18 Ekim 2007

Neden Blog?

Senin de içinde, bazı zamanlar, birileriyle paylaşmak istediğin düşünceler olmadı mı? Sadece sende kaldığı zaman seni rahatsız eden, içinde kaldığı için bir tümör gibi değdiği tüm hücrelerini kemiren, seni hasta eden fikirlerin olmadı mı? Oldu, biliyorum. Ya yanında kimse yoktu paylaşacağın ya da yanında olanlar seni dinlemedi (yanındaki dinliyormuş gibi yapanlar zaten yanında olmayanlar kategorisine giriyor). Ve hep içinde kaldı.

Toplumu oluşturan bireyler olarak hepimizin içinde bir şeyler kaldı. Şahsi görüşüm olarak diyebilirim ki, dünyada bilinçaltı bizim kadar karmaşık bir toplum daha yoktur. Çünkü biz dışavurum konusunda maalesef bebeklik döneminden çıkamamış bir toplumuz. Ve içimize ata ata toplum olarak hasta bir ruh haliyle, anlaşılmama, farkına varılmama duygusunun verdiği tepkiyle serseri mayın gibi dolaşıyoruz. Ve kime dokunsan patlıyor. Ve toplumda patlamalar her geçen gün artıyor.

Eğer içimize atarak biriktirmeseydik; duygu, düşünce, fikir, beklenti, rahatsızlık, sevgi, öfke… vb. tüm konularda kendimizi yavaş yavaş ve sürekli olarak deşarj etseydik Anadolu’nun deprem fayları gibi gerginliklerimiz olmayacaktı. Yer yer küçük patlamaların verdiği tatlı paniklerin dışında toplumsal reflekslere varan kargaşalar yaşanmayacaktı. Ne zaman biz her şeyi; ama her şeyi paylaşmayı bıraktık ve içimize atmaya başladık, içimizde biriktirdiklerimiz patlamaya başladı.

Şimdi tüm bunların benim blogumla ne ilgisi var! Merak ettiğini biliyorum. Seni yanıtız bırakmayacağım elbette. Yoksa başlık havada kalacak.

Bir gün fark ettim ki içimde çok şey biriktirmişim. Anlatmışım; anlayan yok, bağırmışım; duyan yok, düşünmüşüm; paylaşacak kimse yok… O kadar dolmuşum ki, birden boşaltsam zehrimi tüm dünya zehirlenecek. Eğer içimde saklamaya devam etsem ben zehirleneceğim. Ne kendimden vazgeçtim ne dünyadan. Bu dertten kurtulmanın tek yolu zehri yavaş yavaş yok etmekten geçiyor. Ben bunu yapmaya karar verdim.

Nedense burada bir çelişki olduğu fikri benim de aklımı kurcalamıyor değil. Hani seni de beni de kimse dinlemiyordu. Kimse birbirini dinlemiyordu. Yanımızda kimse yoktu hani. Bu çelişkiyi şöyle ortadan kaldırıyorum. Dedim ki kendi kendime (ve şimdi sana diyorum): “Son nefesime kadar denemeliyim, beni bu zamana kadar dinlemeyenler yine dinlemeyecekler belki; ama ya hiç duymayanlar… Onlara ulaşmam gerekiyor. Ulaşmalıyım; ama nasıl?” Tam bunları düşünürken tüm dünya ile birlikte Türkiye’de de bir akım başladı: Blog yazarlığı.

Kitleleri aniden peşinden sürükleyen ve zamanla balon gibi sönen akımlar etkili oldukları dönemde genelde insanlık bünyesine zarar vermiştir. Blog yazarlığı ise faydalı olacak gibi duruyor. Ben bloga “Global Hyde Park” adını verdim. Umarım bu özgürlük suiistimal edilmez de herkes faydalı fikirlerini, düşüncelerini, hayallerini hatta faydalı olmak kaydıyla öfkelerini, biraz daha ileri giderek diyorum ki, haklı olmak kaydıyla düşmanlıklarını buradan paylaşır. (Dikkat edilirse sadece paylaşmaya vurgu yapıyorum) Böylece ben de onları duyarım, onlardan bir şeyler alırım.

Beni blog yazma heveslisi yapan; bendekini paylaşma, kendimi anlatma, zehrim varsa (ki var) bu zehri kimseyi kendim gibi zehirlemeden dışarı atma yolları arayışıdır. Aslında bu arayış uzun zamandır devam ediyordu; ama nasip blog akımının başladığı bu zamanlaraymış. Ben konuşurken artık kimse susmak zorunda değil. Allah utandırmasın.

Süleyman Aras
Bu yazıyı paylaş: