12 Aralık 2007

Her Yara İyileşir; ama…

Vücudumun herhangi bir yerinde açılan bir yara ile ruhumda, kalbimde, benliğimde açılan yaralar arasında hiçbir fark olmadığını yeni yeni anlıyorum. Anlıyorum ki, dil yarası ile diğer yaralar arasında hiçbir fark yokmuş. Ve anladım ki bütün yaralar er veya geç iyileşiyor.

Bıçakla ellerimi, parmaklarımı (kaç kez olduğunu hatırlamıyorum) kestim; iyileşti, çok defa koşarken düştüm, dizlerim, ellerim, kollarım, hatta çenem yaralandı; iyileşti, köyün en deli sığırının sağ gözümün bir santim üzerine boynuzuyla açtığı yara iyileşti, köyün en çirkin kızının attığı taş kafamı yardı; o yara da iyileşti. Her yaradan vücudumda küçük izler var. O izlerden bazıları şu anda bile dokunduğumda acıyor.

En geç iyileşen kanamalı yaram, yedi yaşındayken yaşadığım bir kazanın eseriydi. Evimize yakın bir tarlada çalışan babama demlikle çay götürürken yolun çamurlu bir yerinde kaymış, demliğin bütün çayını ayağıma dökmüştüm. O yaranın iyileşmesi aylar almıştı. Şimdi o yaradan küçük bir iz taşıyorum.

Köy şartlarında uygulanan yanlış tedaviler veya hiçbir müdahalede bulunmadan kendiliğinden iyileşmeye terk edilen yaralar… Ya da çocuk ürkekliğiyle ebeveynlerden saklanan yaralar…

Diğer yaralarıma gelince; onlar da iyileşti. Onlar da dokunulduğunda acı veriyor. Bazen hiç iyileşmediklerini düşünsem de tamamen kapanmasalar da görünmeyen ve fakat hissedilen yaralar, akıl ve mantığa yenilmek zorundadır. Ve yeniliyorlar…

En geç iyileşen ve hiçbir zaman kanamayan yaram ise en savunmasız anımda en zayıf yerime aldığım bir yaraydı. O hiç iyileşmedi; sadece birazcık kabuk bağladı. Ve her önüne gelen oraya dokundu. Kimseye itiraz edemedim, “dokunma” diye… Ve kimseye itiraf edemedim, “benim böyle bir yaram var” diye. Gerçi bütün yaralarım birbirinin içinde saklı.

Gençlik şartlarında erkeklik gururuyla saklanan ve kendiliğinden iyileşmeye terk edilen yaralar… Ve suçlu psikolojisiyle Allah’tan saklanan (gerçi bu mümkün değil) yaralar…

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: