24 Ekim 2007

Okuma Kültürü ve Gazetelerimiz

Her zaman Türk halkının yeterince okumadığından şikâyet edilir. İnsanlarımızın en değerli varlıkları olan vakitlerini boş şeylerle geçirmesi eleştirilir. Bu yakınmalarda haklılık payı, pay denemeyecek kadar büyüktür. Evet, kitap okumuyoruz, akademik yayın takip etmiyoruz, gazetelere sadece manşetlerine vakıf olmak için göz atıyoruz.

Elbette az okuyan bir millet olmamızın çeşitli sebepleri vardır. Okuma kültürümüzün oluşmaması bunların başında gelir. Bunu, okunacak materyale verilen parayı boşa harcanmış saymak, okumaya değer şeyler olmadığına inanmak, artık okumaya ve bilgi edinmeye ihtiyacı olmayacak kadar bilgili olduğu yanılsamasına saplanmak, yeterince boş(!) zaman bulamamak gibi bahanelerimiz takip eder.

Bahane bulma, zor durumda kalan insanın başvurduğu savunma mekanizmalarından biridir. Savunma mekanizmalarımızı hastalık derecesinde geliştirmeyi başardık. Psikologlara göre, savunma mekanizmaları bireyin kendini korumak için başvurduğu yollardır. Ancak savunma mekanizmaları, normali aştığı ve her zorda kalındığında savunma mekanizmasına başvurulduğu zaman psikolojik bozukluk olarak kabul ediliyor.

Şimdi gelelim esas meselemize, gazetelerimize. Türkiye’de gazeteler de çok az okunuyor. Yetmiş milyonu aşkın insan yaşayan ülkemizde toplam beş milyon gazete satılıyor. Bunlardan bir kısmı ciddi okunan ve takip edilen etkili gazetelerdir. Bu anlamda gerçekten okunması gereken gazetelerdir.

Türkiye’de yayın yapan önemli sayıdaki gazete ise varlık amaçları konusunda beni ciddi kuşkulara sevk ediyor. Şöyle ki, bu gazeteler ve yazarları, çoğu zaman milli, manevi, örfi, dini, kültürel ve maddi değerlerimize aykırı yayınlar yapıyorlar. Bir gün ak dediklerine öbür gün çok rahat bir şekilde kara diyebiliyorlar. Bu milletin çeşitli kamplara ayrılması ve sürekli çatışma içinde olması için ellerinden geleni yapıyorlar. Çok uçlu ve ucu açık söylemleriyle toplumsal operasyonlar yapmaları onlar için daha kolay oluyor gibi. Bu sebepledir ki, toplum mühendisliğine soyunan bazı kişilerin bu gazetelerde rahatça yuvalanmalarını şaşırtıcı bulmuyorum. (Bu birliktelik için, tencere-kapak atasözünü hatırla. Atalarımız, bu atasözünü, tencere icat edilmeden önce güveç-kapak şeklinde buyurmuşlarsa da tencerenin icadı ve yaygınlaşmasıyla birlikte güveç, sadece köy evlerinin tandırlarında hem de isleriyle beraber tuhaf bir yalnızlığa itilmiştir. Bu arada güveç icat edilmeden önce atalarımızın bu atasözünü literatüre kazandırıp kazandırmadıkları, kazandırmışlarsa güveç yerine hangi kelimeyi kullandıkları bilinmemektedir.)


Maalesef gazetelerimizin çoğu, aynı zamanda sağlıksız insanlar da yetiştirmektedir. Türkiye’nin, zaman zaman en çok satan gazetesi konumuna yükselen bazı gazetelerimizin, dizi yayınlar gibi “Aldatan Kadınlar Anlatıyor”, “Kocamı Nasıl Aldattım”, “Kadınlar ve Erkekler Neden Aldatıyor?” biraz daha ileri gidip “Çapkınlığın Sırları” başlıklarıyla yayınladıkları ve aylar süren tam sayfa yazıları gördükçe sen ne düşünüyorsun bilmiyorum; ama bu sayfaları okuyan kadının kocasına erkeğin de karısına nasıl baktığını düşünmek bile istemiyorum. Toplu taşıma araçlarını kullanan biri olarak görüyorum ki, bu sayfalar en çok okunan sayfalar arasında yer alıyor. İnsanların akşamleyin evlerine hangi psikolojiyle döndükleri saat 20:00’den sonra aşağı yukarı tüm evlerden yükselen tartışmalardan az çok belli oluyor. Özelde gazeteyi anlatıyorum; ama bu çürümüşlüğün sorumluluğu medya başlığı altına giren diğer mecralara (Radyo-TV, dergi, internet vs.) da aittir.

Evet okumuyoruz. Psikolojisi çok sağlam olan insanları bile dumura uğratan gazetelerimiz okunmayı, ne zaman hak edecekler. Ne zaman okunası konulara değinirler, hayatın her alanının bir okul olduğunu ve okulda da iyi şeyler öğretilip sağlıklı, saygılı, bilgili, dürüst bireyler yetiştirilmesi gerektiği gerçeğini kabul ederlerse işte o zaman.

Keşke muasır medeniyet seviyesine ulaşmış ülkelerin gazeteleri gibi bizim gazetelerimiz de savaştan yeni çıkmış bir milletin elinden tutsa ve onu her alanda eğitseydi. Belki o zaman ağzımız her açıldığında “Avrupa…”, “Adamlar…”, “Batı…”, “Japonya’da…” diye başlamazdık. Bizim gazetelerimiz, bölmek yerine birleştirmek için savaş verselerdi şimdi her şeyimizle dünyanın zirvesinde biz olurduk.

Maalesef böyle olmadı. Bu gazeteler ve gazetecileri, sanki Kurtuluş Savaşından sonra içimizde kalan ajanlar. Maskeleri yüzlerini gizliyor, bazı söylemleri bizi büyülüyor; söylem ve eylem uyumsuzluğuna dikkat etmediğimiz için aldanıp duruyoruz. Onlar da bünyemize zarar verip duruyorlar. Sanırım bu yüzden Kurtuluş Savaşımız bir türlü bitmiyor

Süleyman S. Aras
Bu yazıyı paylaş: