol beyin hücreleri ve sinir ileti sisteminin olmazsa olmaz temel maddesidir. Öyle ki, beyin hücreleri hayatta kalabilmeleri için kan kolesterolüne bağlı kalmayarak, kendi kolesterollerini üretmek mecburiyetindedirler.

 

Bu yazıyı paylaş:

1 Aralık 2011

YÖK Katsayıyı Tamamen Kaldırdı

28 Şubat sürecinin uygulamalarından olan ve sırf İmam Hatipliler, İlahiyat Fakültesi dışında bir bölüm okuyamasın diye icat edilen ama tüm meslek liselileri, üniversiteye girişte geri bırakan katsayı uygulaması tamamen kaldırıldı. Anadolu Ajansı’nın haberine göre, YÖK Genel Kurulu'nda alınan kararın ayrıntısı şöyle:

 

YÖK Genel Kurulu'nda üniversiteye giriş sınavında yerleştirme puanlarının hesaplanmasında kullanılan katsayı uygulamasının kaldırılması kararlaştırıldı. YÖK Genel Kurulu'nda alınan kararla, üniversiteye giriş sınavında yerleştirme puanlarının hesaplanmasında kullanılan katsayı uygulamasının ''kaldırıldığı'' bildirildi.

 

YÖK Genel Kurulu, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan başkanlığında dün (30.11.2011) toplandı. Halen devam eden toplantıdan sürpriz bir karar çıktı. Yetkililerden edinilen bilgiye göre, toplantıda üniversiteye giriş sınavında yerleştirme puanlarının hesaplanmasında kullanılan katsayı uygulaması ele alındı. Katsayı uygulamasının her aday için 0.12 olarak belirlendiği, sınava giren adaylar arasında fark kalmadığı için katsayının fiilen kaldırılmış olduğu kaydedildi.

 

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun ''Yükseköğretime Giriş'' maddesinde, ''Mesleğe yönelik programlar uygulayan liselerin mezunları, Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenecek aynı alanda bir yükseköğretim kurumuna girerken, başarı notları ayrıca tespit edilecek bir katsayı ile çarpılmak suretiyle değerlendirilerek giriş sınavı puanlarına eklenir'' hükmü yer alıyor.

 

Mevcut uygulamada, üniversiteye giriş sınavında öğrencilerin yerleştirme puanları hesaplanırken kendi alanıyla ilgili program tercihinde Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanları (AOBP) 0,15 katsayısıyla, alan dışı tercihte ise 0,12 katsayısıyla çarpılıyordu.

 

Toplantıda ayrıca, Rize Üniversitesi'nin adının, ''Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi'' olarak değiştirilmesi de kararlaştırıldı.

 

Öte yandan, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın görev süresi 10 Aralık 2011 tarihinde sona erecek.

 

Haber bu, Yusuf Ziya Hoca giderayak hayırlı bir işe imza attı. Katsayı zulmünü tamamen bitirdi. Daha önce katsayı ile ilgili çeşitli girişimler olmuş, YÖK tarafından alınan kararlar mahkeme kapsından dönmüştü.

 

Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş:

24 Ekim 2011

Kaddafi'nin Linç Edilmesi, Çağrı ve Ömer Muhtar

Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesinden sonra, “doğru-dürüst bir yazı-yorum” olarak gördüğüm için aşağıdaki yazıyı paylaşmak istiyorum. Ali Murat Güven tarafından yazılan ve Yeni Şafak gazetesinde 23 Ekim 2011 Pazar günü yayınlanan uzun soluklu bir yazı ile karşı karşıyasınız; umarım bıkmadan -insanın içini acıtması dışında bıkılacak ve bırakılacak bir yazı değil- sonuna kadar okursunuz. Yazı içinde, farklı tarihlerde aynı yazar tarafından; ama benzer konularda yazılmış yazıların linkleri var. Onlara da göz atmanızı öneriyorum.

 

Süleyman S. Aras

 

Ali Murat Güven’in Yeni Şafak’ta yayınlanan köşe yazısıdır:

Farkında mısınız; fotoğraftaki o linç edilmiş kişi, 'Çağrı' ve 'Ömer Muhtar'ı çektiren adamdı...

 

İçinde bulunduğumuz yılın ilkbaharından itibaren, bazı Mağrip (Kuzey Afrika) ülkelerinde (bütünüyle Batı güdümünde) ortaya çıkan, sonrasında o diyarlardan Ortadoğu'ya sıçrayan ve yine Batı medyası tarafından "Arap baharı" gibi gayet afili bir deyimle tanımlanmaya başlanan provokatif ayaklanmalar silsilesinin, söz konusu Müslüman ülkelere özgürlük ve demokrasi getirme noktasındaki samimiyetine bir saniye bile inanmadım. Bana göre, olup biten şey, halkına karşı alabildiğine sert ve acımasız, fakat ülkelerinin öz kaynaklarını emperyalizme peşkeş çektirmeme konusunda da -en azından belli ölçüde- şuur ve kararlılık sahibi bazı Arap-İslâm diktatörlerinin alaşağı edilip, yerlerine Batılı güçlere karşı çok daha munis ve onlarla ideolojik açıdan yüzde yüz uyumlu muadillerinin getirilmesinden başka bir şey değildir. Kaldı ki, bu sevimsiz önermeyi destekler mahiyetteki Afganistan ve Irak işgal örnekleri de bütün ihtişamıyla önümüzde duruyor.

 

Dahası, böylesi operasyonlar İslâm dünyasının tiranlarıyla da sınırlı kalmayacaktır. Uluslararası ekonomik ve politik ilişkilerdeki köşeli tavırlarıyla her biri çok ciddi birer çapak oluşturan, tez zamanda defterlerinin dürülmesi gereken bir dizi İslâm ülkesinin işi bitirildiğinde, sıranın nicedir "kara liste"de yer alan Venezuelalı Hugo Chavez gibi daha başka liderlere geleceğine de hiç bir kuşkum yok. Tabiî, kendisi, bir CIA komplosundan önce, nicedir boğuşmakta olduğu "kanser"den ölmezse!

 

"İnsan hakları ve demokrasi" ihraç edilen bütün bu ülkelerin -Afganistan hariç- tamamının ortak paydası, zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip olmaları, o da yoksa en azından askerî ikmal operasyonları için lojistik-stratejik değer taşımalarıdır. Onun dışında, görüyoruz ki Batı bloğundaki hiç kimsenin -sözgelimi- ultra-yoksul Afrika ülkesi Ruanda'ya çoğulcu demokrasi nakliyatı gerçekleştirmek gibi bir tasası ya da önceliği yok.

 

Nitekim, "Arap baharı" denilen kalkışmalara yönelik bu inançsızlığım, benzerlerini dün ve önceki gün medya organlarında tekrar tekrar gördüğüm yandaki iğrenç fotoğrafın anlattıklarıyla da artık doruk noktasına çıkmış bulunuyor. Batı demokrasisinin üç ağır siklet şampiyonundan, ne Barak Obama, ne Nicolas Sarkozy, ne de David Cameron'un tek bir cümleyle olsun kınamaya ihtiyaç hissetmedikleri, NATO ve AB yönetim organlarının mide bulandırıcı bir pişkinlikle karşıladığı, yalnızca ve yalnızca Uluslararası Af Örgütü Genel Direktörü Claudio Cordone'nin "Bu böyle olmaz, maktûlün ölümü soruşturulmalı" diyerek tepki gösterdiği bir kare bu... Batı medyasının yanı sıra, kimi Müslüman aydınlar ve kendisini "inanç" safında konumlandıran toplulukların da neredeyse zil takıp oynayarak karşıladıkları rezil bir ânın görüntüsü... Müslüman bir ülkenin 69 yaşındaki Müslüman liderinin yerlerde süründürülerek, aşağılanarak, dövülerek ve en nihayetinde de sokak ortasında kafasına -kimin tarafından geldiği belli olmayan- kurşunlar sıkılarak; mahkemeye çıkartılmadan, savunması alınmadan, şehadet getirmesine dahi izin verilmeden ayaküstü katledilişinin ibret belgesi...

 

Gerçeği görebilecek kadar basiret sahibi olanlar için, söz konusu fotoğrafta ne "Batı tipi bir özgürlükçü demokrasi" var, ne de "şeriat hukuku"... Her ikisinin de fersah fersah uzağında bir "bedevî vandalizmi" görüyorum ben bu kareye baktığımda... Batı emperyalizminin, Müslüman beldelerinde sona ermesini asla arzu etmediği türden bir "İslâm soslu bedevi-Arap ilkelliği" akıyor o cep telefonu fotoğrafının her pikselinden...

Linç edilmiş bu adamın adı Muammer Muhammed Ebû Munyar El-Kaddafi'ydi ve ardı ardına sıralanabilecek düzinelerce sıfatına, olumlu-olumsuz özelliğine ek olarak, İslâm dünyası halklarının ortak belleğinde derin izler bırakmış iki büyük sinema başyapıtı, 1976 tarihli "Çağrı" ve 1980 tarihli "Çöl Arslanı Ömer Muhtar"ın da baş finansörüydü. Bana göre, sırf bu gerekçeyle bile, (ona değil, asıl onu katledenlere utanç vermesi gereken) böylesine vahşi bir sonu asla hak etmiyordu.

 

Nitekim, o da -öyle ya da böyle- hayatını adadığı bir halkın kendisine karşı dünya hayatının perdelerini kapatırken sergilediği inanılmaz "düşük"lüğün farkındaydı; bu yüzden son nefesini vermeden önce umutsuzca "Yapmayın, bu yaptığınız şey haramdır" diye bağırmaya çalıştı. Fakat, emperyalizm ve onun yerel işbirlikçilerinin "helâl"i de "haram"ı da kaale alacak sabırları kalmamıştı artık...

 

1970'lerin başlarında akıl baliğ olanlar, şimdi söyleyeceklerimi de çok iyi hatırlayacaklardır hiç kuşkusuz... O dönemdeki teknik ve lojistik imkânları son derece sınırlı olan, kırık dökük durumdaki ordusuyla Kıbrıs'ta soydaşlarını kesin bir soykırımdan kurtarmaya giden Türkiye'ye, koskoca İslâm dünyasından dişe kovuğa gelir tek destek mesajı, yine bu linç edilmiş adamdan gelmişti. Subaylık eğitiminin bir bölümünü Türkiye'de, Kara Harp Okulu'nda görmüş olan Kaddafi, omuzuna simgesel de olsa uçak mermilerini alıp, onları uçaklara yüklerken çekilmiş fotoğrafları eşliğinde, "Ordum, katillere karşı verdiği bu kutsal mücadelede Türkiye'nin emrindedir" açıklamaları yapıyordu medyaya. Ondan dolayıdır ki 1970'ler boyunca Anadolu topraklarında çok güçlü bir Kaddafi sevgisi yayılacak, pek çok baba oğluna ikinci isim olarak "Muammer" ya da "Kaddafi"yi lâyık görecekti.

Muammer Kaddafi tıbben bir deli miydi?

 

Muhtemelen vardı aklından bir miktar zoru... Belki de ciddi ciddi tedavi olması gerekiyordu. Ki ileri düzeyde paranoya, Afrikalı liderlerde öyle pek de nadiren görülen bir rahatsızlık değildir zaten. Ezici bir çoğunluğu darbeyle işbaşına gelmiş olan bu adamların tamamı, kendilerinin de bir darbeyle indirilecekleri hezeyanları içinde yaşar ve ölürler. Az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde en popüler yönetici hastalığıdır paranoyakça bir şizofreni...

 

Pekiyi, Kaddafi zâlim miydi?

 

İktidarı söz konusu olduğunda, hiç kuşkusuz... Tıpkı, iktidarı her ne pahasına olursa olsun kendisinin ve ailesinin ellerinde tutabilmek için, âsilere karşı sık sık şiddet ve yıldırma gösterilerine başvuran diğer bütün hemcinsleri kadar zâlimdi. Fakat, ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika'daki "muz cumhuriyetleri"nde işbaşına getirdiklerinden ne bir eksik, ne de bir fazla; en fazla onlar kadar zâlimdi...

 

Buna karşılık, politik ve ekonomik açıdan kesinlikle bir "muz cumhuriyeti" değildi onun yönettiği Libya... Kaddafi için her şeyi söyleyebilmek mümkün; fakat ülkesinin öz kaynaklarını Batılılar'a fütursuzca peşkeş çektiğini, iktidarı boyunca emperyalistlerle çok uyumlu ilişkiler yürüttüğünü ve onların her dediğini sektirmeden yaptığını ileri sürebilmek için gerçek bir kalpsiz olmak gerekir. Öldüğü gün, bütün petrol rezervleri millîleştirilmiş, topraklarında doğan her çocuğa doğumundan ölümüne kadar ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri verilen, Afrika kıtasının çocuk ölüm oranları en düşük ve -demokratik kalite hariç- akla gelebilecek her açıdan en müreffeh ülkesini bıraktı onu linç edenlere. Böylesi bir sosyal istikrarın bundan 10-15 yıl sonra da o topraklarda aynen korunup korunmayacağını ise hep birlikte göreceğiz.

 

Hele de İslâm dünyasının, iliğine kemiğine kadar sömürülen ülkelerini bazı politik ve ekonomik paktlar altında bir araya getirebilmek için verdiği o canhıraş mücadeleler tek kelimeyle dillere destandı. Sonradan fos çıkacağı aşikâr olsa da Arapları bazı dostluk ve saldırmazlık anlaşmalarının çevresinde kardeşçe toparlayabilmek için ömrü boyunca çırpınıp durdu. Tıpkı rahmetli Erbakan Hoca gibi, onun da gün gelip gerçekleşeceğine yönelik inancını hiç yitirmediği "romantik bir ümmetçiliği", tutkuyla bağlandığı bir "İslâm birliği" hayâli vardı.

 

Benim ise Kaddafi'ye, bazı önemli çıkışlarına ve iktidarının tamamına sinmiş olan anti-emperyalist tavrına genel bir destek vermenin ötesinde, hayatım boyunca hiç bir zaman öyle çok da derin bir sempatim olmadı, oluşmadı. Dahası, biraz önce adını andığım rahmetli Erbakan'ın 1996 yılındaki Trablusgarp ziyaretinde kendisine karşı sergilediği zevzeklikler nedeniyle, varolan ölçülü ilgim de o tarihlerden sonra kesif bir öfkeye dönüşecekti. "Mazlum Kürtler'in hakkını koruyacağım" derken, Erbakan'a çok ciddi bir yanlış yapmıştı Kaddafi. Nitekim, yaptığı o yanlış da sonradan 28 Şubat Postmodern Darbesi'nin gerekçelerinden biri olarak cuntacılar tarafından zırt pırt gözümüzün içine sokuldu.

 

Fakat, Kaddafi'nin karnesinde dikkati çeken bütün o kırıklar, aynı karnede yer alan hatırı sayılır başarılı notlarını görmekten de alıkoymamalı bizleri... En azından, aramızdan "hakkaniyet" duygusuna yeterince sahip olanları...

 

Dünya çapındaki kalabalık bir sinemasever kitlesinin beyazperdenin heybetli "Sanchez"i, "Zapata"sı, "Yunanlı Zorba"sı olarak hatırladığı, İslâm ümmetinin belleğine ise özellikle 1970'lerden sonra "Hz. Hamza" ve "Ömer Muhtar" olarak kazınan Meksika kökenli büyük Hollywood aktörü Anthony Quinn, ülkemizde de yayımlanan "Tek Kişilik Tango" adlı otobiyografik kitabında, söz konusu iki epik filmi birlikte gerçekleştirdiği Suriyeli yapımcı-yönetmen Mustafa Akkad'ın yanısıra, bu yapımların perde arkasındaki gerçek finansörü Kaddafi'ye de geniş bir bölüm ayırmıştı.

 

1974'de Fas çöllerinde "Çağrı"nın çekimlerine başlayan Akkad, bu ülkedeki kraliyet ailesinin filmin içerdiği "devrimci İslâm" yorumundan fena halde rahatsız olması nedeniyle, yanında yüzlerce oyuncu ve teknik ekip, tırlar dolusu kostüm ve ekipmanla birlikte ülkeden kapı dışarı edilme tehlikesi yaşar. Sanatçı, kralın katından kendisine "Pılını pırtını toplayıp Fas'ı terk etmen için sana 15 gün süre veriyoruz" mesajının gelmesi üzerine, yanına Anthony Quinn'i de alarak alelacele komşu ülke Libya'ya geçer ve Trablusgarp'ta Kaddafi yönetiminden randevu talep eder. Quinn'in de bizzat yer aldığı o tarihî buluşmada Akkad'ın iç burucu çaresizliğini gören Libya lideri, ona "Hiç merak etme, peygamberimizin hayat hikâyesini anlatan böyle bir film kesinlikle sahipsiz kalmayacaktır. Topla bütün ekibini, çöl ise çöl, para ise para. Bunlar bizde de fazlasıyla var. Filmini Libya topraklarında tamamla" der. Böylelikle, Fas'ta yalnızca 15 dakikalık bir bölümü çekilebilmiş olan "Çağrı", iki yıllık masraflı ve meşakkatli bir çalışmanın sonucunda Kaddafi'nin Libya'sının verdiği sınırsız destekle bitirilecektir.

 

Buna karşılık, Trablusgarp'ın egzantrik lideri, Akkad'ın "Bizlere sunduğunuz cömert destekler için, filmimizin bitiş jeneriğinde size teşekkür etmek isteriz" şeklindeki teklifine bile yüz vermeyecek, adının "Çağrı"nın finalinde minnetle anılması önerisini "Böyle bir şeye gerek yok, İslâm'ın doğuş hikâyesinin sinema yoluyla anlatılması hepimizin boynunun borcuydu, biz de görevimizi yaptık" diyerek reddedecekti. Ki aynı üç adam, bundan dört yıl kadar sonra, İslâm sinemasının gözbebeklerinden biri olan "Ömer Muhtar" için ikinci kez bir araya geldiklerinde Kaddafi bu "gözü tok" tavrını yinelemiş, tamı tamına 26 milyon dolar ödediği (söz konusu bütçe, aynı dönemde çekilen "Yıldız Savaşları: İmparator'un Dönüşü"nün bütçesine hemen hemen denktir) "Ömer Muhtar filminden hiç bir kişisel ikbâl ve propaganda beklentisi içine girmeyip, bu üstün yapımı tarihindeki kahramanlıklarla nâm salmış Libya halkına armağan ediyorum" demekle yetinecekti.

 

Başkalarının "Kaddafi gerçek bir lider miydi, yoksa basit bir kukla mıydı" gibi hassas meselelerde ne düşündüğünü ya da ne düşüneceğini hiç bilemem; sadece belli zamanlarda mantığına başvurup, çoğunlukla da kalbiyle hareket eden duygusal bir adam olarak ben ancak ve ancak kendi fıtratımı, düşünüş biçimimi iyi bilirim. O yüzden de, Müslüman bir devlet adamının, Batılı ajanların bolca rüşvet eşliğinde kışkışladığı yanar-döner çöl bedevîlerinin arasında -bütün kişisel defolarına rağmen- böyle acınası bir duruma düşürülmesi, ölümlerin en çirkiniyle ödüllendirilmesi kanıma çok dokundu. Ki, aynı isyankâr yaklaşımı bundan dört yıl önce bir bayram arifesinde, muhalifleri Irak lideri Saddam Hüseyin'i metruk bir binanın içinde, bir devlet başkanına yakışmayacak koşullarda idâm ederken de sergilemiştim. "Yeşil Yol ve Saddam Hüseyin" başlıklı o köşe yazısını kaleme alırken, içimde az da olsa "Acaba, sergilediğim hümanist yaklaşımda hata yapıyor olabilir miyim?" gibi bir kuşku da yok değildi doğrusu... Fakat, Irak'ın işgalinden bu yana geçen 8 yılda bu komşu ülkenin yönetsel, ekonomik ve kültürel açıdan aldığı bitik görünüm, baştan aşağı büründürüldüğü "tipik müstemleke memleketi" havası, kalbimdeki endişelerin hiç de yersiz olmadığını ortaya koyacaktı.

 

Kaddafi'yi Müslüman bir devlet başkanına yakışan koşullarda yargılayıp cezalandırmadılar; onu doğup büyüdüğü -ve çok güvendiği- topraklarda, doğrudan doğruya yargısız bir infazla katlettiler. Çöl bedevîleri bunu yaparken, onları kışkırtan Batılı akıl hocaları da yaşanan vandalizme açıkça çanak tuttu. Yerkürenin sayılı anti-emperyalistlerinden Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'in Sirte'de olup bitenlerden sonra dediği gibi, "Emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi trajik bir şekilde kaybetti" Libya lideri...

 

Bundan böyle ramazanlarda, dinî bayramlarda Türk televizyon kanallarının yaptığı yayınlarda "Çağrı" ve "Ömer Muhtar"dan bildik görüntülerle karşılaştığımda, aklıma ister istemez yukarıdaki o utanç karesi de gelecek.

 

Bu iki önemli filmin yönetmeni, büyük İslâm sinemacısı Mustafa Akkad, Ekim-2005'de, bir yakınının düğünü nedeniyle bulunduğu Ürdün'de, Amman-Hyatt Oteli'nin resepsiyonunda giriş işlemlerini gerçekleştirirken, El Kaide'nin otele attığı bombalar nedeniyle kızı Rîmâ ile birlikte şehid olmuştu. Daha da Türkçesi, İslâm dünyasına adanmış en önemli filmleri yapan bir adamı, yine İslâm dünyasını esaretten kurtarma iddiasındaki bazı adamlar katletmişti.

 

Şimdi de bu filmlerin yapılmasını sağlayan finansı temin etmiş, o eşsiz çalışmalara çekimleri boyunca kol kanat gerip ev sahipliği yapmış bir diğer adam katledildi. Yine Müslümanlar eliyle...

 

Sanırım, gerçek anlamda bir uyanış dönemine kadar, bu perişan manzara, yani "Batılılar'ın gazıyla birbirimizi kırıp durmak" bizim kaçınılmaz kaderimiz olmaya devam edecek.

 


 

Ali Murat Güven [Yeni Şafak]

Bu yazıyı paylaş:

21 Ağustos 2011

Ben de Hedef Gösteriyorum: Katil Sizsiniz


Fotoğraftakiler:

Birinci Sıra: Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak, Leyla Zana, Murat Bozlak, Erol Dora, Ertuğrul Kürkçü, Altan Tan, Esat Canan, Sırrı Sürreya Önder, Hasip Kaplan, Ayla Akat Ata, Nursel Aydoğan, Pervin Buldan

İkinci Sıra: Nazmi Gür, İbrahim Binici, Adil Kurt, Sebahat Tuncel, Sırrı Sakık, Demir Çelik, Halil Aksoy, Hüsamettin Zenderlioğlu, İdris Baluken, Özdal Uçar, Bengi Yıldız, Abdullah Levent Tüzel, Şerafettin Elçi, Osman Baydemir

 

Çukurca’da meydana gelen menfur pusu/saldırıdan sonra; -önceki gün- Yeni Şafak gazetesi BDP’lileri (PKK Partisi) kastederek “Katil Sizsiniz” manşetiyle çıktı. Bazı BDP’liler (başta Selahattin Demirtaş), ‘Yeni Şafak bizi hedef gösteriyor’ diye saçma-sapan ve haksız bir itiraz geliştirdiler ve gazeteyi, PKK’ya hedef göstererek terör örgütü yandaşlarının tehditlerine maruz bıraktılar.

 

Yani, Yeni Şafak haksız mı? Otuz küsur yıldır yaşanan sürecin şu aşamasında şehit edilen askerlerin katili siz değil misiniz? Bırakın askerleri; dağda ölen Kürt çocuklarının katili siz değil misiniz. Şiddetin bu kadar tırmanmasının baş sorumlusu siz değil misiniz? Barış mı istiyorsunuz yani? Hiç inandırıcı değilsiniz ve -gerçekten- katilsiniz.

 

Bu girişten sonra, söz konusu yazıya göz atmakta fayda var diye düşünüyorum. Dolayısıyla Yeni Şafak gazetesinin o yazısını paylaşmayı bir zorunluluk ve bir görev olarak görüyorum.

 

Buyrun;

 

KATİL SİZSİNİZ

 

Türkiye, Çukurca'da şehit düşen fidanlar için gözyaşı dökerken, kanlı tablonun baş sorumlusu demokrasi kılıfı ile her fırsatta teröre destek veren BDP oldu. Kandil'in sözünden çıkmayan, kardeşlik projesini sabote etmek için her yolu deneyen, canlı bombayı 'şehit' ilan eden BDP katliamların ortağı haline geldi.

 

Yeni Anayasa, demokratik Türkiye' vaadinin millet tarafından seçim sandıklarında tam destek görmesiyle birlikte terör örgüt PKK'nın kanlı eylemleri hız kazandı. Son olarak dün Hakkari'nin Çukurca ilçesinden duyulan 11 şehit haberi, tüm Türkiye'yi bir kez daha yasa boğarken gözler, tek sermayesi 'terör' olan Barış ve Demokrasi Partisi'ne (BDP) çevrildi. Terör örgütü PKK'nın eylemlerine insanlık adına 'dur' demek bir yana olumsuz bir tek eleştiri getirmeyen BDP, son 1 ayda gerçekleşen katliamlar karşısında yine sessiz kalmayı tercih etti. PKK'nın dağ kadrosuna büyük şehirlerden eleman devşirmek gençlik kolları teşkilatlarını seferber eden, sivilleri hedef alan canlı bombaları şehit ilan eden, hiçbir sosyal meselesine ilgi duymadığı Kürt vatandaşlara zorla terörist yası tutturan BDP, örgüte verdiği doğrudan destekle katliamların ortağı oldu.

 

ÖRGÜTÜN DEMOKRASİ KILIFLI UZANTISI

 

Yakın geçmişte 'Kürt'lerin temsilcisiyiz' iddiasıyla kurulan ve sözde siyaset yapan partilerin devamı olan BDP, politik tavrını sadece 'terör' ve 'terör örgütü PKK' üzerinden şekillendirdi. Diğer siyasi partiler gibi 'ekonomi, kadın, tarım veya sağlık' gibi alanlarda parti programı geliştirmeyen BDP, tüm adımlarını teröristbaşı Abdullah Öcalan ve Kandil'in emirleri doğrultusunda attı. Terörü yücelten söylemi siyasete sokan BDP, sorunun çözümüne katkı sunmak yerine ülke gündemini germek ve ayrımcılığı körüklemek için teröristleri şehit ilan etmekten, Doğu ve Güneydoğu'da yaşayan vatandaşlara zorla terörist yası tutturmaktan geri durmadı. BDP, bu tavrıyla siyasi parti olmaktan çok PKK'nın Türkiye'deki 'demokrasi kılıflı' uzantısı izlenimi verdi.

 

BDP, söylemini sürekli 'terörü' yüceltme ve tehdit unsuru olarak kullanma üzerine şekillendirdi. Bu amaçla ilk olarak Ahmet Türk gibi partinin ılımlı isimleri yönetimden tasfiye edildi. Yerlerine, Kürt sorununu çözmekten çok tırmandırmak için gayret sarf eden şahin kanadın temsilcileri getirildi. Şahin kanadın temsilcileri, bütün açıklamalarında şiddeti körükledi. Demokratik açılım sürecinin başladığı günlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Güzel günler olacak" derken BDP'li Aysel Tuğluk, "Türkiye'yi çok fena günler bekliyor" diyerek tehditkâr üslubunu ortaya koydu.

 

AÇILIMA KÖSTEK OLDULAR

 

'Kürtlerin temsilciyiz' iddiasını ağzından düşürmeyen BDP, terör örgütü çizgisinde yürüttüğü siyaset kapsamında bölge halkının hak ettiği hayat standardını ve taleplerini görmezden geldi. Bu amaçla iktidar partisi tarafından başlatılan 'Milli birlik, beraberlik ve kardeşlik' projesini baltalamak için PKK ile ortak hareket etti. Demokratik açılım kapsamında 'inkar' politikası bir tarafa bırakılırken TRT 6 aracılığıyla anadilde yayın yapılması sağlandı. Ülke çapında Kürtçe özel kurslar açılarak anadillerini bilmeyen Kürt kökenli vatandaşlara kolaylık sağlandı. Bölgedeki yerleşim yerlerinin isimleri eski isimleriyle yazılmaya ve söylenmeye başlandı. Dersim, Norşin kelimeleri bizzat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından zikredildi. Doğrudan bölge insanının yararına olan bu girişimler ise bölge insanını ve Kürt kökenlileri temsil ettiğin söyleyen BDP tarafından kesinlikle destek görmedi. Açılım değil destek olmak sürekli olarak köstek olmayı tercih ettiler. Açılımla ilgili olarak yapılan yasa düzenlemelere BDP'li vekiller TBMM'de el kaldırmadı. Ülkeye huzur ve barış gelmesi adına BDP çatısı altında siyaset yapmaya çalışan bazı milletvekillerinin de bu süreçte susması dikkat çekici bulundu.

 

SALDIRIYI KINARKEN BİLE TEHDİT

 

Türkiye'deki artan şiddet olaylarının en önemli sorumlularından biri olarak gösterilen BDP'liler 11 şehit için yayınladığı cılız 'taziye' mesajında bile tehdit dili kullandı. Parti adına yazılı açıklama yapan Grup Başkanı Selahattin Demirtaş, "Barışın önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız karşılıksız kaldı. Yaşadığımız günler daha fazla tehditle geçiştirilebilecek günler değildir" dedi.

 


 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş:

12 Mayıs 2011

Baykal'ın Kaseti ve Süheyl Batum

Sevilay Yükselir’in Sabah gazetesinde yayınlanan köşe yazısıdır:


 


Baykal'ın kasetinden kurmayının haberi yok ama Batum'un var!


 


Süheyl Batum dünkü açıklamasında bütün partililerini şoka sokacak bir laf kaçırdı ağzından. Gizli kasetle ilgili son dönem yaşananları yorumlarken isim vermeden Deniz Baykal'ı genel başkanlık koltuğundan eden gizli kasete vurgu yaptı ve dedi ki; "Bir partiyi çökertmeye yönelik bir plan yaptıysan tek tek onun hakkında da kasetler, görüntüler çıkarırsın. CHP için de yapmak istediler bunu zamanında. Kullanacaklarını biz biliyorduk. Nitekim kullandılar."



Tabii Batum'un bunu söylemesindeki tek gaye kaset skandallarının ardındaki gücün aslında AKP olduğunu iddia etmekti. Ona göre Baykal'a düzenlenmiş olan komplonun tek bir amacı vardı, o da CHP'yi derinden sarsmak! Peki, öyle mi oldu gerçekten?



Doğru! CHP derinden sarsıldı. İyi ama bu sarsıntıdan kim ya da kimler nemalandı? AKP'liler mi yoksa Baykal'la bir yol alınamayacağını sonunda idrak eden, onun genel başkanlığında iktidara oynamanın imkânsız olduğunu düşünen malum derin güçler mi? Doğru olup olmadığına karar vermek için lütfen o kasetin internete verildiği tarihleri hatırlayın. Bir seçim falan var mıydı yakın gelecekte? Hayır yoktu! Sadece o kasetin Kanada'dan internete verildiği tarihte, yani 7 Mayıs gecesinden tamı tamına 15 gün sonra, yani 22 Mayıs'ta CHP'nin büyük kurultayı vardı. Olay çok netti yani! Bal gibi de belliydi ki o tuzağı kuranların niyeti koltuğundan bir türlü vazgeçmeyen Baykal'ı söz konusu kasetle rezil edip, bir şekilde koltuğunu bırakmasını sağlamaktı! Sağladılar mı? Tabii ki!



Peki, sonra ne oldu? Çok ilginç şeyler...



Mesela o tarihlerde adı Demokrat Parti ve MHP'nin Genel Başkanlığı'na geçen Süheyl Batum "zırt" diye CHP'nin tepesinde bir yerlere oturdu. O güne kadar genel başkanlık falan düşünmeyen Kılıçdaroğlu birkaç saat içinde aday yapıldı. Sonra enteresan enteresan tipler doluştu parti meclisine.



Falan filan...



Tuzak sonrası kaybeden elbette Baykal oldu ama kazanan da katiyen AKP olmadı! Peki, kim kazandı? Ya da kimler Baykal'a kurulan tuzaktan nemalandı? Cevabı çok net aslında bu sorunun!



Elbette ki o güne kadar partinin kapısından, "Sağcı! Faşist zihniyetli! Ulusalcı!" filan diye içeri dahi sokulmayan ancak bugün meydanlarda rastgele esip gürleyen bazı tipler! Yani Baykal'a kurulan o tuzağın kaymağını bir güzel yiyip de, bir de utanmadan kalkıp, "O komplonun arkasında AKP vardı" diyenler...



Ha unutmadan bir noktaya daha dikkatinizi çekeceğim. Dün Baykal'ın en yakın kurmaylarından birini yakaladım telefonda."Önceden haberiniz olmuş kasetten!" dedim. O da, "Şahsen benim haberim yoktu. Ben de o gece bütün kamuoyuyla birlikte öğrendim" şeklinde cevap verdi. Ve sonra da çok önemli bir detayın altını çizdi: "Yoktu ama diyelim ki vardı. Bu gayet normal bir durum. Sonuçta Baykal'a en yakın olanlardan biri bendim. Ancak Sayın Süheyl Batum'un, “Kasetten haberim vardı ve kullanacaklarını biliyorduk” demesi hiç normal değil! Çünkü o tarihlerde kendisi henüz CHP çatısı altında bile değildi! Benim adıma kendisine şu suali sorar mısınız lütfen:



“Hoca, Baykal'ın en yakın kurmayının bile habersiz olduğu kasetten peki siz nasıl haberdardınız?”


 


Sevilay Yükselir [Sabah]


.

Bu yazıyı paylaş:

9 Mayıs 2011

Bush Doktrinine Göre ABD İşgal Edilmeli

Cemal Demir’in Haber 7’deki 09.05.2011 tarihli haberidir. Link yazının altındadır:


 


‘Iraklı komandolar Texas’ı basıp Bush’u okyanusa atsa...’ Bu fikri ortaya atan düşünür, Bush doktrinine göre ABD'nin işgal edilmesi gerektiğini savundu.


 


Bu düşünceyi gündeme getiren, modern linguistik çalışmalarının babası olarak bilinen ABD’li dünyaca ünlü Felsefe Profesörü Noam Chomsky.


 


Bin Ladin’in öldürülmesi hakkında önceki gün, “Usame Bin Ladin’in ölümüne benim reaksiyonum” başlıklı bir yazı kaleme alan Chomsky, ‘Kendi kendimize, eğer Iraklı komandolar Bush’un malikânesini basıp onu öldürseler ve sonra da Atlas Okyanusu’na atsalar ne hissederdik diye sormalıyız’ dedi ve şöyle devam etti: ‘Bush’un suçları tartışmasız, Bin Ladin’inkileri katlar ve yine tartışmasız, Bush, Ladin gibi zanlı değil! Yüz binlerce kişinin ölümüne, milyonlarca kişinin mülteci olmasına, bir ülkenin büyük bölümünün yıkılmasına ve şimdi bölgenin geri kalanına da yayılan mezhep çatışmalarının başlamasına sebep olan kararları veren kişi…


 


Uluslararası hukukun birçok unsurunu ihlal ettiğini belirttiği Ladin operasyonunun, ‘planlı bir suikast’ olduğunun açık olduğunu kaydeden Chomsky, ‘80 komandonun hiçbir ciddi direniş görmedikleri bir mekânda silahsız bir adamı kolaylıkla teslim alabileceği halde buna yönelik hiçbir çabanın olmadığı görülüyor. Hukuka birazcık bile saygının vazedildiği toplumlarda zanlılar yakalanır ve mahkemeye çıkarılır.’


 


2002 yılında FBI Başkanının, 11 Eylül saldırısının, Afganistan’da planlandığına ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Almanya’da organize edildiğine ‘inandıklarını’ söyleyerek, inanmaktan başka delilleri olmadığını ortaya koyduğunu yazan Chomsky, şöyle devam ediyor: ‘Bundan 8 ay önce Taliban’ın Washington’a, eğer 11 Eylül’ü Bin Ladin’in gerçekleştirdiğine kanıt gösterirlerse kendisini teslim etmeyi teklif ettikleri halde Washington’ın hiçbir kanıt gösteremediğini iddia etti.


 


11 Eylül ile Bin Ladin arasında, Ladin’in kendisinin bazı ifadeleri dışında bugüne kadar hiçbir kanıt bulunmadığını dile getiren Chomsky, ‘Bu da benim Boston maratonunu kazandığımı sağda solda anlatmamdan daha muteber bir delil değil. Ladin, böyle konuşarak daha büyük amaçlarına ulaşmaya çalışıyordu’ dedi.


 


Bush Doktrinine göre ABD'nin işgal edilmesi lazım


 


‘Terörist barındırıyorsanız siz de teröristsiniz’ şeklindeki Bush doktrini’ne atıf yapan Chomsky, ‘1976 yılında sivil Küba yolcu uçağını bombayla düşürerek 73 sivilin ölümüne neden olan Orlando Bosch Ávila daha yakın zamanlarda (27 Nisan 2011) Florida’da huzur içinde öldü. Kimse, Bush doktrininin ABD’yi işgal edip Başkan’ını öldürme çağrısı yaptığını fark etmişe benzemiyor.


 


Geronimo adının şeref verdiğini algılayamıyorlar


 


Operasyonda Ladin’e Geronimo adının verilmesini de eleştiren Chomsky, ‘Batı toplumunda emperyal mantalite o kadar yerleşik ki, kimse, Bin Ladin’e, soykırımcı işgalcilere karşı direnen insanların isimlerini vermenin onu şereflendirmek olduğunu algılayamıyor bile’ diye yazdı. Bunun kendisine, ‘Amerikalıların en öldürücü silahlarına, kurbanlarının isimlerini vermesini’ hatırlattığını kaydeden Chomsky, Apache ve Tomahawk gibi savaş uçaklarına atıp yaptı ve ekledi: ‘Bu, Alman hava kuvvetlerinin, savaş jetlerine Yahudi, Çingene adları vermesi gibidir.’


 


[Haber 7] 


 

Bu yazıyı paylaş:

20 Nisan 2011

Pantolonunuzu Yıkamayın Dünya Kurtulsun

Bugün iyibilgi’de okuduğum, onların da ntvmsnbc’den aldkıları bir haber oldukça ilgimi çekti. Yorumumu sonraya bırakıp olduğu gibi paylaşıyorum:


 


Kanada'da bir üniversite öğrencisi 15 ay boyunca pantolonunu yıkamadı... Sonuç çarpıcıydı...



 



Kanada'daki Alberta Üniversitesi'nde okuyan Josh Le, araştırması için 15 ay boyunca aynı kot pantolonu her gün giydi... 15 ayın sonunda danışmanı Profesör Rachel McQueen, kot pantolondan bir parça alıp mikroskop altında inceledi.



 



Sonra da kot pantolonu alıp bir güzel yıkadılar. Temizlenen kot pantolondan da bir örnek alıp aynı şekilde incelediler...



 



Sonuç...



 



Pantolonun kirli halinde de temiz halinde de aynı miktarda bakteri vardı...



 



Profesör McQueen "Pantolonun kirli halinden aldığımız örnekte E. coli bulacağımızı düşünüyordum. Bulamayınca şaşırdım." diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: "Birçok bakteri kıyafetlere, onu giyen insanlardan bulaşıyor. O yüzden de aynı pantolonu yıkamadan giymenin kişisel açıdan bir zararı yok. Tabi eğer hastanede ya da mutfakta çalışmıyorsanız... Bunun dışında kıyafetleri mümkün olduğunca az yıkamanın çevresel faydası çok çok büyük... Daha az su ve deterjan tüketeceksiniz..."



 



Şimdi, bu haberden yola çıkarak, kimseye “aman artık pantolonunuzu veya diğer kıyafetlerinizi yıkamayı bırakın veya çok geç yıkayın” demeyeceğim. Zaten kimsenin böyle bir şey yapacağını da sanmam; başta, araştırmanın gözetmeni Profesör Rachel McQueen…


 


Ancak şunu öğrenmiş olduk: Kir; bakteri değil, mikrop değil, hastalık sebebi değil… Ama uzun süre birlikte yaşanacak kadar sempatik de değil.


 


Süleyman S. Aras

Bu yazıyı paylaş: