2 Kasım 2007

Reenkarnasyon Aldatmacasının Reddi

Bu yazım biraz uzun olacak diye düşünüyorum. Ancak sabır gösterip okumanda fayda var. Bu sadece okuyasın ve benim inandığım gibi inanasın diye gerekmiyor. Yine istediğin gibi inanmaya devam edeceksin elbette. Sana sağlayacağı tek şey entelektüel veya kültürel bir bilgi eklentisi bile olsa okumana değmez mi?



Her insan gibi özgür düşünme ve fikir yürütme yeteneğinle, kendini “ne” ikna ediyorsa ona inanmaya devam edeceksin. Ben kendi fikrimi peşin olarak söyleyeyim. Bunu şunun için yapıyorum: Daha yazının başlangıcında okurumu kandırmak istemem. Aynı zamanda, kendi düşüncemi aktarmamın, farklı şekilde düşünenlerin yazıya olan ilgisini artıracağını da biliyorum. Bunun için kendi düşüncemi baştan açıklıyorum: Ben reenkarnasyona kesinlikle inanmıyorum.



Şimdi reenkarnasyonun kısa bir tanımını yapabiliriz. Ruhun bütün canlılar alemini kapsayacak şekilde göç etmesine (böyle inananlar için) reenkarnasyon denir. Ruh, daha aşağı bir tabakadaki bir bedene göç ettiği gibi, aşağı olan bir bedenden daha şerefli bir hayat standardına da yükselebilir. Bu göç, ruhun tam bir olgunluğa ulaşmasına kadar devam eder.



Karma felsefesinin bir sonucu olarak reenkarnasyon, (bir insanın öldükten sonra başka bir bedenle dünyaya tekrar geldiği inancı) özellikle Hint dinlerinde çok köklü olarak yerleşmiştir. Değişen ve gelişen bu düşünce, daha sonraları çok farklı varyasyonlarıyla içinden çıkılamaz bir hale gelmiştir. Mesela, ruh göçünün sonsuz olduğunu savunan akımlar olduğu gibi bunu olgunlaşma veya çeşitli sayılarla (örneğin yedi) sınırlayanlar da vardır. Ruh göçünün sadece insanlar arasından olduğunu ileri sürenler olduğu gibi bu göçün insan-hayvan-bitki çemberinde dahi devam ettiğini ileri sürenler de vardır.



Akla şöyle bir soru gelebilir: Neden durup dururken reenkarnasyon konusu? Durup dururken değil elbette. Özellikle televizyonlarımızın ve diğer medyamızın bir kısmında bu konu, yeni bir şeymiş gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze servis edilmektedir. Geçmişten gelenler, önceki hayatında ot olanlar, prens ve prenses olanlar, her şeyi bilenler… ne ararsanız var. Geçen akşam yine bir televizyon kanalında aynı konu işlendi. Allah var, bu konuda oyuncular rollerini çok iyi oynuyor. Önce bir hikâye uydurulmuş, ortaya bir sahne kurulmuş, psişik bir zavallı düşmüş ortaya; anlatıyor, ağlıyor, yeminler ediyor, bağlantılar kuruyor, o kurdukça, kurcaladıkça sulanan beyinler kafasını sallamaya başlıyor. Sonra neden hep birlikte bir duygu patlamasıyla, vecde gelir gibi anlatılanları onaylıyorlar.



Nedense reenkarnasyon inancı bugüne kadar hep dar bir çevrede kaldı. Sadece o dar çevrenin insanları arasında kendine bir yer buldu. Dünyada özellikle Hindistan ve Uzakdoğu, Türkiye’de ise özellikle Hatay çevresi ve bazı diğer güney illeri bu inanca sahip insanların bulunduğu yerlerdir. Diğer bölgelerde bu inanca felsefi olarak bağlı olanlar elbette var.



Meseleyi çok fazla uzatıp dağıtmak istemiyorum. Bu inanç, Türkiye’de özellikle İslâm’dan tamamen uzaklaşmış olmalarına rağmen “biz de Müslüman’ız” diyen bazı aykırı ve marjinal dini akımlarda taraftar bulmaktadır. Reenkarnasyonun açmazlarıyla ilgili hem dini hemde akli kaynaklı argümanları da değerlendirmene sunuyorum:



a)Şu anda dünyada milyarlarca insan yaşamaktadır. Bu insanların en azından bir kısmının geçmiş hayatına ve o hayatın hususiyetlerine dair bir şeyler hatırlaması gerekirdi. Ancak hiç kimse bu tür şeyler hatırlayamamaktadır.

b)Reenkarnasyoncuların kendilerine delil olarak gösterdikleri ve güya hipnoz yapılan bazı insanların hipnoz anında geçmiş hayatlarına dair sözleri niçin bütün insanlar için geçerli değil? 

c)Psikiyatrinin bir rüknü olan ve bazı tedavilerin bir parçası olarak kullanılan hipnoz, hipnoz yapan insanın telkinlerine bağlı olup ancak bu sayede hipnoz yapılabildiğine göre, bu telkinler sonucu ve tamamen şuursuzca hipnoz altında söylenilen sözler nasıl ilmi bir delil gibi kabul edilebilir? 

d)Bütün psikiyatrisiler zaman zaman hipnozu kullandıklarına göre, dünyada bütün hipnoz yapan psikologların yaptıkları binlerce hipnoz seansı sonunda en azından reenkarnasyona dair emareler görmeleri ve bu konuda ittifak etmeleri gerekmez miydi?
e)Reenkarnasyonun bir diğer iddiasına göre bazı insanlar ikinci hayatlarında hayvan veya bitki olabildiklerine göre, eskiden insan olup ikinci hayatlarında hayvan ya da bitki olan dünyada mevcut bulunan trilyonlarca hayvan ya da bitkide en azından bazı insan davranış ve hususiyetlerinin bulunması gerekmez mi?
f)Niçin bütün psikiyatrisiler hipnoz seanslarında söylenen sözleri tenasühçüler gibi reenkarnasyona bir delil gibi görmemekte, aksine bu iddiaları ittifak halinde reddetmekte ve bu insanları psikolojik hasta olarak görmekteler?
g)Bu konuda araştırma yapmış bilim adamlarına göre reenkarnasyon inanışının oluşmasındaki en büyük etkenlerden biri, kişinin yaşadığı kültür ortamıdır. Bunu doğrular şekilde niçin sadece Hindistan gibi tenasühün dini bir inanış olarak görüldüğü ve yüzlerce yıllık tenasüh kültürüne sahip Hindular arasında reenkarnasyon inanışı diğer ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar yaygın ve çok?


Her ne kadar argümanlarının bir kısmı ortak olsa da aşağıdaki delilere de bakmakta fayda var. Ancak şimdi sıralayacağım deliller, daha çok Kur’an-ı Kerim’e yani İslâm dininin inanç esaslarına dayanıyor.


1-Haşir akidesi açısından, her ferdin hesabı, kendi hayatının girinti ve çıkıntılarına göre olacaktır. Buna göre, binlerce cesede girmiş-çıkmış bir ruh, hangi şahsiyetiyle haşrolacak ve hangi durumuna göre ceza veya mükâfat görecektir.
2-Bu dünya imtihan için açılmıştır. İmtihan da gayba iman esası üzerine cereyan etmektedir. Yaptığı kötülüklerin cezasını aşağı bir mahlûk suretinde yaşayan bir ruh, ikinci bir cesede girme fırsatını bulunca, hem mesele gaybîlikten çıkacak, hem de görüp tattığı ızdıraplardan ötürü, sürekli beden değiştirme işini sona erdirebileceği bir yola girecektir ki, bu da tenasüh düşüncesinin kendi kendini nakzetmesi, kendi kendini yıkması demektir.
3-Her ferdin mutlak saadete namzet olabilmesi için böyle çok ızdıraplı bir ruhlar muhaceretine lüzum görüldüğü takdirde, Allah'ın zalimlere ceza, iyi kimselere de, mükâfat vaadi abes olacaktır. Bu ise Zât-ı Ulûhiyet hakkında muhâldir, bâtıldır.
4-Kur'ân ve sair semavî kitapların, günahların affedileceğine dair olan beyanları, affedilebilmek için ruhların ızdıraplı ve uzun seyahatlerini fuzûlî ve mânâsız göstermektedir. Rahmeti Sonsuz Olana şâyeste olan da budur. Buda, bir sükûnet ve bir atâlet olan "Nirvana"sını bu meşakkatli yolculuktan daha huzur verici bulmuş olacak ki, Brahmanizm muzdariplerini daha huzurlu bulduğu bu ufka davet etmektedir. Bizde ise, affedilmeyecek günah yoktur. Ve Allah (c.c.) tevbe eden herkesin günahını bağışlayacağını va'detmektedir. Bu hususta günahının azlığına çokluğuna bakılmadığı gibi, son dakikalara kadar ferdin günah içinde bulunmasına da bakılmayacaktır. Bütün hayatı isyanla geçmiş bir mücrim, bir tek saatlik nezih hayatıyla, Allah'ın rahmetine mazhar olabilir...
5-Kezâ tenâsüh devr-i dâim yücelebilmek için, uzun ve yorucu seyahat, Cenab-ı Hakk'ın hususi iltifat ve rahmetine zıttır. Zira o istediği zaman erâcif içinde aldığı en pes bayağı şeyleri dahi som altın hâline getirir ve en kıymetli yapar. Bu da onun, hususî atâyâsı husûsi ihsânıdır.
6-Peygamberlere uyan kimseler arasında; ilk hayatları itibariyle çok şerli kimseler de bulunuyordu. Bu insanlar, uzun, kirli bir geçmişten sonra, velileri çok geride bırakacak kadar muallâ bir mevkie yükselmeleri o kadar vakidir ki, aksine fikir beyan etmek âdeta imkânsızdır. Böyle, bir hamlede ve bir nefhada olgunluğun zirvesine yükselmek, Allah'ın lutrunu ifade ettiği gibi terakki için umumî bir muhaceretin yersizliğine de parmak basmaktadır.
7-Her ceset için ayrı bir ruh kabûl etmek, Kudreti Sonsuz olan Allah'ın sonsuz yaratıcılığına imanın ifadesidir. Bunun yerine bir tabur ruh'u bütün cesetlere sokup çıkarmak, Kudreti Sonsuza âcizlik isnadını işmâm eder. Bu noktada dahi tenasüh akidesinin akla mülâyim gelmediği açık ve vâzıhdır.
8-Bundan başka yeryüzünde yaşayan dört milyar insanın hiç olmazsa bir kaç milyonunda, başka cesetteki sergüzeşt-i hayatlarına dair bir kısım emâreler bulunmalı değil miydi? Hiç olmazsa, bazı kimselerde, bir kaç kere dünyaya gelip gitmiş olmadan birikmiş umumî bir kültür olamaz mıydı? Bunun dünya nüfusuna göre binde bir olması dahi, ne büyük rakamlara ulaşacağı düşünülecek olursa, her yerde böyle bir kaç insanla karşılaşma zarureti, kendiliğinden ortaya çıkmaz mı? Hâlbuki nerede?
9-Bir de, toplumun hemen her kesiminde eski bir ruh taşıyan her ferd, 3-4 yaşına girer girmez, bütün eski müktesebâtıyla görünmesi gerekmez miydi? Bu hususta şimdiye kadar kaydedilmiş tek vakıa gösterilebilir mi? Bazı dâhi ve ilhâma mazhar kimselerde bir kısım hârikalar görülse bile bu, hazır bir malûmâtın kullanılmasından daha çok, ya semâvî desteklenme veya yüce fetânetin eşya ve hâdiseleri kavramasından ibarettir. Şimdiye kadar bir-iki akıl hastasının hezeyânıyla yine bir-iki gazetenin neşrettiği sansasyonel haberden başka, herhangi bir cesedin başkasına ait bir ruhla yaşadığını gösterir, müdellel bir şeyden bahsetmek mümkün değildir.
10-Sair canlılarda insanî fonksiyonları gösterir, herhangi bir emâre keşfedilmemiştir. Hâlbuki daha evvelki cesette kazanılmış bir kısım hususiyetleri taşıyan ruh, ne denli aşağı bir hayat yaşarsa yaşasın, fıtratın sınırlarını zorlayacak bir kısım infiâlleri olacaktı. Botanik çalışmaları çok ilerlemiş olmasına rağmen, bugüne kadar tenasühü işmam eder herhangi bir garabete rastlanmamıştır.


Tüm bu deliller üstüne yazacak başka şeye gerek görmüyorum. Reenkarnasyona inanan kişilerin de mutlaka delilleri var. Ancak tümü akli olmaktan uzaktır. Benim için dini hiçbir değer taşımıyorlar zaten.

 

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: