24 Ekim 2011

Kaddafi'nin Linç Edilmesi, Çağrı ve Ömer Muhtar

Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesinden sonra, “doğru-dürüst bir yazı-yorum” olarak gördüğüm için aşağıdaki yazıyı paylaşmak istiyorum. Ali Murat Güven tarafından yazılan ve Yeni Şafak gazetesinde 23 Ekim 2011 Pazar günü yayınlanan uzun soluklu bir yazı ile karşı karşıyasınız; umarım bıkmadan -insanın içini acıtması dışında bıkılacak ve bırakılacak bir yazı değil- sonuna kadar okursunuz. Yazı içinde, farklı tarihlerde aynı yazar tarafından; ama benzer konularda yazılmış yazıların linkleri var. Onlara da göz atmanızı öneriyorum.

 

Süleyman S. Aras

 

Ali Murat Güven’in Yeni Şafak’ta yayınlanan köşe yazısıdır:

Farkında mısınız; fotoğraftaki o linç edilmiş kişi, 'Çağrı' ve 'Ömer Muhtar'ı çektiren adamdı...

 

İçinde bulunduğumuz yılın ilkbaharından itibaren, bazı Mağrip (Kuzey Afrika) ülkelerinde (bütünüyle Batı güdümünde) ortaya çıkan, sonrasında o diyarlardan Ortadoğu'ya sıçrayan ve yine Batı medyası tarafından "Arap baharı" gibi gayet afili bir deyimle tanımlanmaya başlanan provokatif ayaklanmalar silsilesinin, söz konusu Müslüman ülkelere özgürlük ve demokrasi getirme noktasındaki samimiyetine bir saniye bile inanmadım. Bana göre, olup biten şey, halkına karşı alabildiğine sert ve acımasız, fakat ülkelerinin öz kaynaklarını emperyalizme peşkeş çektirmeme konusunda da -en azından belli ölçüde- şuur ve kararlılık sahibi bazı Arap-İslâm diktatörlerinin alaşağı edilip, yerlerine Batılı güçlere karşı çok daha munis ve onlarla ideolojik açıdan yüzde yüz uyumlu muadillerinin getirilmesinden başka bir şey değildir. Kaldı ki, bu sevimsiz önermeyi destekler mahiyetteki Afganistan ve Irak işgal örnekleri de bütün ihtişamıyla önümüzde duruyor.

 

Dahası, böylesi operasyonlar İslâm dünyasının tiranlarıyla da sınırlı kalmayacaktır. Uluslararası ekonomik ve politik ilişkilerdeki köşeli tavırlarıyla her biri çok ciddi birer çapak oluşturan, tez zamanda defterlerinin dürülmesi gereken bir dizi İslâm ülkesinin işi bitirildiğinde, sıranın nicedir "kara liste"de yer alan Venezuelalı Hugo Chavez gibi daha başka liderlere geleceğine de hiç bir kuşkum yok. Tabiî, kendisi, bir CIA komplosundan önce, nicedir boğuşmakta olduğu "kanser"den ölmezse!

 

"İnsan hakları ve demokrasi" ihraç edilen bütün bu ülkelerin -Afganistan hariç- tamamının ortak paydası, zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip olmaları, o da yoksa en azından askerî ikmal operasyonları için lojistik-stratejik değer taşımalarıdır. Onun dışında, görüyoruz ki Batı bloğundaki hiç kimsenin -sözgelimi- ultra-yoksul Afrika ülkesi Ruanda'ya çoğulcu demokrasi nakliyatı gerçekleştirmek gibi bir tasası ya da önceliği yok.

 

Nitekim, "Arap baharı" denilen kalkışmalara yönelik bu inançsızlığım, benzerlerini dün ve önceki gün medya organlarında tekrar tekrar gördüğüm yandaki iğrenç fotoğrafın anlattıklarıyla da artık doruk noktasına çıkmış bulunuyor. Batı demokrasisinin üç ağır siklet şampiyonundan, ne Barak Obama, ne Nicolas Sarkozy, ne de David Cameron'un tek bir cümleyle olsun kınamaya ihtiyaç hissetmedikleri, NATO ve AB yönetim organlarının mide bulandırıcı bir pişkinlikle karşıladığı, yalnızca ve yalnızca Uluslararası Af Örgütü Genel Direktörü Claudio Cordone'nin "Bu böyle olmaz, maktûlün ölümü soruşturulmalı" diyerek tepki gösterdiği bir kare bu... Batı medyasının yanı sıra, kimi Müslüman aydınlar ve kendisini "inanç" safında konumlandıran toplulukların da neredeyse zil takıp oynayarak karşıladıkları rezil bir ânın görüntüsü... Müslüman bir ülkenin 69 yaşındaki Müslüman liderinin yerlerde süründürülerek, aşağılanarak, dövülerek ve en nihayetinde de sokak ortasında kafasına -kimin tarafından geldiği belli olmayan- kurşunlar sıkılarak; mahkemeye çıkartılmadan, savunması alınmadan, şehadet getirmesine dahi izin verilmeden ayaküstü katledilişinin ibret belgesi...

 

Gerçeği görebilecek kadar basiret sahibi olanlar için, söz konusu fotoğrafta ne "Batı tipi bir özgürlükçü demokrasi" var, ne de "şeriat hukuku"... Her ikisinin de fersah fersah uzağında bir "bedevî vandalizmi" görüyorum ben bu kareye baktığımda... Batı emperyalizminin, Müslüman beldelerinde sona ermesini asla arzu etmediği türden bir "İslâm soslu bedevi-Arap ilkelliği" akıyor o cep telefonu fotoğrafının her pikselinden...

Linç edilmiş bu adamın adı Muammer Muhammed Ebû Munyar El-Kaddafi'ydi ve ardı ardına sıralanabilecek düzinelerce sıfatına, olumlu-olumsuz özelliğine ek olarak, İslâm dünyası halklarının ortak belleğinde derin izler bırakmış iki büyük sinema başyapıtı, 1976 tarihli "Çağrı" ve 1980 tarihli "Çöl Arslanı Ömer Muhtar"ın da baş finansörüydü. Bana göre, sırf bu gerekçeyle bile, (ona değil, asıl onu katledenlere utanç vermesi gereken) böylesine vahşi bir sonu asla hak etmiyordu.

 

Nitekim, o da -öyle ya da böyle- hayatını adadığı bir halkın kendisine karşı dünya hayatının perdelerini kapatırken sergilediği inanılmaz "düşük"lüğün farkındaydı; bu yüzden son nefesini vermeden önce umutsuzca "Yapmayın, bu yaptığınız şey haramdır" diye bağırmaya çalıştı. Fakat, emperyalizm ve onun yerel işbirlikçilerinin "helâl"i de "haram"ı da kaale alacak sabırları kalmamıştı artık...

 

1970'lerin başlarında akıl baliğ olanlar, şimdi söyleyeceklerimi de çok iyi hatırlayacaklardır hiç kuşkusuz... O dönemdeki teknik ve lojistik imkânları son derece sınırlı olan, kırık dökük durumdaki ordusuyla Kıbrıs'ta soydaşlarını kesin bir soykırımdan kurtarmaya giden Türkiye'ye, koskoca İslâm dünyasından dişe kovuğa gelir tek destek mesajı, yine bu linç edilmiş adamdan gelmişti. Subaylık eğitiminin bir bölümünü Türkiye'de, Kara Harp Okulu'nda görmüş olan Kaddafi, omuzuna simgesel de olsa uçak mermilerini alıp, onları uçaklara yüklerken çekilmiş fotoğrafları eşliğinde, "Ordum, katillere karşı verdiği bu kutsal mücadelede Türkiye'nin emrindedir" açıklamaları yapıyordu medyaya. Ondan dolayıdır ki 1970'ler boyunca Anadolu topraklarında çok güçlü bir Kaddafi sevgisi yayılacak, pek çok baba oğluna ikinci isim olarak "Muammer" ya da "Kaddafi"yi lâyık görecekti.

Muammer Kaddafi tıbben bir deli miydi?

 

Muhtemelen vardı aklından bir miktar zoru... Belki de ciddi ciddi tedavi olması gerekiyordu. Ki ileri düzeyde paranoya, Afrikalı liderlerde öyle pek de nadiren görülen bir rahatsızlık değildir zaten. Ezici bir çoğunluğu darbeyle işbaşına gelmiş olan bu adamların tamamı, kendilerinin de bir darbeyle indirilecekleri hezeyanları içinde yaşar ve ölürler. Az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde en popüler yönetici hastalığıdır paranoyakça bir şizofreni...

 

Pekiyi, Kaddafi zâlim miydi?

 

İktidarı söz konusu olduğunda, hiç kuşkusuz... Tıpkı, iktidarı her ne pahasına olursa olsun kendisinin ve ailesinin ellerinde tutabilmek için, âsilere karşı sık sık şiddet ve yıldırma gösterilerine başvuran diğer bütün hemcinsleri kadar zâlimdi. Fakat, ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika'daki "muz cumhuriyetleri"nde işbaşına getirdiklerinden ne bir eksik, ne de bir fazla; en fazla onlar kadar zâlimdi...

 

Buna karşılık, politik ve ekonomik açıdan kesinlikle bir "muz cumhuriyeti" değildi onun yönettiği Libya... Kaddafi için her şeyi söyleyebilmek mümkün; fakat ülkesinin öz kaynaklarını Batılılar'a fütursuzca peşkeş çektiğini, iktidarı boyunca emperyalistlerle çok uyumlu ilişkiler yürüttüğünü ve onların her dediğini sektirmeden yaptığını ileri sürebilmek için gerçek bir kalpsiz olmak gerekir. Öldüğü gün, bütün petrol rezervleri millîleştirilmiş, topraklarında doğan her çocuğa doğumundan ölümüne kadar ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri verilen, Afrika kıtasının çocuk ölüm oranları en düşük ve -demokratik kalite hariç- akla gelebilecek her açıdan en müreffeh ülkesini bıraktı onu linç edenlere. Böylesi bir sosyal istikrarın bundan 10-15 yıl sonra da o topraklarda aynen korunup korunmayacağını ise hep birlikte göreceğiz.

 

Hele de İslâm dünyasının, iliğine kemiğine kadar sömürülen ülkelerini bazı politik ve ekonomik paktlar altında bir araya getirebilmek için verdiği o canhıraş mücadeleler tek kelimeyle dillere destandı. Sonradan fos çıkacağı aşikâr olsa da Arapları bazı dostluk ve saldırmazlık anlaşmalarının çevresinde kardeşçe toparlayabilmek için ömrü boyunca çırpınıp durdu. Tıpkı rahmetli Erbakan Hoca gibi, onun da gün gelip gerçekleşeceğine yönelik inancını hiç yitirmediği "romantik bir ümmetçiliği", tutkuyla bağlandığı bir "İslâm birliği" hayâli vardı.

 

Benim ise Kaddafi'ye, bazı önemli çıkışlarına ve iktidarının tamamına sinmiş olan anti-emperyalist tavrına genel bir destek vermenin ötesinde, hayatım boyunca hiç bir zaman öyle çok da derin bir sempatim olmadı, oluşmadı. Dahası, biraz önce adını andığım rahmetli Erbakan'ın 1996 yılındaki Trablusgarp ziyaretinde kendisine karşı sergilediği zevzeklikler nedeniyle, varolan ölçülü ilgim de o tarihlerden sonra kesif bir öfkeye dönüşecekti. "Mazlum Kürtler'in hakkını koruyacağım" derken, Erbakan'a çok ciddi bir yanlış yapmıştı Kaddafi. Nitekim, yaptığı o yanlış da sonradan 28 Şubat Postmodern Darbesi'nin gerekçelerinden biri olarak cuntacılar tarafından zırt pırt gözümüzün içine sokuldu.

 

Fakat, Kaddafi'nin karnesinde dikkati çeken bütün o kırıklar, aynı karnede yer alan hatırı sayılır başarılı notlarını görmekten de alıkoymamalı bizleri... En azından, aramızdan "hakkaniyet" duygusuna yeterince sahip olanları...

 

Dünya çapındaki kalabalık bir sinemasever kitlesinin beyazperdenin heybetli "Sanchez"i, "Zapata"sı, "Yunanlı Zorba"sı olarak hatırladığı, İslâm ümmetinin belleğine ise özellikle 1970'lerden sonra "Hz. Hamza" ve "Ömer Muhtar" olarak kazınan Meksika kökenli büyük Hollywood aktörü Anthony Quinn, ülkemizde de yayımlanan "Tek Kişilik Tango" adlı otobiyografik kitabında, söz konusu iki epik filmi birlikte gerçekleştirdiği Suriyeli yapımcı-yönetmen Mustafa Akkad'ın yanısıra, bu yapımların perde arkasındaki gerçek finansörü Kaddafi'ye de geniş bir bölüm ayırmıştı.

 

1974'de Fas çöllerinde "Çağrı"nın çekimlerine başlayan Akkad, bu ülkedeki kraliyet ailesinin filmin içerdiği "devrimci İslâm" yorumundan fena halde rahatsız olması nedeniyle, yanında yüzlerce oyuncu ve teknik ekip, tırlar dolusu kostüm ve ekipmanla birlikte ülkeden kapı dışarı edilme tehlikesi yaşar. Sanatçı, kralın katından kendisine "Pılını pırtını toplayıp Fas'ı terk etmen için sana 15 gün süre veriyoruz" mesajının gelmesi üzerine, yanına Anthony Quinn'i de alarak alelacele komşu ülke Libya'ya geçer ve Trablusgarp'ta Kaddafi yönetiminden randevu talep eder. Quinn'in de bizzat yer aldığı o tarihî buluşmada Akkad'ın iç burucu çaresizliğini gören Libya lideri, ona "Hiç merak etme, peygamberimizin hayat hikâyesini anlatan böyle bir film kesinlikle sahipsiz kalmayacaktır. Topla bütün ekibini, çöl ise çöl, para ise para. Bunlar bizde de fazlasıyla var. Filmini Libya topraklarında tamamla" der. Böylelikle, Fas'ta yalnızca 15 dakikalık bir bölümü çekilebilmiş olan "Çağrı", iki yıllık masraflı ve meşakkatli bir çalışmanın sonucunda Kaddafi'nin Libya'sının verdiği sınırsız destekle bitirilecektir.

 

Buna karşılık, Trablusgarp'ın egzantrik lideri, Akkad'ın "Bizlere sunduğunuz cömert destekler için, filmimizin bitiş jeneriğinde size teşekkür etmek isteriz" şeklindeki teklifine bile yüz vermeyecek, adının "Çağrı"nın finalinde minnetle anılması önerisini "Böyle bir şeye gerek yok, İslâm'ın doğuş hikâyesinin sinema yoluyla anlatılması hepimizin boynunun borcuydu, biz de görevimizi yaptık" diyerek reddedecekti. Ki aynı üç adam, bundan dört yıl kadar sonra, İslâm sinemasının gözbebeklerinden biri olan "Ömer Muhtar" için ikinci kez bir araya geldiklerinde Kaddafi bu "gözü tok" tavrını yinelemiş, tamı tamına 26 milyon dolar ödediği (söz konusu bütçe, aynı dönemde çekilen "Yıldız Savaşları: İmparator'un Dönüşü"nün bütçesine hemen hemen denktir) "Ömer Muhtar filminden hiç bir kişisel ikbâl ve propaganda beklentisi içine girmeyip, bu üstün yapımı tarihindeki kahramanlıklarla nâm salmış Libya halkına armağan ediyorum" demekle yetinecekti.

 

Başkalarının "Kaddafi gerçek bir lider miydi, yoksa basit bir kukla mıydı" gibi hassas meselelerde ne düşündüğünü ya da ne düşüneceğini hiç bilemem; sadece belli zamanlarda mantığına başvurup, çoğunlukla da kalbiyle hareket eden duygusal bir adam olarak ben ancak ve ancak kendi fıtratımı, düşünüş biçimimi iyi bilirim. O yüzden de, Müslüman bir devlet adamının, Batılı ajanların bolca rüşvet eşliğinde kışkışladığı yanar-döner çöl bedevîlerinin arasında -bütün kişisel defolarına rağmen- böyle acınası bir duruma düşürülmesi, ölümlerin en çirkiniyle ödüllendirilmesi kanıma çok dokundu. Ki, aynı isyankâr yaklaşımı bundan dört yıl önce bir bayram arifesinde, muhalifleri Irak lideri Saddam Hüseyin'i metruk bir binanın içinde, bir devlet başkanına yakışmayacak koşullarda idâm ederken de sergilemiştim. "Yeşil Yol ve Saddam Hüseyin" başlıklı o köşe yazısını kaleme alırken, içimde az da olsa "Acaba, sergilediğim hümanist yaklaşımda hata yapıyor olabilir miyim?" gibi bir kuşku da yok değildi doğrusu... Fakat, Irak'ın işgalinden bu yana geçen 8 yılda bu komşu ülkenin yönetsel, ekonomik ve kültürel açıdan aldığı bitik görünüm, baştan aşağı büründürüldüğü "tipik müstemleke memleketi" havası, kalbimdeki endişelerin hiç de yersiz olmadığını ortaya koyacaktı.

 

Kaddafi'yi Müslüman bir devlet başkanına yakışan koşullarda yargılayıp cezalandırmadılar; onu doğup büyüdüğü -ve çok güvendiği- topraklarda, doğrudan doğruya yargısız bir infazla katlettiler. Çöl bedevîleri bunu yaparken, onları kışkırtan Batılı akıl hocaları da yaşanan vandalizme açıkça çanak tuttu. Yerkürenin sayılı anti-emperyalistlerinden Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'in Sirte'de olup bitenlerden sonra dediği gibi, "Emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi trajik bir şekilde kaybetti" Libya lideri...

 

Bundan böyle ramazanlarda, dinî bayramlarda Türk televizyon kanallarının yaptığı yayınlarda "Çağrı" ve "Ömer Muhtar"dan bildik görüntülerle karşılaştığımda, aklıma ister istemez yukarıdaki o utanç karesi de gelecek.

 

Bu iki önemli filmin yönetmeni, büyük İslâm sinemacısı Mustafa Akkad, Ekim-2005'de, bir yakınının düğünü nedeniyle bulunduğu Ürdün'de, Amman-Hyatt Oteli'nin resepsiyonunda giriş işlemlerini gerçekleştirirken, El Kaide'nin otele attığı bombalar nedeniyle kızı Rîmâ ile birlikte şehid olmuştu. Daha da Türkçesi, İslâm dünyasına adanmış en önemli filmleri yapan bir adamı, yine İslâm dünyasını esaretten kurtarma iddiasındaki bazı adamlar katletmişti.

 

Şimdi de bu filmlerin yapılmasını sağlayan finansı temin etmiş, o eşsiz çalışmalara çekimleri boyunca kol kanat gerip ev sahipliği yapmış bir diğer adam katledildi. Yine Müslümanlar eliyle...

 

Sanırım, gerçek anlamda bir uyanış dönemine kadar, bu perişan manzara, yani "Batılılar'ın gazıyla birbirimizi kırıp durmak" bizim kaçınılmaz kaderimiz olmaya devam edecek.

 


 

Ali Murat Güven [Yeni Şafak]

Bu yazıyı paylaş: